29 Kasım 2016 Salı

hasta la victoria siempre - zafere kadar daima





Küba sokaklarında Che'nin fotoğrafları, çizimleri her yerde. Fidel'in hiç yok. Neden diye sorduk, "Fidel yasakladı" dediler. Gerekçesi:

"Ben devlet adamıyım. Che devrimci bir halk kahramanı. Sokaklara halk kahramanlarının resimleri yakışır, devlet adamlarının değil."

Saygıyla, yoldaşça bin selam!








.



28 Kasım 2016 Pazartesi

Küba’nın yasaklarının bazılarına bir göz gezdirelim…





• Sömürücü ülkelerin bayraklarının yakılması yasak; çünkü onlar yöneticileri değil o ülkenin halklarını temsil ediyor.
• Karalamacılardan dahi olsa birisinin ölümüne sevinmek yasak; çünkü ailesinin acısına saygı duyulur.
• Birilerinin karşısında diz çökmek yasak.
• Onuru kaybetmek yasak.
• Gerçekten özgür olmanın gücünü kaybetmek yasak.
• Fidel Castro”nun heykelini yapmak veya adına anıtlar dikmek yasak. Ona tapmak yasak, o yaptığı işleri insanlığın çıkarı için yaptığını, kişisel olarak çıkar sağlamak veya yücelmek için yapmadığını söyler.
• Zaten hak olan bir şey için yalvarmak, dilemek onu bir mükafat gibi görmek yasak.








.

27 Kasım 2016 Pazar

insanlık seni unutmayacak



çocukların karanlıktan korkmasını affedebiliriz diyor Kant. ama asıl trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır diyor.
koşulların insanları sınırlı bir mücadele biçimine yönlendirdiği söylenir. bu doğru bir tespittir. ama kime göre doğru bir tespit. tabii ki kölelere ve korkaklara göre. insan koşulların adresi olamaz.
sosyalizm mücadelesinde ömürler ve canlar veriyoruz. eşit bir dünya istiyoruz. paylaşımda eşit, emeğin yönettiği, sınırsız bir dünya uğraşımız var.
göz bebekleri küçülüyor uykusuz gecelerimizin. birlikte heyecanlar sürüklüyoruz. adım atılmış sokak taşlarında izlerimiz solunuyor. ter ve kan kokuyoruz.
böylesine bir fedakarlığı görmemiştir başka bir hayat. böylesine savrulmayı kendisi için hissetmemiştir özgürlük. oysa özgürlük bir çınar altı gölgesi şimdi yada şu sonbaharın alev alev yanan sobalarının kirli dumanıdır bilinmez sen tarafından.
merhaba henüz sıcak kan,
taze toprak kokusu,
nehirlere karışan sloganlarımız merhaba







.

26 Kasım 2016 Cumartesi

Commandante...........




Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda?Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum

İşçi sınıfı yaratıcı sınıftır.
İşçi sınıfı bir ülkede maddi refahın gerektirdiği her şeyi üretir, iktidar işçi sınıfının elinde olmadığı sürece, işçi sınıfı, iktidarın sömürücü toprak sahiplerinin, haksız kazanç sağlayanların, tekellerin, yerli ve yabancı çıkar gruplarının elinde kalmasına izin verdikçe, silahlar işçi sınıfının değil de, çıkar gruplarına hizmet edenlerin elinde oldukça, bu çıkar gruplarının ziyafet sofralarından dökülmesine göz yumduğu kırıntılar ne denli çok olursa olsun, işçi sınıfı yoksul bir hayat sürmeye zorlanacaktır.
Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek. Biz yenilirsek kalkar yeniden deneriz, diktatörler yenilirse sonları olur.

Devrim hareketine 82 kişiyle başladım. Eğer bunu tekrar yapmak zorunda kalsaydım yanıma 10 ya da 15 sadık insan alırdım. Eğer sadıksanız ve hareket planınız varsa ne kadar küçük olduğunuzun hiçbir önemi yoktur

Ben bir Marksist-Leninistim ve yaşamımın son anına kadar da böyle kalacağım.

