26 Şubat 2014 Çarşamba

Makbule Hanım





öğle ortasıydı herhalde. çay ocağına gidip kendi kahvemi kendi sevdiğim usulle kendim yapmıştım yine. dışarıdaki hava kış havasından uzak duran bir yalancı güneşin yeşili şımarttığı bahçeye, bir elimde dökmemek için adımlarımı küçülttüğüm kahvemle çıkıp, kamelyadaki görünmez köşemdeki yerimi almıştım. parkamın cebindeki paketten bir sigara çıkarıp yaktıktan ve ilk dumanı söylemlerime mesaj olsun diye saldıktan sonra, dün akşam geç bir saatte okumaya başladığım yeni bir kitabın ortalarında kaldığım yerden devam ettim. 

"yaz mevsimi geldiğinde bu sefer hastalığımın başka bir evresi başlamıştı. unutmalar bu sefer kısa aralıklı değil, uzun sürelere yerini bırakmıştı. hafızamın içinde ne varsa sanki hepsi birden bir atlı karıncanın üzerinde durmadan dönüp duruyorlardı. ve ben onları uzaktan izliyordum. dönüp duran anılarımın içinden bazıları bana tanıdık, bazıları ise anımsama kolaylığı bile tanımıyorlardı. bana aittiler ama yinede bundan emin olamıyordum. uzun dakikalar sonra içlerinden bir yüzün sürekli bana bir şeyler söylemek istercesine seslendiğini fark ettim. sesi duyulmuyordu ama bana bakıp sürekli konuşan ve sözleri el işaretleriyle bütünleşen orta yaşlarda bir kadın sanki 'hadi ama beni nasıl unutursun' diye sitem ediyordu. bu sitemi gözlerinden okuyordum."

sigaram bittiğinde ve kahvemi dilek tutup ters çevirdikten sonra kış güneşine aldanmış olmak üşümeme neden olmuştu. parkamın önünü kapatıp içinde üç beş adet kalan paketten bir sigara daha alıp dudaklarıma götürdüm. derin bir nefesle çektiğim dumanı bu sefer salarken sözcüklerin bana seslenmesini dinleyen kulaklarım bir ismin üzerinde betimleşmişti. ve bir çok çağrışım hissetmiştim. kendi hafızasının oyuncağı olan insanlar bilirdim. duygusallıkları sele dönüşen ve sonuçlarında ağır travmalı depresyonlar yaşayan bu birer hüzün bulutu mekanlarının sahipleri kolay kolay unutulmayacak isimlere sahiptiler. diğerleri için en belirgin özellikleri de buydu zaten. unutulmayan sahipsizler. 

"atlı karınca durmuş ve bu sefer ben ona seslenmiştim. 'Makbule Hanım gerçekten sizmisiniz' hastalığımla birlikte değerini hızla yitiren zaman kavramı bende  ağır hasarlar yaratmış olsa da geçmişten birinin beni uykumdan uyandırmak istercesine hafızamda yerini canlı tutma çabaları, bana sunulan bir umuttu. asıl soru boşvermişliğim içinde bunu değerlendirecek gücü kendimde bulabilecekmiydim. evet artık bir umudum vardı ama tek başına yetermiydi. bunu yaz bittiğinde, sonbaharın o ilk günlerinde anlayacaktım. mevsim sonbahar olduğunda benim unuttuklarım kendi azaplarından çıkıp gelirler, avuçlarımın içine bırakılan bu küçük umudu benden çalabilirlerdi. bu yüzden güçlü olmalıydım ama öyle bir güce olan isteğimin de olması gerekiyordu. ve ben onu o atlı karıncanın içinde hiç bir zaman bulamamıştım. bir hikayesi yoktu, hikayesi olmayanın da hafızalarımızda yer etmesi olanaksızdı. bunu anlamak beni ancak avuçlarımın içindeki son kırıntıyla sonbahara biraz daha yaklaştırmıştı.

fincan soğuduğunda falıma bakmamın zamanıydı artık. kanatlarını geniş açmış büyük bir tavus kuşu vardı içinde. tüylerinin uçlarında yükler taşıyan, gagasındakilerini fincanının derinliklerine doğru dökmekte olan, hafifledikçe ağırlaşan bir tasviri günümün falı yapmıştım kendime. hafızamızdakilerle bizlerde bu tavus kuşu gibi değilmiydik sonuçta. unutulanlarla hafifleyen, anılarla ağırlaşan bir döngünün uçamayan güzelliği. ne yeterince özgür, nede yeterince umudunu yaşatacak kadar güçlüydü hatırladıklarımızın isimleri. tıpkı Makbule Hamın ki gibi.                



...../.....

"zamanın bir yerinde yaşadığımızı hissetmiş olmalıyız, yoksa isimler bu kadar belirgin olan seslere sahip olamazlardı. bunu düşündükçe ışığımız olanları unutmak istemelerimizin acısı, onların acısınıdan daha değerli değilmiş gibi geliyor şimdilerde."   











.

6 Şubat 2014 Perşembe

ayrılık

















ayrıldığımda 
bir çam kabuğu kokusu kalmıştı kirli avuç içlerimde
birde yüzümü tırmalayan nasır bildiklerim. 
hiç bir şey hissetmiyormuş gerçekten insan
öylece bırakıp gidermiş meğer
ve öylece ayrıldığında çıplak düşünceler taşırmış ileriye
düşünceler
kendi düşünceleriymiş
düşleri ardında yarım bırakırmış meğer





..../...

"bir sonun hikayesi içinde olduğumuzu sanmalarımız, 
bir başlangıcın noktası olmak demekmiş meğer"  








.