31 Ocak 2016 Pazar

Kirli Siyaseti Reddetmek



Kamuoyu günlerdir İmralı’da yapılan görüşmelerin tutanakları ve bu tutanakların içinde geçen kimi kritik bilgilerle meşgul.
Erdoğan’ı Öcalan mı kurtardı? Gezi eylemlerinde iktidardan yana mı tavır sergilendi? İmralı’ya gelen İngiliz heyeti Mossad ajanı mıydı? Öcalan Suriye’de AKP’yle mi yoksa Esad’la mı birlikte hareket ediyor? Başkanlık meselesi özerklik talebiyle tartışılabilir mi?
Bu soruları elinde oyun hamuru eden taraflar, ulusalcı duyguları kabardığında “böler”, insanı duyguları kabardığında da “yeter” diyerek bir süreci idare etmekteler.
Peki, bu sorular yeterli midir? Ya da başka bir ifadeyle bu sorular bizi ihtiyaç duyulan cevaba götürür mü?
Bugünden bakıldığında savaşan tarafların yer yer masaya oturması ya da belli başlıklarda görüşmelerinden daha doğal ne olabilir? Bu konuda gerekirse MİT’le de, Kamu Güvenliği Müsteşarlığı ile de görüşülebilir bence. Mesele bu değil. Mesele kiminle görüştüğünüz kadar ne için ve hangi konuda masaya oturduğunuzdur aynı zamanda. Bunları teker teker halka anlatmak-açıklamak ve onları siyasi manipülasyonlara karşı hazırlamak zorundasınız.
Bugün tarafların anlaşamadıkları ve tekrar savaş pozisyonuna geçtikleri sürece dair açıklama yapamamalarının nedeni budur. Çünkü her iki taraf da kendi tabanına izahında zorlanacak taahhütlerde bulunmuşa benziyor.
Günlerdir medyada “şu başlıklarda uzlaşıldı, bu madde eksik, c bendine falanca cümle ekleyelim” gibisinden emekçi halkın ne olduğunu anlamadığı ve kavramadığı bir dizi bilgi yer ediyor.
Birileri Stalin-Roosevelt-Churchill ile yapılan Yalta görüşmelerini hatırlatıyor.
Mesele ne görüştüğünüz derken bunu kastediyordum. Kimse bu görüşmelerin akabinde Stalingrad’da açılmış bir ABD üssüne rastlamamıştır. Ancak mesele Rojava’da açılan ABD üssü olunca neden herkes kulağının üstüne yatıyor? Kobanê’de insanlar yarın oraya AVM’ler ve Amerikan üsleri açılsın diye mi can verdi?
Yukarıda havuz medyasının sorduğu, yok efendim Öcalan mı kurtardı Tayyip’i, başkanlık meselesi için onay mı verdi ya da Esat ile nasıl bir mesafe tanımlanıyor soruları bir sonuca götürmüyor. Kimse şapkadan tavşan çıkarmasın. Herkes her şeyin farkında… Bu soruların cevabını son 3 yılda Öcalan, Demirtaş, Önder, Baluken ya da Dicle defalarca yanıtladı. Tutanaklar tutarlıdır ve Kürt siyasi iklimiyle uyumludur.
Asıl sorulması gereken soruları soralım ve verilmesi gereken cevaplara bakalım.
-Sur’da yaşanan acılara Kürt halkının yabancılaşmasının ve tepkisizliğin asıl muhatabı kimdir? İnsanlar bir sabah uyandığından evlerinin önüne hendek kazıldığını görüp şaşıracak kadar dışında mıdır bu siyasetin ve savaşın? Diyarbakır’da Kürt Hareketi Gençliğine takınılan bu olumsuz tepkinin ve genel olarak ölümlere ve direnişlere karşı tepkisizliğin sorumlusu kimdir?
-Sur’da kentsel dönüşüm için ismi geçen Karacadağ Kalkınma Ajansı ile ne gibi anlaşmalar yapılmıştır? Bunun Kalkınma Bakanlığı-Valilik ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi üçgenindeki muhataplığı nasıl tanımlanmıştır? Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak bunun neresinde durmaktadır?
-Türkiye’de devletle savaş halinde olan PKK, Cenevre görüşmelerinde PYD’yi neden engellemeye çalışmıştır? Kurdî medyanın bu konudaki soruları neden cevapsız kalmıştır?
-Her şeyin sonunda müzakere masasına dönülecekse eğer bunca acı ve savaşın sürdürülmesi konusunda neden sessiz kalınıyor. Mesele TSK-TOKİ iş birliğinden mi ibarettir?
Tüm bu soruların cevabı sanırım Öcalan’ın Erdoğan’ı hangi konuda sınırladığı ya da Suriye konusunda çizdiği mesafeyi, başkanlık konusundaki yaklaşımına dair cevapları da barındırıyor. Ya da başka bir deyişle, Kürt halkının direnmek yerine göç etmesinin veya Sur’da insanlar ölürken diğer semtlerin ölüm uykusuna yatılmasını açıklıyor.
Peki ya bizim konuya dair cevaplarımız?
Daha önce Kirli Bir Siyaseti Reddediyoruz demiştik.
Birileri biz de “kandırılmışız” demeden, hatırlatmakla yetinmeyeceğimizden şüphesi olmasın kimsenin.






.

