29 Kasım 2016 Salı

hasta la victoria siempre - zafere kadar daima





Küba sokaklarında Che'nin fotoğrafları, çizimleri her yerde. Fidel'in hiç yok. Neden diye sorduk, "Fidel yasakladı" dediler. Gerekçesi:

"Ben devlet adamıyım. Che devrimci bir halk kahramanı. Sokaklara halk kahramanlarının resimleri yakışır, devlet adamlarının değil."

Saygıyla, yoldaşça bin selam!








.



28 Kasım 2016 Pazartesi

Küba’nın yasaklarının bazılarına bir göz gezdirelim…





• Sömürücü ülkelerin bayraklarının yakılması yasak; çünkü onlar yöneticileri değil o ülkenin halklarını temsil ediyor.
• Karalamacılardan dahi olsa birisinin ölümüne sevinmek yasak; çünkü ailesinin acısına saygı duyulur.
• Birilerinin karşısında diz çökmek yasak.
• Onuru kaybetmek yasak.
• Gerçekten özgür olmanın gücünü kaybetmek yasak.
• Fidel Castro”nun heykelini yapmak veya adına anıtlar dikmek yasak. Ona tapmak yasak, o yaptığı işleri insanlığın çıkarı için yaptığını, kişisel olarak çıkar sağlamak veya yücelmek için yapmadığını söyler.
• Zaten hak olan bir şey için yalvarmak, dilemek onu bir mükafat gibi görmek yasak.








.

27 Kasım 2016 Pazar

insanlık seni unutmayacak



çocukların karanlıktan korkmasını affedebiliriz diyor Kant. ama asıl trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır diyor.
koşulların insanları sınırlı bir mücadele biçimine yönlendirdiği söylenir. bu doğru bir tespittir. ama kime göre doğru bir tespit. tabii ki kölelere ve korkaklara göre. insan koşulların adresi olamaz.
sosyalizm mücadelesinde ömürler ve canlar veriyoruz. eşit bir dünya istiyoruz. paylaşımda eşit, emeğin yönettiği, sınırsız bir dünya uğraşımız var.
göz bebekleri küçülüyor uykusuz gecelerimizin. birlikte heyecanlar sürüklüyoruz. adım atılmış sokak taşlarında izlerimiz solunuyor. ter ve kan kokuyoruz.
böylesine bir fedakarlığı görmemiştir başka bir hayat. böylesine savrulmayı kendisi için hissetmemiştir özgürlük. oysa özgürlük bir çınar altı gölgesi şimdi yada şu sonbaharın alev alev yanan sobalarının kirli dumanıdır bilinmez sen tarafından.
merhaba henüz sıcak kan,
taze toprak kokusu,
nehirlere karışan sloganlarımız merhaba







.

26 Kasım 2016 Cumartesi

Commandante...........




Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda?Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum

İşçi sınıfı yaratıcı sınıftır.
İşçi sınıfı bir ülkede maddi refahın gerektirdiği her şeyi üretir, iktidar işçi sınıfının elinde olmadığı sürece, işçi sınıfı, iktidarın sömürücü toprak sahiplerinin, haksız kazanç sağlayanların, tekellerin, yerli ve yabancı çıkar gruplarının elinde kalmasına izin verdikçe, silahlar işçi sınıfının değil de, çıkar gruplarına hizmet edenlerin elinde oldukça, bu çıkar gruplarının ziyafet sofralarından dökülmesine göz yumduğu kırıntılar ne denli çok olursa olsun, işçi sınıfı yoksul bir hayat sürmeye zorlanacaktır.
Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek. Biz yenilirsek kalkar yeniden deneriz, diktatörler yenilirse sonları olur.

Devrim hareketine 82 kişiyle başladım. Eğer bunu tekrar yapmak zorunda kalsaydım yanıma 10 ya da 15 sadık insan alırdım. Eğer sadıksanız ve hareket planınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun hiçbir önemi yoktur

Ben bir Marksist-Leninistim ve yaşamımın son anına kadar da böyle kalacağım.

Commandante...








.

17 Eylül 2016 Cumartesi

Lenin






"Eski kapitalist toplumun bize bıraktığı en büyük kötülük, en büyük zorluk kitapla pratik yaşam arasındaki son derece derin uçurumdur.
O nedenle komünizm üzerine sadece kitaplarda olanı edinmek son derece yanlıştır. Şimdi bizim konuşmalarımız ve makalelerimiz önceden komünizm üzerine yazılmış olanların sadece tekrarı değildir, çünkü konuşmalarımız ve makalelerimiz her günkü ve çok yönlü çalışmamızla bağlantılıdır.
Çalışma olmadan, mücadele olmadan komünist broşür ve eserlerden alınmış kitabi bilgilerin beş kuruşluk değeri yoktur. Çünkü teori ile pratik arasındaki eski uçurum, eski burjuva toplumun en iğrenç özeliğini oluşturan bu uçurum hâlâ varlığını sürdürüyor."














.