Commandante...








.

11 Kasım 2016 Cuma

komünist şairler















"Birazım sensin, birazım toprak, yüzüm güneş yanığı solur benim, sözüme demirin ağırlığı konmuş eğilmez bilirsin.
Birazım sensin, birazım toprak"














.

6 Kasım 2016 Pazar

komünist şairler





kendimi zamana kaybettiğim, karlara yatır beni
söyle hadi; et ve kemikten fazlası var mı.
sonunda, pes ettiğim.













.

19 Ekim 2016 Çarşamba

aynı aptallar



Einstein kütlesel çekimi formüle ettiğinde avrupa da savaş hortlamıştı. Aptal insanlar bunlar diye savaş karşıtı bir bildiriye imza atmıştı. Aynı aptallar adamın kütlesel çekim formülünden atom bombası ürettiler. Demek ki birilerinin zeki olması ve sadece birilerinin eğitimli olması ile ilgili değil insanlığın içine düştüğü şu derin bunalım. Toptan bir eğitim ilkeleriyle birlikte aydınlık bir eğitim gerekiyor. Çünkü aynı zeki Einstein amerika başkanı roosevelt'e nükleer bomba yapması için tavsiyede bulunan kişiydi. Peki neden zeki bir bilim adamı bunu yapıyordu. Çünkü kimilerinin zekisi insanlık için yeteri kadar özde aptallığından vazgeçemiyordu da ondan.
Tüm nedenler ise insanlığın ibret dolu iğreti kanlı tarihinde yatıyor elbet.









.

17 Eylül 2016 Cumartesi

Lenin






"Eski kapitalist toplumun bize bıraktığı en büyük kötülük, en büyük zorluk kitapla pratik yaşam arasındaki son derece derin uçurumdur.
O nedenle komünizm üzerine sadece kitaplarda olanı edinmek son derece yanlıştır. Şimdi bizim konuşmalarımız ve makalelerimiz önceden komünizm üzerine yazılmış olanların sadece tekrarı değildir, çünkü konuşmalarımız ve makalelerimiz her günkü ve çok yönlü çalışmamızla bağlantılıdır.
Çalışma olmadan, mücadele olmadan komünist broşür ve eserlerden alınmış kitabi bilgilerin beş kuruşluk değeri yoktur. Çünkü teori ile pratik arasındaki eski uçurum, eski burjuva toplumun en iğrenç özeliğini oluşturan bu uçurum hâlâ varlığını sürdürüyor."














.

11 Eylül 2016 Pazar

biz çalışan kesimiz kızım


gazeteler bugün bir inşaat firması yöneticilerinin, şantiyelerinde çalışan bir kaç işçisine plaket verdiğini yazıyorlar. ayın elemanı seçilmiş işçiler. gülüyorlar gazetede poz vermiş emekçiler. ellerinde plaketler bol bol gülücük konmuş yanakları pembe panjurlu gülücüklerden hemde.
hiç unutmuyorum o eski zamanlarda ankara sanayisinde otomatik kumanda panoları yapan bir firmada çalışıyorum. bir gün patron ismail yanıma geldi ve bana "ahmet sen burada çalışan en zeki elemanımız sın. sen olmazsan hiç bir şey yapamayız" dedi. aklım şu plaket alan inşaat işçilerinde kaldı kusura bakmayın.
neyse evet öyle dedi. ona ne dedim dersin. ona dedim ki "evet patron, sende benim tanıdığım en zeki kapitalistsin. sen olmazsan herkes için çok daha iyi olurdu." işte tamda böyle dedim.
kızım küçüktü ve bir gün sordu " baba biz fakirmiyiz" diye. ona "biz çalışan kesimiz kızım. buda bizi fakir yapıyor tabi. yoksulluk hemen çizgisini çekiyor. toplum böyle ayrılıyor. sınıflar böyle oluşuyor. bazıları bazılarının emeğinin karşılığını yiyor. yoksul olmayan tek bir ülke var dünya üzerinde. o da küba. komünizm kızım. komünizm dünyanın en güzel şeyi. tabi olması gerektiği gibi olursa. kimse kimsenin hakkını yiyemeyecek. herkes hakkına düşene razı olacak. ihtiyacından fazlasını istemeyecek. bak hep birlikte eğleneceğimiz.günlerimizde olacak elbet. meydanlara büyük masalar kurulacak. herkes sırayla yemekler yapacak. eğlenilecek. sohbetler edilecek. boş boş sohbetler değil. mesela ayakkabılardan yada modadan değil, dünyayı nasıl daha güzel bir yer yapabiliriz diye sohbetler edecek insanlar. kimse yalnız kalmayacak. birlikte olacağız. hep birlikte kızım."