Yok öyle solculuk


Devrimci ahlak devrimci ideoloji ve politikaların sonucudur. Çalışkan, özverili, cesur, dürüst, kararlı, özü-sözü bir olmak. Bunlar bir devrimciye ait değerlerdir kuşkusuz. Ancak devrimciyi, daha özelinde devrimci ahlakı bunlarla tanımlamak mümkün değil.
“İyi” kavramı etrafında yeni bir tartışma başlatmak istemesem de, yukarıda sayılanlar aslında “insan”ı, “iyi insan”ı tarif ediyor.
“Devrimci” sıfatı ise, tarihsel bir yönelimi de içeriyor, “politik insan”a işaret ediyor.
Daha önce bu konuya “yeni bir siyaset kültürü” bağlamında değinmiş, Türkiye solunun burjuva siyasetinin çürümüşlüğünün bir parçası haline geldiğini üzülerek ifade etmiştik.
Devam etmemiz gerekiyor. Çünkü her toplum ve toplululuk için geçerli olan ve illa “olumsuz” bir anlam yüklemememiz gereken “mahalle baskısı” şu anda sola hâlâ ters etki yapıyor. Bunun düzeltilmesi, deyim yerindeyse Türkiye’nin devrimci birikimi üzerindeki ideolojik-psikolojik baskının yönünün değişmesi gerekiyor.
Sadeleştirelim.
Türkiye solu, kökleri daha eskilerde olan ancak 12 Eylül ikliminde varlığını iyice hissettiren, sonraki on yıllarda Kürt ulusal hareketinin müdahaleleriyle farklı bir boyut kazanan “kendini inkar” baskısına karşı bütünüyle dirençsiz kalmıştır.
12 Eylül zindanlarındaki zulmün bir boyutu buydu; insanlardan kendini, geçmişini, mücadelesini terk etmesi isteniyordu. Buna büyük ölçüde karşı kondu konmasına ama ardından gelen etkili ideolojik kuşatmaya kafa tutacak bir derinlik kalmamıştı ne yazık ki.
Yenilmesini “boyundan büyük işlere kalkışmak”la açıklaması istenen sol, bu dayatmayı kabullenerek yüklerini hızla boşaltmaya başladı.
Oysa “büyük işler” değildi solun sorunu, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmaması ve zayıflıkların giderilmemesiydi asıl dert. Yani gerekiyorsa, boy uzatılmalıydı. Onun yerine “büyük iş”ten tamamen vazgeçildi.
Ağır sonuçları oldu bu kabullenişin.
Her şeyden önce sol Türkiye’de düzenin üç ideolojik akımı karşısındaki dik duruşunu terk etti. Milliyetçilik, İslamcılık ve 12 Eylül sonrasında uluslarası ortamın da yardımıyla ciddi atak yapan liberalizm solun “karşıt” olarak gördüğü bir blok olmaktan çıktı ve Türkiye’de siyaseten var olmak için biri değilse ötekinin içinden geçilmesi gereken kanallar olarak görülmeye başlandı.
Bu dönüşümü kolaylaştıran, Türkiye solunun stratejik açmazlarıydı. Eski bir slogan olarak “bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm”i organik bir bütün olarak gören sosyalist devrimci geleneğin tersine “önce bağımsızlık-önce demokrasi, sonra sosyalizm” diyen MDD ve türevleri, zaman içinde bağımsızlıkçılar ile demokrasiciler şeklinde ikiye bölündü ve birileri milliyetçiliğe, diğerleri liberalizme yapıştı. İslamcılık ise her iki kanadın “joker”iydi.
Kürt hareketi doğal olarak “demokrasi” kanadını kendisine bağladı ve farklı gerekçelerle de olsa, 12 Eylül’ün solun “kendini inkar” dayatmasını sürdürdü.
Sonuç “sosyalizm”siz bir solculuktu. Boyundan büyük işlere kalkışmamaya karar verenler bu kez ve ne yazık ki büyük işlerin cüce aktörleri olmayı benimsiyorlardı. Kendilerine ait olmayan, olmaması gereken bir dünyada değnekçilik, artçılık, yancılık, çığırtkanlık, bezirganlık…
Artık ne varsa…
Doğal olarak ortada ne değerler kalıyor, ne ahlak.
Eğer milliyetçilik, İslamcılık ve liberalizm siyasetin kaçamayacağı yollarsa, Türkiye solcusu, gözüne kestirdiği kanalda kendisine yer açmak için “dost” aramak zorundaydı. Ne ki o dünyada dostluk yoktur; yaranacaksınız ve sizi kabul etmelerini bekleyeceksiniz.
Mustafa Koç’un ardından gelen taziye ve güzellemelerin kaynağında sosyalizme, devrime ve işçi sınıfına dönük inanç yitimi kadar o “dünya” ile hemhal olma arzusu da yatıyor.
Emperyalist de olsa bir süper gücün üst düzey temsilcisi Biden’in diktatöre yarım ağızla laf sokması “biz bir aileyiz” havası yaratıyor.
Namlı faşistlerle, devletin has kadrolarıyla, diktatörün bizzat kendisiyle aynı cephede yer almaya anlayış gösterenlerin derdi de aynı: Gerçek siyasetin bir parçası olmak.
Parlamentoya girmek, düzen aktörleriyle enseye tokat samimiyet geliştirmek, bakanların muhatabı olmak kişilikli bir stratejinin değil, reel politiker bir tutumun da değil, düpedüz o başka dünyaya kabul edilme kaygısının ürünü olarak fetişleştirildi.
1900’lerin başında çoğu işçi hareketi kökenli Alman sosyal demokratlarını düzen kendisine tam da böyle bağlamıştı. Bir bölümü cezaevinden, önemli bölümü çetin sınıf çatışmalarından geliyordu. Hep horlanmış, sürekli dışlanmışlardı. Sonra iyi kabul görmeye başladılar. Daha doğrusu, iyi kabul görmenin kapıları açılmıştı, o kapılardan “canım ne sakıncası var” diye geçiverdiler. Bakanlarla, seçkin bürokratlarla, zamanla hep barikatın karşı tarafında hissettikleri büyük patronlarla aynı ziyafet sofralarına kuruldular, sohbet ettiler, resimden-heykelden konuştular, şakalaştılar. Aile ziyaretleri başladı karşılıklı; “birbirimizi ne kadar yanlış tanımışız”dı ana fikir!
“Siz farklısınız ama…” diye başlayan ricalar sonrasında yol arkadaşlarının arkasından iş çevirmeye başladılar, itibar kazandılar.
Ve karşılığını fazlasıyla ödediler. Tarihe hain olarak geçtiler.
Bazısı fark etti ama kaçamadı bu sonuçtan. Kıpırdayamadılar.
Mahalle baskısı şart!
Emperyalistlerle görüşmeyeceksin. Bir zorunluluk ortaya çıktığında bu görüşmeden dolayı onu pişman edeceksin, asla emperyalistlerden özgürlük, demokrasi beklemeyecek, birilerini onlara şikayet etmeyeceksin. Devrimci ahlakın gereğidir ve bir politik tutumun sonucudur.
Patron sınıfını “iyi”, “yerli”, “milli”, “demokrat”, “özgürlükçü” diye tasnif etmeyeceksin. Onlara yaltaklanmayacaksın, ancak sınıfını inkar eden, “dönek” burjuvalarla birlikte yürüyeceksin. Devrimci ahlakın aynı zamanda zengin sınıflara dönük tarihsel bir kinle şekillendiğini bileceksin.
Laisizme dokundurmayacak, söz söyletmeyeceksin. Laik duyarlılıkları hâlâ bir küfür gibi kullanma hakkını kimseye tanımayacaksın. Solculuğun, devrimciliğin siyasi ve etik zorunluluklarındandır.
Bunları bir kenara koy, kendin parçası olmuyorsan da, sessizce geçiştir, dert etme, sonra devrimci ahlaktan dem vur!
Yok öyle solculuk.