11 Eylül 2016 Pazar

biz çalışan kesimiz kızım


gazeteler bugün bir inşaat firması yöneticilerinin, şantiyelerinde çalışan bir kaç işçisine plaket verdiğini yazıyorlar. ayın elemanı seçilmiş işçiler. gülüyorlar gazetede poz vermiş emekçiler. ellerinde plaketler bol bol gülücük konmuş yanakları pembe panjurlu gülücüklerden hemde.
hiç unutmuyorum o eski zamanlarda ankara sanayisinde otomatik kumanda panoları yapan bir firmada çalışıyorum. bir gün patron ismail yanıma geldi ve bana "ahmet sen burada çalışan en zeki elemanımız sın. sen olmazsan hiç bir şey yapamayız" dedi. aklım şu plaket alan inşaat işçilerinde kaldı kusura bakmayın.
neyse evet öyle dedi. ona ne dedim dersin. ona dedim ki "evet patron, sende benim tanıdığım en zeki kapitalistsin. sen olmazsan herkes için çok daha iyi olurdu." işte tamda böyle dedim.
kızım küçüktü ve bir gün sordu " baba biz fakirmiyiz" diye. ona "biz çalışan kesimiz kızım. buda bizi fakir yapıyor tabi. yoksulluk hemen çizgisini çekiyor. toplum böyle ayrılıyor. sınıflar böyle oluşuyor. bazıları bazılarının emeğinin karşılığını yiyor. yoksul olmayan tek bir ülke var dünya üzerinde. o da küba. komünizm kızım. komünizm dünyanın en güzel şeyi. tabi olması gerektiği gibi olursa. kimse kimsenin hakkını yiyemeyecek. herkes hakkına düşene razı olacak. ihtiyacından fazlasını istemeyecek. bak hep birlikte eğleneceğimiz.günlerimizde olacak elbet. meydanlara büyük masalar kurulacak. herkes sırayla yemekler yapacak. eğlenilecek. sohbetler edilecek. boş boş sohbetler değil. mesela ayakkabılardan yada modadan değil, dünyayı nasıl daha güzel bir yer yapabiliriz diye sohbetler edecek insanlar. kimse yalnız kalmayacak. birlikte olacağız. hep birlikte kızım."








.

9 Eylül 2016 Cuma

TKP 96 yaşında




işçi sınıfı tarafından yönetilen bir ülkede yaşama isteği ve uğraşı böylesine alacalı ve çetrefelli bir dünya düzeninde önemlidir. nedeni ise insan kalabilme ve olabilme kaygıları taşımak üzerine bir misyona sahip komünistlerin ben varlıklarının güzelliğidir.
birliğimiz gücümüzdür / hep birlikte çok güzeliz. 
nice 96 yıllaraTKP













.

3 Mayıs 2016 Salı

Terzi Fikri - ( 1938 - 4 mayıs 1985 )





Terzi Fikri yani gerçek adıyla Fikri Sönmez, 1938 yılında Ordu'nun Fatsa ilçesinin Kabakdağı köyünde dünyaya gelir. İlkokula burada devam eden Fikri Sönmez, eğitime maddi yetersizliklerden ötürü devam edemez ve ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çıraklığa başlar. Ona lakabını verecek de işte budur. 20'li yaşlarının ortalarında Türkiye İşçi Partisi'ne üye olur ve burada aktif siyasi yaşama katılmaya başlar. 6. Filo'ya karşı düzenlenen eylemlere Dev-Genç saflarında katılır. Dönem 70'leri gösterdiğinde ise Mahir Çayan'ın liderliğini yaptığı Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'ne katılır.

1971-1972 yıllarında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçışlarından sonra, Karadeniz Bölgesi'ne geçmelerinde ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu gerekçesiyle THKP-C Davası'nın diğer sanıkları ile beraber 2 yıl kadar tutuklu olarak yargılanır ancak 1974 affıyla tahliye olur. Tahliye olduktan sonra da sol hareketten kopmayan Terzi Fikri, o sırada sol grupların hakim olduğu 1978 yılıdır. 1979 yılında ise belediye başkanı Nazmiye Komitoğlu'nun vefatı nedeniyle bir ara seçim yapılır. Bağımsız belediye başkan adayı olur ve seçimi kazanır. Seçildikten sonra Fatsa'yı özelliklerine göre 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturur.

Terzi Fikri'nin iddialı ve kendinden emin duruşu, halkın onu desteklemesinde en büyük etkenlerden biri olmuştu. Bu sırada iki ayda bir yapılan halk toplantıları ile de halkın belediye yönetimine katkıda bulunmasına çalışır. Bu komitelerin üyeleri bu toplantılarda belediye çalışmalarını denetler, gerekirse komite üyelerini görevlerinden alırlardı. Fikri Sönmez'in belediye başkanlığına seçilmesinden önce Fatsa'nın en büyük sorunlarından biri çamurlu yollarıydı. Kanalizasyon yetersizliğinden ötürü her yer haşere ve mikropla dolu olduğundan halk hastalıktan kırılmaya başlamıştı. Bütün bunlar olurken belediye çalışanları paralarını alamıyor, halk ise ne şekere ne yağa ne sigaraya ulaşabiliyordu. Kumar, rüşvet, yolsuzluk şehre hakim olmuş; tüm düzen darmadağın haldeydi. Komitelerde belediye faaliyetlerinden başka içki, kumar sorunları, kadının evde gördüğü şiddet gibi diğer konular da ele alınmaya başlanmıştı. Bu komitelerin gerçekleştirdiği önemli çalışmalardan biri "Çamura Son" kampanyası idi. Çamurlu yollar artık olmayacaktı. Terzi Fikri, yönetime geçtiği ilk günden itibaren canla başla Fatsa için çalışmaya başlamıştı. Kampanyanın ardından bir de Fatsa Halk Şenliği düzenlenir. İlçe kısa bir süre içinde sosyalist solun simgesi olurken sağcı basın organları ve politikacılar tarafından da eleştirilere hedef oldu. Terzi Fikri, sanatçıların da dizelerine konu oldu. 