.

düşünce



"seyahatlerimin birinde hemen hemen benimle aynı yaşlarda bir adam tanımıştım. ilginç biriydi. düşüncelerinde bir türlü sabit kalamıyordu. daldan dala atlıyordu adeta. neden böylesin dediğimde bana çok düşünürüm dedi. hemde çok fazla. öylesine ve o kadar basit söylemişti ki bunu onunla sohbet ederken değişkenliklere hazır olmalıydınız yoksa zira kafayı sıyıra bilirdi insan.
somut ve fiziki bir ağırlığa sahip bir yeryüzünde yaşıyorsunuz, hemen hemen her şeyin birer sesi var üstelik, gürültüleri var ve siz tüm bunlar hakkında bir fikre yada farklı farklı düşünceye sahipsiniz. işte o zaman şöyle diyor insan kendine, somut ve fiziki olanı çoğaltan düşüncelerimizin birer ağırlıkları var. onların boyutlarını ve hacimlerini belirleyen unsur ise insanın kendisi oluyor.
düşünce aklın önüne geçtiği zaman onu alıp taşıyan insanlarla bir mesafeye ve hacme bürünüyor. ve her zaman bir kelebeğin ömrü kadar vakit buluyor kendine oralarda. sonrası mı. bu defa kanatları siz oluyorsunuz ve onu uçuran da siz oluyorsunuz. tıpkı seyahatimde tanıştığım o adam gibi. özünde özgürlük bizlerin onu taşıyabildiğimiz kadar bir uzaklığa ve yine bizlerin onu büyüte bildiğimiz kadar bir hacme sahiptir.
aydınlanamazsak özgürleşemeyiz."









.

9 Eylül 2016 Cuma

TKP 96 yaşında




işçi sınıfı tarafından yönetilen bir ülkede yaşama isteği ve uğraşı böylesine alacalı ve çetrefelli bir dünya düzeninde önemlidir. nedeni ise insan kalabilme ve olabilme kaygıları taşımak üzerine bir misyona sahip komünistlerin ben varlıklarının güzelliğidir.
birliğimiz gücümüzdür / hep birlikte çok güzeliz. 
nice 96 yıllaraTKP













.

5 Eylül 2016 Pazartesi

söylem




hep aynı şeyler. değişen bir şey yok bu günde gazetelerde. tiraj korkusu basit olanı büyütür ve süslerken insanların hayatındaki asıl önemleri göz ardı ediyorlar. bir çığlık yada bir benin olgunluk dönemi gibi makalelerden uzak kimi kalemlerin cüzdanlarına bizleri sıkıştırmışlar. bizleri yazdıklarını sanıyorlar. bize sunulanın, bize benzediğinden eminler. elbette satıyorlar gazeteleri. bu kolay. ve bu kolaycılık bir halkın besin kaynağına dönüşmüş durumda üstelik. bunu söküp atacak bir eğitim sistemi olmadığı sürece uzun bir müddet daha bu şişkinliklere okuyucu bulmakta zorlanmayacaklar gibi.