.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Herkes Kürtlere karşı birleşmiş



HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada, Kürt hareketine karşı kurulan ittifakın garipliğinden bahsetti. Daha düne kadar birbirlerini tehdit olarak gören laik veya değil milliyetçiler ile AKP'nin Kürt hareketine karşı birlikte hareket etmesini Kürtlerin temel bir tehdit olarak görülmesine bağladı.
AKP'nin Kürt illerinde yürüttüğü vahşi operasyonda geniş bir toplumsal kesimden destek aldığı sır değil. Kendi hitap kitlesi ve tabanının dışındaki insanların bu konuda tarafsız kalmaları ya da AKP'ye açıktan muhalefet etmemeleri dahi AKP için yeterli olabiliyor. Siyasi ittifaklar zaten her zaman destek üzerinden kurulmuyor.
Türkiye siyasetinde yapılan ittifakların zemini gerçekten oynak. Kürtlere karşı yapılan bu ittifakın da kalıcı olduğu söylenemez.
Ancak Kürt hareketinin de bu oynak zeminin bir parçası olmadığını herhalde kimse iddia etmeyecek. Birkaç yıl önce bu defa farklı toplumsal kesimlerin AKP'ye karşı isyanı sırasında kimine göre AKP'ye açık destek veren, kimine göre ise bu isyan sırasında sessiz kalan Kürt hareketi de tutumun biçimi ne olursa olsun başka bir taraflaşmanın parçasıydı.
Üstelik aynı konuşmada Türkiye'nin Suriye hakkında yapılacak görüşmelerde PYD'yi yanına oturtması çağrısı yapan Demirtaş, basbayağı yeni bir ittifak için davet gönderirken gelecekte de durumun değişmeyeceğini ispatladı. Zeminin oynaklığı belli ki devam edecekti...
Türkiye'de düzenin içindeki siyasi özneler arasında kalıcı taraflaşmalar ve dolayısıyla kalıcı düşmanlık veya ittifaklar yok. Çünkü bu taraflaşmalar uzlaşmaz bir çelişkinin, patronlarla emekçilerin arasında asla bitmeyecek bir kavganın hep aynı yakasında kalarak kuruluyor ve o yakada kalındığı sürece dengelerin değişmesi, öznelerin birbirine yaklaşması ya da birbirinden uzaklaşması sorun teşkil etmiyor.
İşte bu nedenle siyasetin bir gündeminde kurulan ittifak ve yaşanan düşmanlıklar sahici ama aynı zamanda geçici... Yoksa geçicilik ve oynaklık gerçek olmamalarından kaynaklanmıyor. Bugün AKP ile HDP'nin Kürt meselesi vesilesiyle yaşadığı gerilimin gerçekliğinden kimse şüphe etmesin. Ama yine kimse bu düşmanlığın sonsuza dek süreceğini de düşünmesin. Çünkü ortada üzerinde asla uzlaşılamayacak, bu düzenin temeliyle ilgili bir mesele yok. Bir yandan bir gündem için öldüresiye kavga edenlerin, diğer yandan uzlaşma zemini aramalarının, hatta tam olarak aynı sırada başka gündemlerde rahatlıkla beraber hareket edebilmelerinin nedeni bu.
Bu konu için ne HDP'nin diğerlerine, ne de başka kesimlerin Kürt hareketine kızma hakkı var. Bugün herkes Kürtlere karşı mı birleşti, yarın da belki Kürt hareketi de dahil olmak üzere bu defa başka kesimler mesela laikliğe karşı birleşecek ve bu böyle devam edecek.
O halde, Türkiye solunun asıl meselesi yalnızca bu gerçek ama geçici taraflaşmalarda kalıcı bir biçimde emekçilerin sesi olmaya çalışmak değil. Türkiye solu bunu yapmaktan vazgeçemez, ancak bir noktadan sonra dışsal kalmaya mahkum böylesi bir mücadelenin sınır ve açmazları var.
Türkiye solunun bu sınırları aşması ve açmazları çözmesinin tek yolu taraflaşmanın toplumsal olarak ortaya çıkışına müdahale etmesi, zeminini değiştirmesi ve taraflaşmayı yeniden yapılandırması.
Her taraflaşmada üçüncü seçeneği temsil etmek solu toplumsallaştırmıyor. Sol asıl sınavı Kürt sorununda da, laiklik kavgasında da, ülkenin diğer gündemlerinde de toplumsal olarak taraflaşmaya harici olarak katılan üçüncüyü değil, taraflaşmanın bizzat parçası ve muhatabı olarak ikinci tarafı temsil etmeyi başardığında verecek.