Can Yücel hakkında şunları yazdı: 


Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya

O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla
Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar
Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından!
Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını


İşte bir rüya gerçekleşmek üzereydi. Fatsa adeta bir komün düzenine ilerlemekte, halk dönüşüme kısa sürede ayak uydurmaktaydı. Özellikle rüşvet ve karaborsanın üzerine giden Terzi Fikri, tüm borçları kapattıktan sonra çalışanların ücretlerini de düzenli ödemeye başlamıştı. Bütün bunları da 8 ay gibi kısa bir sürede yapmıştı. Halkın desteği her zaman Fikri'nin yanındaydı. Fatsa'da olup bitenden yoğun rahatsız duyan sağ, Fatsa'da gerçekleştirilen kampanyaları engellemek için ellerinden geleni yapmaya başlamıştı. Araçlara benzin bile yollamayan iktidara en sert cevap aslında halktan gelmişti: Her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı, önce benzini. 

Fatsa'da komün düzeni kurulmuşken o esnada Çorum'da Alevilere yönelik bir katliam yaşanmıştır. Ülkücülerin saldırısına uğrayan Alevi mahallelerinden sonra Türkiye, kutuplaşmanın en yüksek olduğu dönemlerden birine girmekteydi. Bu esnada o dönemin başbakanı Süleyman Demirel, toplumsal gerilimi yükseltecek bir cümle kurmuştu: "Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın."

11 Temmuz 1980'de ilçeye "'nokta operasyonu'" diye tabir edilen bir askeri operasyon düzenlendi. Operasyon bizzat Kenan Evren tarafından yönetilmişti. Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarının yaptıkları "Fatsa'da komünist işgal yoktur. Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye?" açıklamaları operasyonu durduramadı. Sokağa çıkma yasağı konulan Fatsa askerler ve faşistler tarafından mahalle mahalle, ev ev, oda oda arandı. İnsanlar kadın erkek ayırımı yapılmadan hakaretlere uğradı, dövüldü, işkenceye uğradı. Maskeli faşist muhbirlerin işaret ettiği kişiler derhal gözaltına alındı. Gözaltına alınanların sayısı kısa sürede 400'e yaklaştı. 11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Fatsa ise her daim bir sosyalist yerel yönetim deneyimi olarak görüldü ve Türkiye'nin ilk komünü olarak tarihe geçti.
Faşist Kenan Evrenin o dönemlerde Terzi Fikri hakında şunları söylemişti;  
"Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış. Devlet benim diyor. Komite kurmuş. Fatsa'yı o komite yönetiyor. Ne yapılıp, yapılmayacağının kararını halk veriyor. Veya halk adına o komite. Yani kararı devlet vermiyor. Devlet otoritesi sıfır. Devletin kanunları Fatsa'da işlemiyor."

Terzi Fikri Ölümsüzdür.









.

29 Nisan 2016 Cuma

Lenin - 1 Mayıs Çağrısı, 1920




İki dünya, bu büyük mücadelede karşı karşıya duruyor: sermaye dünyası ile emek dünyası, sömürü ve kölelik dünyası ile kardeşlik ve özgürlük dünyası. Bir tarafta bir avuç kan emiciler var. Bunlar fabrikaları ve değirmenleri, alet ve makinaları ele geçirmişler, milyonlarca dönüm toprağı ve dağ gibi paraları kendi özel mülkleri yapmışlardır. Hükümeti ve orduyu uşakları, yığdıkları servetin sadık bekçi köpekleri yapmışlardır.
Diğer tarafta ise milyonlarca mülksüz vardır. Onların hizmetinde çalışabilmek için para babalarına yalvarmaya zorlandılar. Emekleriyle bütün serveti yarattılar; bununla birlikte, bütün hayatları boyunca bir parça ekmek için mücadele etmek, sadaka dilenir gibi çalışmak için yalvarmak, çok ağır çalışmayla güçlerini ve sağlıklarını kaybetmek ve köylerdeki ahır gibi evlerde ya da büyük kentlerdeki bodrum ve tavan aralarında açlıktan ölmek zorundadırlar.

Ama şimdi bu mülksüz emekçiler, para babalarına ve sömürücülere karşı savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Bütün ülkelerin işçileri, ücretli kölelikten, yoksulluk ve sefaletten emeği kurtarmak için savaşıyorlar.
İşçiler, ortak çalışmayla yaratılan servetin bir avuç zengin için değil, bütün çalışanlar yararına kullanılacağı bir toplum sistemi için savaşıyorlar. Toprağı ve fabrikaları, değirmenleri ve makinaları, bütün çalışanların ortak malı yapmak istiyorlar.
Zengin ve yoksul olarak bölünmeyi ortadan kaldırmayı, emeğin ürünlerinin işçilere, kendilerine gitmesini ve insan türünün bütün başarılarının, çalışma biçimlerindeki bütün gelişmelerin çalışan insana baskı aracı olarak hizmet etmesini değil, ama onun kaderini düzeltmesinde aracı olmasını istiyorlar.








.

28 Nisan 2016 Perşembe

Deniz Gezmiş



"isteseydik diplomalarımızı mor binlikler getiren bir senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
yüreğimiz işçiyle birlikte attı. 
köylüyle birlikte attı."

Deniz Gezmiş













.

30 Mart 2016 Çarşamba

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı.............?