gözlerimi bunlarla acıtamam. nede zamanımı. yelkovan ve akrebin arasında bir yerde bir unutulmuşluk hissi var tüm bu insanların. ve o unutulmuşluk hissinin üzerini örten, onlara bunu hatırlatmama çabasına girişmiş bir çıkar grubu var. ve çok güçlüler. tabi en büyük güçleri ekonomik alandaki güçleri. bunları ezilen sınıflar üzerinde kullanma aparatlarını çok iyi biliyorlar. incitmeden düzmek gibi kaba bir tasvir kullanmak istiyorum burada. incinenleride yine o az incinenlere şikayet ediyorlar. bu kısır döngü içinde insan sömürülüyor. kazanan her farklılığın temel unsur olan bu sömürülen insanlar üzerinden edinim çabaları var. ama onlara götürdükleri bir şey olmadığı gibi sürekli o insanlar kaybediyor. böyle bir resime bakarken ne düşünebilirim. aptallar. öyle aptallar ki kendilerindeki en büyük gücün fakirlikleri olduklarını bilmiyorlar. çünkü kaybedecekleri hiç bir şey yok. diğer taraftan mücadele etmezlerse kaybetmek onlar için kanıtsanmış bir varlık vergisine dönüşmüş durumda zaten. bunu fark edemiyor olmalarını anlayamıyorum. 

artık bir şeyler okuyamıyorsan yazmalısın demiştim kendime. yazdıkça da anlıyorum ki insana söylenen yalanların ardında birilerinin çıkar sağladığı ve gerçekliğinden büyük nemalanan doğrular var. işte bunu değiştirmediğimiz sürece, tersine çevirmediğimiz sürece ve yazmadığımız sürece o kanıtsanmışın bedelini ödemek zorunda olanlar tiraj korkusuna yatmış ve pusu kurmuş gazetelerin aboneleri olmaya devam edecekler. yazdıkça da gözlerim acıyor. bu acının nedenini düşünüyorum. çok fazla insan olmakmı yoksa çok fazla insandan olmakmı. 

işte bu ayrımın ikileminde bu günlerimi harcamakla geçiriyorum.
evet bugün bunları düşünüyorum. 










4 Eylül 2016 Pazar

düşünce




"koşulların insanları sınırlı bir mücadele biçimine yönlendirdiği söylenir. bu doğru bir tespittir. ama kime göre doğru bir tespit. tabiki kölelere ve korkaklara göre. insan koşulların adresi olamaz."















.

3 Eylül 2016 Cumartesi

söylem





insanın kitaplardan okuduklarını, sahada görememesi gibi savruk ve aptal bir yeryüzünde yaşıyoruz. sözler anlamlı ama pratikten yoksunlar dır her zaman. ve ben buna dünyanın laneti demişimdir. ve yahut yaşadığımız yer iki yüzlü bir dünya.














.


29 Ağustos 2016 Pazartesi

Wealth of Nations



"İnsanların büyük kısmının akıl ve anlayışları, diyor Adam Smith ve devam eder. Zorunlu olarak, yaptıkları her günkü işlerle ve o işlerin içinde gelişir.
Bütün ömrünü birkaç basit işi yapmakla tüketen bir kimse, aklını kullanma fırsatını bulamaz. Böyle bir kimse, genel olarak, insan şeklindeki bir yaratık için mümkün olabileceği kadar aptal ve cahil olur."
Parça-işçinin akıl ve kavrayış gücünde meydana gelen körleşmeyi anlattıktan sonra Adam Smith şöyle devam eder:
"Durağan hayatın tekdüzeliği, doğal olarak işçinin aklının atılganlığını da bozar. Bu, onun vücudunun enerjisine bile zarar verir ve onu bağlanmış olduğu parça-işin dışında gücünü canlı ve azimli bir şekilde kullanma yeteneğinden yoksun bırakır. Onun kendi özel işindeki becerikliliği, böylece, kendisinin zihinsel, sosyal ve mücadeleci özelliklerinin körelmesi pahasına kazanılmış görünür.
Ne var ki, bu, sanayileşmiş ve uygarlaşmış her toplumda çalışan yoksulların, yani nüfusun büyük kitlesinin, zorunlu olarak içine yuvarlanması gereken bir durumdur." 
Cehalet, boş inançlar gibi sanayinin de anasıdır.