.

Ya keçi boynuzu ya sosyalizm



Dün akşam, 1921’de emperyalizme karşı mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geldikten kısa süre sonra katledilen Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve diğer 13 komünisti anmak, gericilikle mücadelede asla boyun eğmeyeceğimizi haykırmak için düzenlenen toplantılardan İstanbul’dakine konuşmacı olarak katıldım.
1920’de kurulan TKP’nin Milli Mücadele’ye yaklaşımına, kemalist hareketin doğal çelişkilerine, bugün emperyalizmle, yobazlıkla mücadelenin neden tekellerin düzenine karşı mücadeleden ayrılamayacağına, sahte solculuğa, Bidenseverlere, Koç övgücülerine, Saidi Nursi, Erdoğan kuyrukçularına sevdalılarına değinen bir konuşmaydı..
“Kapitalizmden bir an önce kurtulmak” gerekiyordu.
Ne ki, bunları söylerken, bunları söyleyip söyleyemeyeceğimden emin değildim.
Diktatör dava açar, birileri tutanak tutar, işgüzarın biri ihbar eder kaygısı değildi emin olmamamın nedeni. Açsın, açsın…
Arıza benden kaynaklanıyordu, sesim arada sırada tamamen gidiyor, geldiğinde de bir tuhaf çıkıyordu 15-20 gündür. Hoş, hepimizin aklından hiç çıkmayan o “tuhaf ses” gibi değil, çatallı, pürüzlü bir ses ama olsun!
Düşünsenize, “buna izin vermeyeceğiz” diye bağlayacaksınız, tam o sırada söyledikleriniz bedeninizden sadece bir hırıltı olarak çıkacak!
Normalde konuşma metni hazırlayan birisi değilimdir, dün bu alışkanlığımı terk ettim, arada ses iptal olursa bir arkadaşımız okumaya devam ediverir diye. Böyle işte…
Ama yadırgayan pek olmadı boğuk sesimi.
Çünkü neredeyse herkes aynı dertten muzdarip.
“Bu yıl böyle… Ses gidiyor, kuru öksürük, bir türlü de geçmiyor.”
Anlayacağınız bütün ülke, hatta dünya parazit yapıyor, biz de hâlâ kapitalizmden bir an önce kurtulmak gerek uyarısını yapma ihtiyacı duyuyoruz.
Tekellerin düzenini yıkmadan olmaz diyoruz.
“Antibiyotik almadan geçmez” diyorlar.
Sonra başlıyor eğlence!
- Sakın antibiyotik alma, zehirliyorsun vücudunu
- Antibiyotik almazsan geçmiyormuş ama…
- Alma, alma.
- Ne yapayım?
- İyi beslen, bol bol meyve ye.
- Meyvede hormon varmış, zirai ilaç varmış, kabuğunda parafin varmış.
- Balık ye, tavuk ye, proteinsiz kalma.
- Ama onlar da antibiyotikliymiş.
- Çiftlik balığı değil, deniz balığı ye.
- Çok pahalı, hem de ağır metal varmış hepsinde.
- Bal ye öksürüğe iyi gelir.
- Şekerli su, çoğu sahteymiş.
- Yoğurt ye, antioksidan, çok faydalı.
- Yahu en çok antibiyotik yoğurda konmuyor mu?

Anladığım kadarıyla bu sıralar gönül rahatlığıyla yiyebileceğimiz tek şey keçi boynuzu, harnup pekmezi. Öksürüğe de iyi geliyormuş.
Şaka gibi ama eczanelerde satılıyor!
Biz de hâlâ “bu düzen değişmeli” diyoruz.
Emperyalizm dendiğinde akla ilk önce silah fabrikatörleri, sonra petrolcüler geliyor. Oysa en alçakları gıda ve ilaç tekelleri.
Bunlar el ele vermiş insanlığa son derece “bilimsel” yollarla saldırıyor, milyonlarca kişiyi hastalandırıyor, zehirliyor, öldürüyor ve bundan inanılmaz paralar kazanıyorlar.
Ve bütün bunları yasal yollardan yapıyorlar. Çünkü insanları zehirlemek serbest, diktatöre diktatör demek yasak!
Saçma değil mi! Yaygın olarak biliniyor, salgın hastalıkların büyük ölçüde ilaç ve gıda sektörünün marifeti olduğu ama kimse bir şey yapamıyor.
Bugün bir enkaza döndürülen Suriye’de bir sürü sorun vardı; haksızlıklar, adaletsizlikler de. Ama gıda ve ilaç endüstrisinde bu ülke uluslararası tekellerin insana düşman sistemine direniyordu. Yalnızca enerji kaynak ve yolları ya da jeostratejik hesaplarla çökmediler Suriye’nin üzerine. Bu direnci kırmaları da gerekiyordu. Kötü örnek çünkü.
Yakıp yıktılar. Hepsi oradaydılar. Petrolcüler, savaş baronları, ilaç endüstrisi, gıda tekelleri…
Kardeşler, nereye kaçacaksınız?
Organik ürün pazarlarında dolanıp, bütün ömrünüzü gezen tavuk peşine düşerek mi geçireceksiniz?
Çocuğunu zorunlu din dersine yollamamak için Hıristiyanlığa geçmeye başlayan aileler varmış; onlardan mı olacaksınız?
Sabah, öğlen, akşam keçi boynuzuna ne dersiniz?