Soru çok fena, kötü, hatta skandal. Diktatör bizim, derdini biz çekiyoruz, keyfini sürenler ise kullanım ömrünün sınırlarına geldiğinde onun geleceğine karar veriyor.Soru çok iyi, fazlasıyla gerçekçi ve dürüst. Diktatörü diktatör yapan etmenlerin başında ABD; hadi halklara haksızlık etmeyelim, ABD emperyalizmi geliyor.

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı?Bana göre sorunun kendisinden çok onun yanıtının bu kadar merak edilmesi üzerinde durmak gerekiyor.O halde dürüst olalım. Bugün Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfından söz edemiyoruz. Siyaset yapmanın en ilkel ve anlamsız aracı haline gelen seçimler hâlâ toplumun geniş kesimlerinin siyasetle tek bağlantısı durumunda. Haziran Direnişi’nde sokağa dökülen milyonların aklına sokağa dökülmenin pek de işe yaramadığı düşüncesi sokuldu. Üniversite profesörlerinin “bu ülkeyi cahil halk kurtaracak” lafı edebildiği bir ülkede aydınım diye geçinenlerin bir bölümü “fazla tepki vermeyelim, elitist damgası yemeyelim” havasında. Buralı gericiler yetmiyormuş gibi ülkeye son birkaç ayda binlerce ithal cihatçı militan yerleşti. Ve göstermelik de olsa bir parlamento içi muhalefet yok, bir avuç milletvekilinin herhangi bir çıkışa işaret etmeyen çırpınışı var.

Evet, iktidarın gideremeyeceği zayıflıkları, onaramayacağı çatlakları söz konusu ama somut durumun somut analizini yapacak olursak, iç dengeler Erdoğan’dan yana…Yarın değişebilir, değişecektir de ama bugünden söz ediyoruz; Erdoğan’ın arkasındaki güçler -ki bunu şöyle somutlayabiliriz, Türkiye’nin büyük patronları, emperyalist ülkeler ve bölge gericiliği, eğer onu olduğu gibi desteklemeye devam ederse Erdoğan’la baş edilemez.

Kısa erimde bu mümkün gözükmüyor.Böylesi bir tabloda bu güçlere oynayacak, onlardan açık ya da örtülü ricacı mı olacağız?Hain, ahmak ya da çaresiz değiliz.İç dengeler şimdilik bizim aleyhimize ama öte yandan açık gerçekler var.Bir, toplumun geniş bir kesiminde öfke yine artmaya başladı ve bunun nerelere kadar gidebileceğine ilişkin Haziran Direnişi yeterince açıklayıcı.İki, uluslararası ve bölgesel gelişmeler Erdoğan’ın dış politikadaki 7-8 yıllık girişimlerini açığa düşürdü; bu yalnızca onun arkasındaki uluslararası aktörler nezdinde güvenilirliğini azaltmadı, aynı zamanda kafasındaki Türkiye projesi için gerekli bölgesel koşulları da bir ölçüde ortadan kaldırdı.

Üç, AKP’nin iç dokusu hem yukarıdaki iki gelişme hem de paylaşım kavgası nedeniyle ciddi ölçüde bozuldu, deyim yerindeyse iktidar blokunda çözülme var. Bu çözülmeyi bir Kürt bir Türk milliyetçiliğiyle telafi etmeye çalışan Erdoğan’ın hareket alanı giderek daralıyor.Türkiye’de emperyalizme ve paraya satılmamış olan siyasi aktörlerin odaklanacağı ve üzerinde hareket edeceği zemin öncelikle ve temel olarak ilk olgudur.Bu alan bize aittir ve diğer iki başlığa bu alandan etkide bulunabiliriz.ABD’nin güncel çıkarları ile Erdoğan’ın çıkarları arasındaki uyumsuzluk derinleşebilir ve gerçekten ipini çekebilirler. İddia edildiği gibi Erdoğan’ı sıkıştırıp, onu mutlak anlamda yönetilebilir hale getirebilirler, bu da mümkündür. Hangisi olacak ya da belirsizlik sürecek mi sorusunun anlamsızlığını hatırlatıp duruyoruz.Sonuçta bize bağlı…

Emperyalizmin çıkarları yerin dibine girsin, girecek de… Oradan gelecek yeni “çözüm” ya da “alternatif” için de aynı şey…Ancak halk, ayağa kalkarsa, hem uğursuz dostlarının Erdoğan’ı savunmasının önüne geçecek hem de Türkiye’nin kaderini eline almak için ilk hamleyi yapmış olacak.Bu anlamda ABD ya da başka emperyalist merkezlerde Erdoğan’ın tartışılmaya başlaması iyidir; oradan çözüm beklemek için değil, Erdoğan’ın “çok güçlü” olduğuna kanaat getirmeye başlayanların gerçekleri görmesi için…

Erdoğan çok güçlü değildir. Gerçekler de, halk da Erdoğan’dan güçlüdür. Emperyalizm yıpranan aktörlerle çalışmak istemez. Ama her durumda içeride muhalefeti susturmuş ve yönetebilen bir unsuru sonuna kadar kullanmak, hatta onu reset etmek istemelerinden doğal ne olabilir ki! Hele hele ülkenin önemli fay hatlarından birisi olan etnik kutuplaşmanın iki ucuna yerleşen Türk ve Kürt milliyetçiliği Erdoğan’la işbirliğine açıkken!