Adam Smith






.

29 Nisan 2016 Cuma

Lenin - 1 Mayıs Çağrısı, 1920




İki dünya, bu büyük mücadelede karşı karşıya duruyor: sermaye dünyası ile emek dünyası, sömürü ve kölelik dünyası ile kardeşlik ve özgürlük dünyası. Bir tarafta bir avuç kan emiciler var. Bunlar fabrikaları ve değirmenleri, alet ve makinaları ele geçirmişler, milyonlarca dönüm toprağı ve dağ gibi paraları kendi özel mülkleri yapmışlardır. Hükümeti ve orduyu uşakları, yığdıkları servetin sadık bekçi köpekleri yapmışlardır.
Diğer tarafta ise milyonlarca mülksüz vardır. Onların hizmetinde çalışabilmek için para babalarına yalvarmaya zorlandılar. Emekleriyle bütün serveti yarattılar; bununla birlikte, bütün hayatları boyunca bir parça ekmek için mücadele etmek, sadaka dilenir gibi çalışmak için yalvarmak, çok ağır çalışmayla güçlerini ve sağlıklarını kaybetmek ve köylerdeki ahır gibi evlerde ya da büyük kentlerdeki bodrum ve tavan aralarında açlıktan ölmek zorundadırlar.
Ama şimdi bu mülksüz emekçiler, para babalarına ve sömürücülere karşı savaş ilan etmiş bulunuyorlar. Bütün ülkelerin işçileri, ücretli kölelikten, yoksulluk ve sefaletten emeği kurtarmak için savaşıyorlar.
İşçiler, ortak çalışmayla yaratılan servetin bir avuç zengin için değil, bütün çalışanlar yararına kullanılacağı bir toplum sistemi için savaşıyorlar. Toprağı ve fabrikaları, değirmenleri ve makinaları, bütün çalışanların ortak malı yapmak istiyorlar.
Zengin ve yoksul olarak bölünmeyi ortadan kaldırmayı, emeğin ürünlerinin işçilere, kendilerine gitmesini ve insan türünün bütün başarılarının, çalışma biçimlerindeki bütün gelişmelerin çalışan insana baskı aracı olarak hizmet etmesini değil, ama onun kaderini düzeltmesinde aracı olmasını istiyorlar.








.

28 Nisan 2016 Perşembe

Deniz Gezmiş



"isteseydik diplomalarımızı mor binlikler getiren bir senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu.
yüreğimiz işçiyle birlikte attı. 
köylüyle birlikte attı."

Deniz Gezmiş













.

8 Nisan 2016 Cuma

Dostoyevski




"Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum, kimini kurşunlarla, kimini sözlerle, kimini yaptıklarımızla ve kimini de şimdiye kadar yapmadıklarımızla."





















.

4 Nisan 2016 Pazartesi

söylem



"okuma alışkanlığı olmayan birine bir tenis raketi verin, birde beş metre ilerisindeki duvara bir artı çizin. Ama top vermeyin, elinde raket karşısındaki hedefi düşünüp dursun."

















.

31 Mart 2016 Perşembe

Komünist Şairler.





















sakın küsme sende bana
herkes sokulmuş bak kendi sol yanına
korkma incinir miyim diye
gölgen ile dokun ister acıma
yeter ki küsme
sarıl bana













.

30 Mart 2016 Çarşamba

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı.............?


Soru çok fena, kötü, hatta skandal. Diktatör bizim, derdini biz çekiyoruz, keyfini sürenler ise kullanım ömrünün sınırlarına geldiğinde onun geleceğine karar veriyor.Soru çok iyi, fazlasıyla gerçekçi ve dürüst. Diktatörü diktatör yapan etmenlerin başında ABD; hadi halklara haksızlık etmeyelim, ABD emperyalizmi geliyor.