.

29 Ocak 2016 Cuma

Tecavüz hakkınız kutlu olsun



Tacizin, tecavüzün yazılı olmayan yasalara göre hak olduğunu düşünen milyonlarca insanla birlikte yaşıyoruz. Böyle olunca Bağdat caddesinden tutun da Van’ın bir köyüne kadar her yerde sıklıkla karşılaşabiliyoruz tecavüzcüler ve onları savunanlarla.
“Lütfen arkadaşlar geri çekilin, lütfen size yakışmıyor” diyordu hoparlörden dün bir polis amiri. Türkmendağı’nın Rus uçakları tarafından bombalanmasını protesto etmek isteyen ve en sonunda Rus Büyükelçiliği’ni tutturabilmiş tosuncukları polisler etten bir duvar örerek uzak tutmaya çalışıyorlardı. Etten duvarı aşan bir iki tanesini de kollarından nazikçe tutarak uzaklaştırmaya ve sakinleştirmeye çalışıyorlardı, arada bazısı polisin elinden kurtulup kameralara doğru bağırıyor sonra yeninden tutuluyordu. Ne biber gazı, ne toma, ne tazyikli su.. Çünkü onların yasal hakkıydı bu, polis de insan gibi polisliğini yapıyordu işte.
Sırf sokağa çıktı diye onlarca çocuk ve yaşlı insan öldürüldü Cizre’de, Silopi’de. Sokağa çıkmayacaksınız diyen bir yasa koyucunun sözüne uymadılar diye evlerinin önünde, sokaklarında elinde ekmek veya top ile öldürüldü bu insanlar. Çünkü onları öldürenler biliyorlardı ki onları öldürmek yasal bir haktır, kimse onlara sormayacaktır neden öldürdüğünü. Kimse onu cezalandırmayacaktır sokağa çıkma yasağı gibi çok önemli bir kanunu çiğneyen haini öldürdüğü için. 12 Eylül’de bile sokağa çıkmak ölümle eşdeğer değildi.
Tecavüz meselesi de işte böyle. Binyıllardır kadın erkeğin ve toplumun mülkiyetinde olan bir eşya gibi görüldü. Bir kadını sahibinden izinsiz olarak alıp kullanırsanız ceza ödemek zorundaydınız. Ama bu cezayı tabi ki kadına değil sahibine ödüyordunuz. Sokak ortasına sahipsiz bulduğunuz kadın ise sizindi, ona istediğinizi yapabilirdiniz ve ceza ödemezdiniz. Sahibi olduğunuz bir kadına ise ne yaptığınız sadece sizi ilgilendirirdi, ister severdiniz ister döverdiniz, ister tecavüz ederdiniz kimse karışamazdı. Tıpkı sahip olduğunuz tavuğa istediğinizi yapabileceğiniz gibi.
Bu ülkede çok sayıda genç kız tecavüzcüsüyle evlendirildi ve halen evlendiriyor. Kim başkasının “kullandığı” bir mendili kullanmak ister ki, alacaksan “kullanılmamış” bir mendil almalısın. Mendili satın almadan kullanan bir haylaz çıktıysa, en iyisi düşük fiyattan ona satalım ki mal elimizde kalmasın.
Bu ülkede çok sayıda kadına kocaları tarafından tecavüz edildi. Bu onların hakkıymış gibi. Kadınlar da zaten doğal bir mekanizma olduğunu bildikleri tecavüze ses çıkarmadılar. Ne diyeceklerdi ki, millet gülerdi bile.
Bu ülkede çok sayıda kadına gece saat 3 te sokakta olduğu için, mini etek giydiği için, otostop çektiği için, üniversite öğrencisi olduğu için, bara gidip arkadaşlarıyla eğlenebildiği için, eylemlere katıldığı için tecavüz edildi. Çoğu ses çıkarmadı, ses çıkaranlar ise uzun mahkeme süreçlerinde yıpratıldılar. Sırf bu ülkede tacize ve ya tecavüze uğradım demek zor ve riskli olduğundan, kadının bunu beyan etmesini kanıt olarak kabul eden mahkemeler var bu ülkede.
Tecavüz bitmedi bitmeyecek. Bu ülkede ve bu dünyada mülkiyet ilişkileri değişmedikçe, kadın erkeğin ve toplumun mülkü olarak yaşamaya devam ettikçe yazılı kurallar nasıl olursa olsun tecavüz devam edecek. İnsanların tecavüzü bir hak olarak görmemeleri için önce mülkiyeti bir hak olarak gören anlayıştan çıkmaları gerekiyor.








.

Can Dündar'ın Dayanışması....Peki bunlardan haberdar mısınız?.