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı yollamayacak mı diye fal bakmak yerine, Erdoğan’ın ciddi ciddi tartışıldığı, ona şantaj yapmaktan ona alternatif hazırlamaya varıncaya kadar değişik kartların elde tutulduğu bir süreçte akılla ve kararlılıkla hareket etmek gerekiyor.Erdoğansız AKP ya da AKP’siz AKP gibi seçenekler karşısında güçlenebilmek için, bugün Erdoğan’la hesaplaşmanın eksenini ABD’den Türkiye’ye çekmek gerekiyor. Dediğim gibi, dostlarının ona sahip çıkmasınının önüne geçecek olan da budur.Erdoğan döneminden kimlerin yararlandığını, emperyalist planlara nasıl hizmet ettiğini, AKP’li yıllarda büyük tekellerin nasıl büyük kârlar elde ettiğini sürekli gündemde tutmalıyız. Bunlarla yetmez ama evetçiliğin, “çözüm süreci” fetişizminin bağlantılarını da…

ABD Erdoğan’ı yollar mı yollamaz mı?ABD çok mu güçlü sanki? Herkes ABD’nin Erdoğan’ı yollayacak güçte olup olmadığını soruyor. Mesele bu değil ki?Test edilmesi gereken şudur: ABD ya da diğer sömürücü güçler Erdoğan’Ia devam edecek kadar güçlü mü?Bu testi yapacak olan Türkiye’nin aydınlanmacı, anti-emperyalist birikimidir.

Sol Haber - Kemal Okuyan











.

20 Mart 2016 Pazar

Diktatörün Korku ve Sefaleti


Arthur Miller’ın Nazi kamplarında yapılan işkenceleri ve katliamları anlattığı unutulmaz tiyatro eseri Orkestra’nın en önemli mottolarından biri Fania Fenelon karakterinin o anlamlı çıkışının olduğu sahnede geçer.
“S.S’leri memnun etmeyi gerçekten istiyor olamayız madam!”
Fania Fenelon dönemin en önemli sanatçılarındandır. Auschwitz kampında ona verilen görev ise gaz odalarına giden esirlere konser vermektir.
Nazi subayının ise yaşananlara cevabı manidardır. “Bir halk feda edebileceği ile övünür!”
Sahi kim belirliyor feda edeceklerimizi? Ya da neyin övüntüsü bu?
İnsanlığın bu düzendeki tek görevi gaz odalarına gidenlerin son türküsünü söylemek mi olacaktır? Bizim insanlarımız demiştik yitirdiklerimiz için. Haziran’da, Soma’da, Tekel Direnişinde, hani bir yolculuk esnasında kâğıt bardakta çayınızı size uzatan yan koltuğunuzdaki yol arkadaşınızdan söz ediyorum. Bu insanların yitip gitmelerine tanık olmaktan başka bir çaremiz yok mudur?
Feda edebildiklerimizle övünmek ya da övündüklerimizi feda etmek ikilemi üzerinden yaşamaya zorlanıyoruz. Kimseler kusura bakmasın ama yitirdiklerimizle yetinecek falan değiliz.  Alışmayacağız!
İçinden geçtiğimiz zamanın kimi kavramlarını elimizin tersiyle reddetmek zorundayız.
Alışmayacağız, unutmayacağız…
Ve en önemlisi, affetmeyeceğiz.
Ve bugün yalnızca örgütlü bir halk unutmaz, alışmaz.
Ve en önemlisi, affetmez!
Türkiye’de kartlar yeniden karılıyor ve insanları yeni bir sürece ve değişime razı bırakmaya çalışıyorlar. Akla bu kadar mı acıyla ve kanla sorusu gelebilir. Ancak Haziran yaşamış bir halkı başka nasıl ikna edebilirsiniz ki bir kötülüğe?
Razı edeceklerini sanıyorlar!
Dün yaşanan patlamanın ardından kepenklerin arkasına sığınan insanların fotoğrafıyla razı etmek istiyorlar kötünün iyisine. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye…
Sokaklar boş, insanlar umutsuz resmediliyor boyalı basında. Seçenekler azaldıkça umudu da köreliyor insanların.
Patlayan bombaların tek tartışmasının sivil ölümler olup olmamasını aklınız alıyor mu sizin? Bu kadar basit olabilir mi yaşadığımız kaosun arka planı? Ne yani sivillerin değil de apoletli insanların öldüğü ya da hedeflerin resmi kurumlar olduğu bir Türkiye’ye eyvallah mı diyeceğiz? Ne yapacaksınız patlayan bombalar AKP binalarını hedef alırsa? Ne âlâ memleket mi olacak halimiz?
AKP’yi kaosla ve kanla götürmeye çalıştıkları bir gerçek bugün için. Yoksa Abdullah Gül’e ya da başka seçeneklere nasıl razı gelir insanlar. Bir süreci yönetemeyenlerin yaşattıkları kaosları yönetmeye çalıştıklarını görüyoruz. İyi yönetilen bir kaos değil muradımız, insanların bir birlerinden gözlerini kaçırmadıkları bir ülkedir.
Patlayan bombaların ardından “keşke hepsi ölseydi İsrailli turistlerin” çıkışına mı yanalım yoksa “bakın İstanbul’un trafik sorunu çözüldü, kimse dışarı çıkmıyor” pervasızlığına mı?
Roboski’de kaçakçılıkla mücadele, Haziran’da emri ben verdim, madencilere güzel öldü dediler. Emri onlar verdi, patlayan bombaların müsebbibi de onlar. Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da insanlık dışı saldırıların sahipleri de.
Yıllar önce, Auschwitz’te sorulan soruyu güncelleme zamanıdır.
Bir diktatörü gerçekten mutlu etmek mi istiyoruz?
O zaman: Korkmayın.
Boyun eğmeyin.
Evet, Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu, kendi sığınağına mahkûm olmuş Hitler ölememekten dahi korkuyor, İspanya sokaklarını kana bulayan Franco korkuyor kalabalıklardan. Evet, III. Reich’in Korku ve Sefaletidir resmedilen.
Evet, sazdan samandan bir sarayda, bir diktatör, korkuyor, ve sefilce saldırıyor halkına. Kötünün iyisine, ölümünün güzeline falan razı gelecek değiliz.
Bugün dinselleşmeye ve katliamlara karşı birikin öfke umududur insanlığın.
Dün yeni bir patlamanın ardından, yarın ise yeni bir günün, umudun Newroz’un arifesindeyken hiç boyun eğer mi insan sorusu anlamlı ve manalı.
Ve fakat bir şey daha, dünden bugüne, ama zaten, yalnızca İNSAN boyun eğmez. Eğmedi. Tam da bu nedenle zalim, korkak ve sefil. 