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı?Bana göre sorunun kendisinden çok onun yanıtının bu kadar merak edilmesi üzerinde durmak gerekiyor.O halde dürüst olalım. Bugün Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfından söz edemiyoruz. Siyaset yapmanın en ilkel ve anlamsız aracı haline gelen seçimler hâlâ toplumun geniş kesimlerinin siyasetle tek bağlantısı durumunda. Haziran Direnişi’nde sokağa dökülen milyonların aklına sokağa dökülmenin pek de işe yaramadığı düşüncesi sokuldu. Üniversite profesörlerinin “bu ülkeyi cahil halk kurtaracak” lafı edebildiği bir ülkede aydınım diye geçinenlerin bir bölümü “fazla tepki vermeyelim, elitist damgası yemeyelim” havasında. Buralı gericiler yetmiyormuş gibi ülkeye son birkaç ayda binlerce ithal cihatçı militan yerleşti. Ve göstermelik de olsa bir parlamento içi muhalefet yok, bir avuç milletvekilinin herhangi bir çıkışa işaret etmeyen çırpınışı var.

Evet, iktidarın gideremeyeceği zayıflıkları, onaramayacağı çatlakları söz konusu ama somut durumun somut analizini yapacak olursak, iç dengeler Erdoğan’dan yana…Yarın değişebilir, değişecektir de ama bugünden söz ediyoruz; Erdoğan’ın arkasındaki güçler -ki bunu şöyle somutlayabiliriz, Türkiye’nin büyük patronları, emperyalist ülkeler ve bölge gericiliği, eğer onu olduğu gibi desteklemeye devam ederse Erdoğan’la baş edilemez.

Kısa erimde bu mümkün gözükmüyor.Böylesi bir tabloda bu güçlere oynayacak, onlardan açık ya da örtülü ricacı mı olacağız?Hain, ahmak ya da çaresiz değiliz.İç dengeler şimdilik bizim aleyhimize ama öte yandan açık gerçekler var.Bir, toplumun geniş bir kesiminde öfke yine artmaya başladı ve bunun nerelere kadar gidebileceğine ilişkin Haziran Direnişi yeterince açıklayıcı.İki, uluslararası ve bölgesel gelişmeler Erdoğan’ın dış politikadaki 7-8 yıllık girişimlerini açığa düşürdü; bu yalnızca onun arkasındaki uluslararası aktörler nezdinde güvenilirliğini azaltmadı, aynı zamanda kafasındaki Türkiye projesi için gerekli bölgesel koşulları da bir ölçüde ortadan kaldırdı.

Üç, AKP’nin iç dokusu hem yukarıdaki iki gelişme hem de paylaşım kavgası nedeniyle ciddi ölçüde bozuldu, deyim yerindeyse iktidar blokunda çözülme var. Bu çözülmeyi bir Kürt bir Türk milliyetçiliğiyle telafi etmeye çalışan Erdoğan’ın hareket alanı giderek daralıyor.Türkiye’de emperyalizme ve paraya satılmamış olan siyasi aktörlerin odaklanacağı ve üzerinde hareket edeceği zemin öncelikle ve temel olarak ilk olgudur.Bu alan bize aittir ve diğer iki başlığa bu alandan etkide bulunabiliriz.ABD’nin güncel çıkarları ile Erdoğan’ın çıkarları arasındaki uyumsuzluk derinleşebilir ve gerçekten ipini çekebilirler. İddia edildiği gibi Erdoğan’ı sıkıştırıp, onu mutlak anlamda yönetilebilir hale getirebilirler, bu da mümkündür. Hangisi olacak ya da belirsizlik sürecek mi sorusunun anlamsızlığını hatırlatıp duruyoruz.Sonuçta bize bağlı…

Emperyalizmin çıkarları yerin dibine girsin, girecek de… Oradan gelecek yeni “çözüm” ya da “alternatif” için de aynı şey…Ancak halk, ayağa kalkarsa, hem uğursuz dostlarının Erdoğan’ı savunmasının önüne geçecek hem de Türkiye’nin kaderini eline almak için ilk hamleyi yapmış olacak.Bu anlamda ABD ya da başka emperyalist merkezlerde Erdoğan’ın tartışılmaya başlaması iyidir; oradan çözüm beklemek için değil, Erdoğan’ın “çok güçlü” olduğuna kanaat getirmeye başlayanların gerçekleri görmesi için…