Can Dündar, 2013 yılında BirGün’deki ilk yazısında “Dayanışma”yı yazmıştı. Ama AKP karşıtlarının, Gezi direnişçilerinin dayanışmasını değil. Dündar’ın referansı, CIA destekli gerici Polonya sendikası Solidarnosc, yani “Dayanışma” oldu. Sosyalist gazeteye “sosyalizme çakarak” gelene ne denir ki?
Gezi sürecinde gazetelerinden kovulan bir çok gazeteci gibi Milliyetten kovulup ve bir aylığına BirGün’de yazmak üzere anlaştı Can Dündar. İlk yazısı yayımlandı.
Şöyle başlıyor yazı:
“1980 yazıydı. Ağustos ayıydı. Polonya’da Gdansk tersanelerinden kovulan gemi işçileri rejime kafa tutup yürüyüşe geçtiğinde hayretler içinde kalmıştık. Ellerindeki pankartta ‘Solidarnosc’ yazıyordu. ‘Dayanışma!’ Bu sözcük, kenetlenmiş elleri çağrıştırıyordu bize rüzgara karşı omuz omuza yürüyenleri birlikten kuvvet üretenleri.”
BirGün deki bu ilk yazısı pek ‘hoş’ bir geliş sayılamazdı. Nasıl sayılabilirdi ki. Hayretler içinde kalmak. Benim de ruh halimi özetleyen bu oldu, yazının girişini okuduğumda. Hayır, “Can Dündar nasıl böyle bir şey yapar” diye şaşırdığımdan değil. Bir sosyalist gazeteye hoşgelme yazısına konu olarak, CIA desteğiyle sosyalizmi yıkan hareketi yazma tercihiydi, beni şaşırtan.
Sonradan Polonya Devlet Başkanı olan Lech Walesa, kafayı antikomünizmle yemiş bir siyaset adamıydı. Öyle ki, 2005’te Avrupa Anayasası referandumunda Fransa halkı “hayır” oyu verince, şöyle demişti:
“Fransızlara şunu sormak isterim, kendilerinin komünist olduğu ortaya çıktığına göre, ne halt etmeye bunca zaman Polonyalıları yeniden kapitalizmi kurmak için teşvik ettiler?”
Can Dündar'ın BirGün'e gelişi pek “hoş” bir geliş sayılamaz. Aksine, “sosyalist bir gazeteye geliyorum ama sosyalizme çakarak geliyorum” mesajı sayılmalıydı eni konu.
Solidarnosc; Sosyalizmin kurulmaya çalışıldığı Polonya’da, Lech Walesa’nın liderliğinde sosyalizm karşıtlarının kurduğu sendikanın adıdır. Daha kurulduğu anda, bunun bir CIA girişimi olduğu biliniyordu. Sovyet gazetesi Literaturnaya Gazeta muhabiri Anatoli Manakov, Dayanışma sendikasının New York’taki irtibat bürosunu araştırmış, 260 Park Avenue’daki ofisin, CIA destekli Amerikan sarı sendikası AFT’ye ait olduğunu ortaya çıkarmıştı. AFT’nin, yani öğretmenler sendikasının başında, Albert Shanker vardı. Mustafa Kumlu’nun bin beteri diyeyim, siz hesap edin. Shanker'in en çok bilinen sözü, “ancak ilkokul öğrencileri sendika aylığı ödedikleri gün, onların da çıkarlarını savunurum”dur, varın siz düşünün gerisini artık.
CIA kendisi söylüyordu. İşte bu Shanker, Solidarnosc’la bağı ortaya çıkınca, 4 Ekim 1981’de New York Times’ta yazdığı yazıda “Biz CIA’den para almıyoruz ki, Uluslararası Kalkınma Ajansı’ndan (AID) alıyoruz” diyordu.
Sene 1980'de, hâlâ insanlar, CIA parayı birilerine üzerinde CIA yazan bavullarda veriyor sanmalarıydı. AID, CIA’in paravan örgütüydü. Sendikalar alanındaki asıl paravan örgütse, “Emeğin Özgür Gelişimi için Amerikan Enstitüsü”, kısa adıyla AIFLD’ydi. CIA, bu örgüt üzerinden tüm dünyada antikomünist sendikalara kaynak aktarıyordu.
Daha Solidarnosc falan ortada yokken, 1975 yılında, eski CIA ajanı Philip Agee, “Teşkilatın İçinden” kitabında AIFLD için “AID üzerinden fonlanan, CIA kontrolündeki emek örgütü” diye bahsediyordu.
Bunlar Anti-komünist sendika Solidarnosc’un yani Dayanışmanın kurulduğu yıl anlaşılanlar. Sonradan CIA desteğinin tüm belgeleri çıktı ortaya. Kapitalistlerin bir “zafer hikayesi” olarak anlatıldı bütün bunlar.
Can Dündar’ın tüm bunları bilmemesine imkan var mı? Elbette yok. Hele hele yazısında “Kendimize gelip yeniden elele verdiğimizde, yine ‘Dayanışma’ adını verdik kurulan partiye” diyerek ÖDP’ye selam gönderen, solu tanıyan birinin bilmemesine hiç imkan yoktu elbette.
Peki bunlardan haberdar mısınız?
Şimdi birileri çıkar, “Ne var para aldıysa, liberalizm diye bir şey var” derse, ki der, bizim memleket insanı buna müsait “az bekleyin” derim. Velev ki CIA’den para almadı. Velev ki size göre sosyalizmi yıkma mücadelesi çok meşruydu. “Dayanışma” diye övdüğünüz, “Sonraki 10 yılda, Türkiye’de dayanışma çökerken Polonya’da ‘Dayanışma’yla başlayan isyan, duvarı yıktı” diye kutsadığınız hareketi tanıdığınızdan emin misiniz?
Mesela, sendikanın Gdansk kentindeki tersanelere kimin ismini verdiğini bilir misiniz? Josef Pilsudski, yani Polonya’nın iki dünya savaşı arasındaki faşist diktatörü, tanır mısınız? 1934’te Göbbels’le buluştuktan sonra Yahudilere karşı düzenlediği pogromları duydunuz mu hiç?
Peki, Solidarnosc denilen, Dayanışma denilen sendikanın Yahudi karşıtlığını bilir misiniz? Washington Post gazetesinde, 26 Aralık 1981’de çıkan şu satırlardan haberdar mısınız:
“Dayanışma’nın en büyük şubesi olan Varşova şubesinin yaz kongresinde dağıtılan imzasız bildiriler, karanlık bir biçimde ‘sendikadaki Yahudiler’e işaret ediyordu. Bazı sendika toplantılarında Yahudilerin yeri ve rolü konusunda sorular soruluyordu. Sonunda İkinci Dünya Savaşı öncesi Polonya’ya referansla, bir ‘Gerçek Polonyalılar’ hizbi doğdu.”
Bu CIA beslemesi sarı sendikacıların, dönemin en gerici, en sağcı siyaseti olduğunu fark etmediniz mi?
Eşcinsel karşıtı, çocuk tacizi savunucusu, yobazın önde gideni Papa’nın bunlarla samimiyeti de mi gözünüze takılmadı hiç?
En azından Walesa ve diğer liderlerinin en çok hayranlık duydukları kişinin ABD’nin “kovboy” başkanı Ronald Reagan olduğunu defaatle açıkladıklarını biliyor olmalısınız, yoksa yanılıyor muyum?
Can Dündar, “Dayanışma” demiş.
CIA destekli faşist sarı sendika Solidarnosc'ı referans almış
Varsın dayanan dayansın
Kalsın, biz dayanışmayalım.