.

19 Mart 2016 Cumartesi

anKARA




"Önce biraz ağladılar; ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır"

Dostoyevski - Suç ve ceza














.

Alışmayacağız...................!



Bakamıyorum yüzlerine, öykülerini okumaya insanlığım dayanmıyor. Çoğu öğrencilerimle yaşıt. Bazıları üniversite sınavından çıkmış, belki Eylül’de öğrencim olacaklardı.
Gerçekten, ne doğru yazdı dün Aydemir. Hep biz ölüyoruz. Kızılay’da bomba patladığında veya çalıştığımız inşaatta asansör halatı koptuğunda; kocamız tepesi atıp bıçağı kaptığında veya sınav stresini taşıyamayıp bornozun kuşağını boynumuza doladığımızda… Hep bu ülkenin temiz, emekçi insanları; tek derdi insanca yaşamak, gelecekten korkmamak olan insanları ölüyor.
En büyük suç, en yaygın öldürülme sebebi bu artık: Alçağın teki olmamak ve iyi, uygar bir hayat istemek. Çünkü insanlığın boyun eğmeyen, insanlığından vazgeçmeyen kısmı bu ülkede düzene en büyük tehdit, karanlığın önündeki son ve en büyük engel haline geldi. Bu yüzden bütün bombalar, cinayetler, ölüm bize. Gerisi zaten sinmiş, ne gerek var daha fazla ezmeye, öldürmeye? Ankara’nın ortası can pazarıyken hala bir otobüs dolusu çocuğa tecavüz edilmiş bir pislik yuvası için “Ensar Değerimizdir” diye hashtag açıp yüklenenden; katliam “batı”da oldu diye “iyi biraz da onlar ölsün” diye sevinenden bu düzene zarar gelir mi?
Özel mülkiyet düzeni her hücresiyle, her zerresiyle insanlık dışı artık; dolayısıyla insanlığından vazgeçmiş olanlar da düzen için bir tehdit değiller.
Ve doğal olarak, insanlık namına ilk susturulması gerekenler en fazla konuşturuluyor. Sadece Abdülkadir Selvi yılanı değil, birden fazla ağızdan aynı sözler döküldü saldırıdan bu yana: Alışmak lazım. Bunu diyorlar utanmadan, sıkılmadan; çünkü biliyorlar ki başka çareleri yok. Eğer bu ülke, bu hanedan kılıklı çete tarafından yönetilmeye devam edecekse; sadece devletin değil tüm toplumun üzerine kapkara bir din çarşafı örtülüp Orta Doğu’nun karanlığı hâkim kılınmalı. Orada da başlıca siyaset düsturu “bir köşede iki arkadaş koymamak” ve kent merkezlerinde patlayan bombalar sıradan. Yok, eğer bu ülkenin başındaki çete aydınlanmış halkın öfkesine uğramaksızın görevden el çektirilecek ve iktidar başka gericilere devredilecekse, o zaman da halk terörle evlere kapatılmalı, sokaklar boşaltılmalı. Bizim payımıza yine bomba düşüyor.
Öyle bir düzen ki, elinde bombadan başka bir şey kalmamış. Her sorunu bomba atarak çözmeye çalışıyor. Kafana nişanlayıp gaz bombası atıyor, parça tesirli bomba atıyor, araba dolusu bombayla belediye otobüsüne dalıyor. Sadece öldürmeyi, parçalamayı biliyor.
İstiyorlar ki, insanlık kabuğuna çekilsin. İstiyorlar ki umudu kenara koyalım, ağlaya ağlaya “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” diye mızmızlanalım. İstiyorlar ki o satırın yazarı gibi kendimize acımaktan kımıldayamaz hale gelelim, insanlığımız için mücadele etmek yerine ruhumuzu melankoliye teslim edelim. Kimi istiyor ki korkumuzdan kımıldayamayalım, kimi istiyor ki korkuyla ona sığınalım, peşine takılalım.
Bu yüzden hepsi, hep bir ağızdan diyor ki: Hayat bu, alışın.
Kusura bakmayın, nah alışırız! Bu insanlık gaz odalarına, dünya savaşlarına, atom bombalarına, şeriatçı katliamlara bile diz çökmedi. Sizin üç kuruşluk komplolarınıza, tehditlerinize hiç çökmez. Bu ülke bizim vatanımız, hiçbir yere gitmeyeceğiz. İnsanlığımızdan da, insanca yaşama ve insanca yaşayabileceğimiz bir ülke kurma arzumuzdan da asla vazgeçmeyeceğiz.
Alışmayacağız!