Erdoğan çok güçlü değildir. Gerçekler de, halk da Erdoğan’dan güçlüdür. Emperyalizm yıpranan aktörlerle çalışmak istemez. Ama her durumda içeride muhalefeti susturmuş ve yönetebilen bir unsuru sonuna kadar kullanmak, hatta onu reset etmek istemelerinden doğal ne olabilir ki! Hele hele ülkenin önemli fay hatlarından birisi olan etnik kutuplaşmanın iki ucuna yerleşen Türk ve Kürt milliyetçiliği Erdoğan’la işbirliğine açıkken!

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı yollamayacak mı diye fal bakmak yerine, Erdoğan’ın ciddi ciddi tartışıldığı, ona şantaj yapmaktan ona alternatif hazırlamaya varıncaya kadar değişik kartların elde tutulduğu bir süreçte akılla ve kararlılıkla hareket etmek gerekiyor.Erdoğansız AKP ya da AKP’siz AKP gibi seçenekler karşısında güçlenebilmek için, bugün Erdoğan’la hesaplaşmanın eksenini ABD’den Türkiye’ye çekmek gerekiyor. Dediğim gibi, dostlarının ona sahip çıkmasınının önüne geçecek olan da budur.Erdoğan döneminden kimlerin yararlandığını, emperyalist planlara nasıl hizmet ettiğini, AKP’li yıllarda büyük tekellerin nasıl büyük kârlar elde ettiğini sürekli gündemde tutmalıyız. Bunlarla yetmez ama evetçiliğin, “çözüm süreci” fetişizminin bağlantılarını da…

ABD Erdoğan’ı yollar mı yollamaz mı?ABD çok mu güçlü sanki? Herkes ABD’nin Erdoğan’ı yollayacak güçte olup olmadığını soruyor. Mesele bu değil ki?Test edilmesi gereken şudur: ABD ya da diğer sömürücü güçler Erdoğan’Ia devam edecek kadar güçlü mü?Bu testi yapacak olan Türkiye’nin aydınlanmacı, anti-emperyalist birikimidir.

Sol Haber - Kemal Okuyan











.

29 Mart 2016 Salı

Komünist Şairler



Nazım 
Bir perde gibi titriyorum
Bir çapak gibi gözden hoyrat düşerek
Yinede söylüyorum. 
Susamam şimdi
Zira aç ve sefil bir haldeler
Ve lakin şu boş gurur
Göz mendillerinde demir bilyeler.














.

21 Mart 2016 Pazartesi

Komünist Şairler



insanın soğuyor, üşüyor, buz tutuyor alevleri
ah bir de kocaman olmasaydı ya yüreği
nice olurdu halimiz.

Parka'nın Yazarı












.