Bu ülke insanı üzerinde emperyal sömürgeciler ve onların ülkedeki işbirlikçileri tarafından bir çok oyun tezgahı kurulur, işte burada bireyin kendini bilinçlendirmesi, cehaleti derinlere gömmesi, tüm bu oyunları bozmak demektir. Anlayan anlamıştır umuruyla yazmak.







.

28 Ocak 2016 Perşembe

Emekçi sınıfın üzerindeki burjuva tahakkümü


Türkiye burjuvazisi AKP öncülüğünde, işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırılarını ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyor ve ne kadar kararlı olduğunu açıklıyor. Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında hedeflenen büyük bir saldırı paketi var hükümetin gündeminde. Esnek çalıştırmanın yaygınlaştırılması, bölgesel asgari ücret, özel istihdam büroları gibi başlıkların yer aldığı bu paketin köşe taşlarından biri kıdem tazminatının gaspı. Kapitalistlerin yıllardır gündeminde bu, pusuda bekliyorlardı. Şimdi faşizmin açtığı yolda işçi ekonomisinin yıkımıyla gözleri parlıyor, ağızlarının suyu akıyor.
Kıdem tazminatı denilen şey, kısaca, işçilerin işlerini kaybetme tehlikesine karşı bir çeşit iş güvencesi tazminatıdır, ve karşılığı ödenmemiş emeğin birikimidir. Kendilerinden çalınan kıdem tazminatı bir işyerinde 1 yılını tamamlamış işçilere bahşediliyor. İşçi haksız yere işten atıldığında veya emekli olduğunda kıdem tazminatı alabiliyor. Ayrıca kadın işçiler evlendikten sonraki bir yıl içinde doğum gibi sebeplerle işten ayrıldıklarında, erkekler de askere gittiklerinde kıdem tazminatı alabiliyor. Kapitalizm işçiyi öldürdüğünde ise hak edilen kıdem tazminatını ailesi alabiliyor. Tabi mevcut yasalara, kağıt üzerindekilere göre bu böyle.
Kıdem tazminatı farklı bir adla 1936'da kabul edilmiş bir yasa. Elbette işçi sınıfının lehine değil. Daha doğrusu, yasanın çıkarılış amacı esasen işçi sınıfının çıkarlarına karşı. Cumhuriyetin ilk yıllarında liberal sanayileşme hamlesinde başarısız olan burjuva hükümeti, 1929 krizinin de etkisiyle ‘’devletçi’’ iktisat politikaları izlemeye başlamıştı. Böyle bir dönemde çıkarılan iş kanunu hakkında CHP'nin önde gelen isimlerinden Recep Peker niyetlerinin ne olduğunu şöyle açıklıyordu: "Yeni iş kanunu sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkan verici hava bulutlarını ortadan silip süpürecektir." 
Yani iş kanunu Rusya’da Ekim Devriminden sonra her yerde patlak veren devrim dalgalarına karşı, işçi sınıfının uyanmaması için gerekli önlemlerden biriydi. Fakat bu ilk iş kanununda sendika kurma ve grev hakkı yoktu. İşçi sınıfı bunları savaşarak daha sonraki yıllarda kazandı. Mesela grev hakkının kazanılmasında yasa dışı Kavel grevi çok önemlidir. Bülent Ecevit çalışma bakanı olduğu 1961-65 yıllarında işçi sınıfına verilen tavizlerde burjuvazinin çıkarlarını şöyle açıklıyordu: "Bildiğiniz gibi kuzeyimizde ve batımızdaki komşularımız ayrı, sosyalist bir düzene sahip. Güneyimizdeki Arap ülkelerinde de yeni sosyalist iktidarlar kuruluyor. Türkiye sanayileşme yolunda bir ülke. Er veya geç işçiler temel hak ve özgürlüklerini isteyecekler. İş bu noktaya geldiğinde gözlerini kuzeye veya güneye çevirmemeleri için şimdiden bu yasaları bizim çıkarmamız gerekiyordu."
Bugün faşizm koşullarında burjuvazi kendine daha çok güveniyor ve verdiklerini yavaş yavaş geri almak istiyor. Kıdem tazminatı burjuvazinin budamak veya tümden yok etmek istediği bu işçi haklarından biridir. Kıdem tazminatı kapitalistler için bir yük. İşçiyi istediği gibi işten atmak isteyen kapitalistler, kıdem tazminatının kaldırılmasını istiyor. İlk önce fon sistemi, şimdi bireysel emeklilik sistemi ve esnek çalışma(geçici iş sözleşmeleri) şeklinde oynamalarla kıdem tazminatını ve iş güvencesini gasp etme niyetindeler. Burjuva medya ve basın bunları ‘’iyileştirme’’, ‘’işçi haklarında ilerleme’’ olarak lanse ediyor. Gerçekte kıdem tazminatına el konarak, işgücü maliyeti daha da aşağılara çekilmiş olacaktır. Burjuva bakanlığın duyurduğu "yeni düzenleme"nin esası budur.
Her şeye rağmen, her durumda aslolan işçi kitlelerin sınıf mücadelesidir ve her türlü reformlar ve kazanımlar da bu mücadelenin yan ürünleri, dolaysız sonuçları olarak elde edilmişlerdir. Kendi bağımsız partisinde örgütlenmiş, güçlerini birleştirmiş bir proletarya, kendi sınıf çıkarlarını ve sınıf siyasetini izlediği, kendi iktidarı için ve sosyalizm için sömürücü kapitalist sınıfı devirme mücadelesini temel aldığı ve hiçbir tavizin kendisini yoldan çıkarmasına izin vermediği takdirde, saldırgan faşizmi ve burjuvaziyi kesin olarak yenebilecek yetenek ve kuvvette olacaktır.