Sol Haber - Nevzat Evrim Önal







.

Tarafınızı seçin



“Tarafınızı seçecek, ya benden ya ötekinden yana olacaksınız.” Böyle demekteler bize, herkese…
“Ben milli iradeyim, halk oyuyla geldim, istediğimi yaparım” diye söze başlıyor iktidarda olan.
“Gazetecileri içeri tıkar, gazetelere el koyabilirim; kadınlara sokağa çıkmayın der, gün gelir sokağa çıkma yasağı koyarım sivil yerleşimlerinde halka zulmetmek için; büyük ülkelere ülkeyi satar, zayıf gördüklerime savaş açarım; okulları imam mektebine çevirir, imamları bakan-hâkim-hekim yaparım; istersem ben de Kürdüm der, dilersem Kürtleri düşman ilan ederim; bir gün çözümcü olur, ertesi gün savaşçı; İsrail’e van minüt diye dayılanır, bir dakika biter yaltaklanırım; işçiyi sopalar, öğrenciyi döverim; halka küfreder, karşılığında herkese hakaret davası açarım; ya bendensindir ya da düşman.”
“Ben ulusal kurtuluşum, Kürtlerin kaderini tayin edeceğim, istediğimi yaparım” diye söze başlıyor dağda olan.
“Yeri gelir çözüm sürecine laf söyleyeni eleştirir, gün gelir Erdoğan’ı faşist ilan ederim; ister Gezi’de diktatörü kurtarırım, ister herkesi Gezi ruhunu canlandırmaya çağırırım; ABD’yle stratejik ortak olabilir, aynı anda emperyalizmin oyunlarından bahsedebilirim; cephe önerisi yapar, olmadı tehdit ederim; sivil halkın katline karşı duyarlılık isterim, sivillerin bombalanmasını meşru görürüm; Erdoğan’ı dün biz kurtardık diye övünür, bugün Erdoğan’ı düşürünceye kadar savaşacağız derim; tarafınızı seçin.”
Taraf olmayanlar düşman ilan edilecek besbelli. Siyasi iktidar böyle söylüyor. PKK ise “herkes safını belirlesin” demekte.
Neye göre karar vereceğiz?
Türkler ve Kürtler mi burada taraflar? Ya etnik kimlikler üzerinden bir ayrışma ve çözüm istemiyorsak! Ya Türksek ve Kürtsek veyahut değilsek!
Amerikancılarla ABD emperyalizmine karşı olanlar mı taraflaşmış? AKP bir ara Arap dünyasına, hatta Asya’dan Latin Amerika’ya her bir yere “Amerika’nın çanına ot tıkayacağız” diye fısıldıyordu tam da BOP’un eş başkanlığı ile övünürken. NATO’yu “sınırlarımızı lütfen koruyunuz” diye ülkeye davet etmekten hiç sıkılmıyor ama muhalifleri kökü dışarıda diye suçlayabiliyordu. Beri tarafta “ABD’ye düşman değiliz”den “biji Obama”ya veya “Biz ABD çıkarlarına daha çok hizmet ederiz”e varan bir çizgi… Üstüne yaşasın devrim mücadelesi! Buradan da taraf çıkmıyor.
Bir tarafta laiklikten yana olanlar, diğer tarafta yobazlar mı var? İktidar yobazların elinde o kesin de, diğerlerinin laiklikle pek ilgisi yok. O kadar yok ki, Türkiye’nin aydınlanmacı-ilerici birikimine “laiklik elitizimdir, inkarcı ve imhacı politikaların aracıdır” diye saldırıldı yıllarca. Şimdi ise Saidi Nursi’de ortaklaşıyorlar.
Piyasa düzenine, kapitalist sisteme gelince… Her şeyin başı ve sonuna… Temel meseleye… Bu konuda bir taraflaşma söz konusu mu? Patronların egemenliği ile emekçilerin iktidarı karşı karşıya mı? Taraflaşma bunun üzerine mi?
Yok.
Peki neyin kavgası bu?
“Kürt halkının eşitlik, özgürlük, adalet kavgası”.
Bir halkın eşitlik, özgürlük, adalet arayışına kimse bir şey diyemez. Ancak eşitlik, özgürlük, adalet nasıl gelecek; bu konuda tartışmak mümkün.
Düne kadar “birlikte, kardeşçe yaşam” deniyordu. Deniyordu ama “Kürt” olmayan bir eşitlik, özgürlük, adalet arayışına tepeden bakarak, hatta onu meşru görmeyerek hangi kardeşlik? Nasıl bir Türkiye sorusuna yanıt vermeden nasıl bir birliktelik? “Kürtler özgürleştiğinde Türkler de özgürleşecek” bir yanıt olabilir mi?
Yanıt olmadığı için şimdi iş, ölçüsüz şiddette birbiriyle yarışan iki taraf arasında seçim yapma dayatmasına geldi dayandı. Ve hızla Türklerle Kürtlere indirgenen bir taraflaşmaya…
Biz yokuz ya da aslında böyle bir taraflaşma yok.
Bu sömürü düzeninin, kapitalizmin, burjuva diktatörlüğünün herhangi bir temsilcisinin hele hele bugünkü diktatörün “hainleeeeer” diye bağırması umurumuzda değil.
“Ne yaparsak yapalım, bizi desteklemek zorundasınız, çünkü biz mazlum bir halkın temsilcileriyiz” diyenlerle de yolumuz ayrı.
Bilinsin ki, bu sıkışmayı aşmak isteyenler çoğalıyor. Ankara’daki patlama bu “taraflaşma”da saf belirlemeyi değil, bu “taraflaşma”dan çıkışı hızlandırdı. Hükümete kızgınlık artıyor; halklara karşı “misilleme” hakkına da!
Evet, taraflaşma gerekiyor.