20 Mart 2016 Pazar

Diktatörün Korku ve Sefaleti


Arthur Miller’ın Nazi kamplarında yapılan işkenceleri ve katliamları anlattığı unutulmaz tiyatro eseri Orkestra’nın en önemli mottolarından biri Fania Fenelon karakterinin o anlamlı çıkışının olduğu sahnede geçer.
“S.S’leri memnun etmeyi gerçekten istiyor olamayız madam!”
Fania Fenelon dönemin en önemli sanatçılarındandır. Auschwitz kampında ona verilen görev ise gaz odalarına giden esirlere konser vermektir.
Nazi subayının ise yaşananlara cevabı manidardır. “Bir halk feda edebileceği ile övünür!”
Sahi kim belirliyor feda edeceklerimizi? Ya da neyin övüntüsü bu?
İnsanlığın bu düzendeki tek görevi gaz odalarına gidenlerin son türküsünü söylemek mi olacaktır? Bizim insanlarımız demiştik yitirdiklerimiz için. Haziran’da, Soma’da, Tekel Direnişinde, hani bir yolculuk esnasında kâğıt bardakta çayınızı size uzatan yan koltuğunuzdaki yol arkadaşınızdan söz ediyorum. Bu insanların yitip gitmelerine tanık olmaktan başka bir çaremiz yok mudur?
Feda edebildiklerimizle övünmek ya da övündüklerimizi feda etmek ikilemi üzerinden yaşamaya zorlanıyoruz. Kimseler kusura bakmasın ama yitirdiklerimizle yetinecek falan değiliz.  Alışmayacağız!
İçinden geçtiğimiz zamanın kimi kavramlarını elimizin tersiyle reddetmek zorundayız.
Alışmayacağız, unutmayacağız…
Ve en önemlisi, affetmeyeceğiz.
Ve bugün yalnızca örgütlü bir halk unutmaz, alışmaz.
Ve en önemlisi, affetmez!
Türkiye’de kartlar yeniden karılıyor ve insanları yeni bir sürece ve değişime razı bırakmaya çalışıyorlar. Akla bu kadar mı acıyla ve kanla sorusu gelebilir. Ancak Haziran yaşamış bir halkı başka nasıl ikna edebilirsiniz ki bir kötülüğe?
Razı edeceklerini sanıyorlar!
Dün yaşanan patlamanın ardından kepenklerin arkasına sığınan insanların fotoğrafıyla razı etmek istiyorlar kötünün iyisine. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye…
Sokaklar boş, insanlar umutsuz resmediliyor boyalı basında. Seçenekler azaldıkça umudu da köreliyor insanların.
Patlayan bombaların tek tartışmasının sivil ölümler olup olmamasını aklınız alıyor mu sizin? Bu kadar basit olabilir mi yaşadığımız kaosun arka planı? Ne yani sivillerin değil de apoletli insanların öldüğü ya da hedeflerin resmi kurumlar olduğu bir Türkiye’ye eyvallah mı diyeceğiz? Ne yapacaksınız patlayan bombalar AKP binalarını hedef alırsa? Ne âlâ memleket mi olacak halimiz?
AKP’yi kaosla ve kanla götürmeye çalıştıkları bir gerçek bugün için. Yoksa Abdullah Gül’e ya da başka seçeneklere nasıl razı gelir insanlar. Bir süreci yönetemeyenlerin yaşattıkları kaosları yönetmeye çalıştıklarını görüyoruz. İyi yönetilen bir kaos değil muradımız, insanların bir birlerinden gözlerini kaçırmadıkları bir ülkedir.
Patlayan bombaların ardından “keşke hepsi ölseydi İsrailli turistlerin” çıkışına mı yanalım yoksa “bakın İstanbul’un trafik sorunu çözüldü, kimse dışarı çıkmıyor” pervasızlığına mı?
Roboski’de kaçakçılıkla mücadele, Haziran’da emri ben verdim, madencilere güzel öldü dediler. Emri onlar verdi, patlayan bombaların müsebbibi de onlar. Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da insanlık dışı saldırıların sahipleri de.
Yıllar önce, Auschwitz’te sorulan soruyu güncelleme zamanıdır.
Bir diktatörü gerçekten mutlu etmek mi istiyoruz?
O zaman: Korkmayın.
Boyun eğmeyin.
Evet, Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu, kendi sığınağına mahkûm olmuş Hitler ölememekten dahi korkuyor, İspanya sokaklarını kana bulayan Franco korkuyor kalabalıklardan. Evet, III. Reich’in Korku ve Sefaletidir resmedilen.
Evet, sazdan samandan bir sarayda, bir diktatör, korkuyor, ve sefilce saldırıyor halkına. Kötünün iyisine, ölümünün güzeline falan razı gelecek değiliz.
Bugün dinselleşmeye ve katliamlara karşı birikin öfke umududur insanlığın.
Dün yeni bir patlamanın ardından, yarın ise yeni bir günün, umudun Newroz’un arifesindeyken hiç boyun eğer mi insan sorusu anlamlı ve manalı.
Ve fakat bir şey daha, dünden bugüne, ama zaten, yalnızca İNSAN boyun eğmez. Eğmedi. Tam da bu nedenle zalim, korkak ve sefil. 







.