Sol Haber - Kemal Okuyan





.

17 Şubat 2016 Çarşamba

Cerattepe'deki terör örgütü.
















Bugün Resmi Gazetede, “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” konulu bir Başbakanlık genelgesi yayımlandı.
Genelgede özetle şunlar yazıyor: kamu çalışanları görevlerini yaparken, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde davranmak; dürüstlük, tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine sadakatle uymak zorundadır; yasaların suç saydığı eylemleri işlemek amacıyla kurulan örgüt ya da yapılarla ilişki içine girenler cezalandırılacaktır.
Bu yazılanlar, yasalarda yer aldığı için sırf bu nedenle genelge çıkarılmasının altında başka bir neden aramak gerekiyor. Zaten okuduğunuzda Kürt siyasetine ve biraz da paralel yapıya gözdağı vermek gibi bir amaç seziyorsunuz.
Sur, Cizre, Silopi, İdil, Nusaybin’de sokağa çıkma yasaklarını, operasyonları ve yurttaşların üzerlerine bomba yağdırmalarını, Genelgedeki şu sözlerle haklı göstermeye çalışmaları dikkat çekiyor; “Anayasada yer alan haklardan hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan hukuk devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz”.
Dilerseniz bu genelgede söylenenleri bir de Artvin Cerattepe’ye uygulayalım.
Ayrımcılık, yasalara aykırılık, yargı kararlarını uygulamama, sahtecilik, bilimsel verilere duyarsızlık, ne ararsanız, Cerattepe’de bulursunuz. Öyleyse valisinden, askerine, polisine değin bütün kamu çalışanları, bu Genelge uyarınca derhal sorgulanmalı.
Maden arayıcıları, siyasetin ve bürokratın desteğini alarak, Artvin’in çatısında; Hatila Vadisi Milli Parkının sınırında; Kafkasör’de doğal yaşlı ormanların göbeğinde, altın ve bakır aramaya kalkıştılar. Artvin halkı, 25 yıldır onlara karşı yaşamak haklarını savunuyor.
Başka çareleri yok: bilirkişi raporunda ya Artvin, ya maden deniliyor.
AKP, Artvin’den vazgeçerim diyor. Artvin’de yaşayanlar ise içme suları, sulama suları, toprakları, havası kirlenmesin diye, ormanları yok edilmesin diye var güçleriyle mücadele veriyor.
1990’lı yıllarda Kanada’lı Cominco; 2002 yılında İnmet Mining’e karşı hukuk mücadelesi verdiler. Danıştay’ın ruhsatlarını iptal etmesi üzerine bu şirket 2009 yılında Ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Kazanmışlardı… Ama bu kez de 2012 yılında Cerattepe ve Genya dağı ruhsat alanları yeniden ihaleye çıkarıldı. Orman Genel Müdürlüğü 2011 yılında madencilik yapılamaz raporu verdiği bu alana 2013 yılında kamu yararını öne sürerek olumlu görüş bildirdi. Dolanlı yollardan ÇED raporları veriliyor. Direnenler; “kamu yararı dediğiniz şey Mehmet Cengiz’in çıkarı mı?” diye soruyor.
Madencinin kazanma hakkı, vatandaşın yaşama hakkına galebe çalıyor. Bu ayrımcılık değil mi? Hadi gereğini yapın bakalım.
Şirket, önce kapalı maden ocağında bakır çıkaracağım diye başvurdu, sonra işi büyütüp, açık ocakta da altın madeni işleteceğim dedi. Raporlara göre, kapalı ocak için 50 binden çok ağaç kesmesi gerekecekti, açık ocak için ayrıca ne kadar kesileceği bile söylenmiyor. Ama ne önemi var ki: Taner Yıldız Temmuz 2015’de; “teleferik yeri için binlerce ağaç kesildi, hemşerilerimizin kullanması için kötü mü oldu?” diye soruyor.
Artvin, sekiz aydır her an maden şirketinin saldırısına karşı hazır bekliyor. Bürokrasiye güvenmiyor çünkü. Şirket, dün olduğu gibi zaman zaman Jandarma ve polis eşliğinde iş makineleriyle gelip baskın yapıyor. Üstelik “kamu çalışanları” yargı kararlarına uymayanı değil, uymak zorunda olduğunu bildirenleri biber gazına boğuyorlar, “iş ve çalışma hürriyetini ihlal edip yol kestikleri için” haklarında dava açıyorlar.
Artvin Esnaf odası Başkanı Madencileri savunanlara; “üç kere dava kazandık. Kaç kez dava kazanacağız ki siz bu işten vazgeçeceksiniz” diye sesleniyor.
Yargı kararlarına uymamak suç değil mi? Hukuk devleti deyip duruyorsunuz. Yaptıklarınızın hukukla ne ilgisi var? Ne duruyorsunuz? Gereğini yapsanıza.

Sol Haber - Kadir Sev





.