.

Necdet Yoldaş 32 yıl sonra toprağa verildi



Necdet Pişmişler’in mezarı 32 yıl sonra Perşembe Yaylası’nda bulundu.
Dev-Sol’un ölümsüz kahramanlarından Necdet Pişmişler’in yeri, yol arkadaşları tarafından uzun zamandır süren araştırmalar sonucu Perşembe Yaylası’nda tespit edildi. 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından Alankent’te katledilen Necdet Pişmişler, gizlice Perşembe Yaylası’ndaki mezarlığın bataklık bölümüne atılmış.

Necdet Pişmişler Perşembe Yaylası’nda Ölümsüzleştirildi.
Ölümsüz kahraman Necdet Pişmişler, İstanbul, Fatsa ve Aybastılı arkadaşları tarafından Perşembe Yaylası’nda yaptırılan mezarı başında anıldı. Necdet Pişmişler’in arkadaşlarından ilk olarak konuşmayı yapan Selçuk Hazinedar, bu görev bana düştü, biliyorum sen de istemezsin bu şekilde başında durup, bu zor anları yaşamamızı diyerek sözlerini şöyle devam ettirdi: 

Seni, buraya battaniyeyle attılar ! Hatta atanlardan biri, bilerek sulak bir yere attım, demiş. O vatandaşın adını bilen yok ama sen sonsuza kadar büyüyerek yaşayacaksın Necdet, işte bunun kanıtı burada bulunanlardır. Bu arada karşıda bir mezar var, iyi bir kabadayı ve iyi bir solcu olan ağabeyimiz Senayi Yılmaz diyor ki; size bir gün bu mezarı arkadaşları soracak, onun için oraya taş dizin. O da şimdi senin yanında yatıyor Necdet. Ve biz o namuslu kabadayı, gerçek bir halk adamı sol sempatizanı Senayi Yılmaz’ın, bütün o korku ortamında, faşizm atmosferinde, taş dizin diyebilmesi jandarmalarla çevrilmiş halde sen gömülürken, bize ışık oldu ve senin mezarını bulduk. Bir de biliyoruz ki Yaşar Kemal dediği gibi; ‘’Bazı adamlar, bazı şeylere mecburdur !’’
Daha sonra, diğer arkadaşlardan da hatırası olanlar vardır, sözü onlar alsın diyerek Selçuk Hazinedar konuşmasını bitirdi.Yine İstanbul’dan Üniversite yıllarındaki ev arkadaşı şunu söyledi: Bizim için en önemli olan mezarının bulunmasıydı. Kedisine, köpeğine mezar yapanlar Necdetime bir mezarı çok görmüşler.
Necdet Pişmişler’in arkadaşları, kendisiyle geçen anılarını anlatırken duygu dolu anlar yaşadılar. Ve Necdet Pişmişler’in İTÜ İnşaat Mühendisliği’ni, 5.’likle bitirdiğini söylediler.
Arkadaşlarının araştırmalarına göre; Necdet Pişmişler katledildikten sonra, hortumla yıkanıp battaniyeyle sarılı halde şuanda tespit edilen bataklık haldeki yerine atılmış.
Mezar taşına yazılan anlamlı yazı:
*Öldüğümde şafak vaktinde, yarın
Gelip ağlamayın başında mezarımın.
Olmayacağım altında toprağın.
Özgürlük rüzgarıyım ben !
Eseceğim üstünde Aybastı’nın,
Eseceğim üstünde Dünya’nın.

*Hain tuzaklarda, kan uykularda, vurulduk ey halkım. Unutma bizi !






.

Çalışma yaşamının dinselleştirilmesi



AKP’nin, toplumsal yaşamın dinselleştirilmesine dönük müdahaleleri devam ediyor. Bağdat Caddesi tecavüzü bu müdahalenin sonuçlarından yalnızca bir tanesi. Tecavüzcü üreten bir muhafazakârlaşma dayatması yaşıyor toplum. Diğer taraftan bu dayatma, “ne işi vardı sokakta” diye sosyal medyada anket yapabilen başka tür bir insan ortaya çıkarıyor.
Bunun bir adım ötesi de var. Toplumun bir kısmı dini kurallara göre belirlenmiş toplumsal yaşamının içindedir ve bu yaşam biçiminin doğruluğuna inanır, geri kalanı ise dayatılan yaşam tarzına bireysel olarak uymasa bile yaşamın bu şekilde dönüştürülmesini kabullenir, rıza gösterir. Özgür (Şen) iki gün önce “AKP evlerde laikliğe geçiyor” diyerek bu tehlikenin altını çizdi.
Bir adım ötesi işte budur ve tamı tamına İran modelidir. Kişinin inanmama özgürlüğü evinin içindedir.
Bu başlıkta daha az tartışılan konu ise, aynı zamanda bir toplumsal alan olarak çalışma yaşamının dinselleştirilmesidir.
Toplumsal yaşamın dinselleştirilmesi ile çalışma yaşamının benzer bir dönüşüme tabi tutulması birbirinden bağımsız süreçler değil. Siyasi rejimin niteliği, çalışma rejimine mutlaka yansır.
Cemaatlerin toplumsal olduğu kadar ekonomik birer örgütlenme olması bu nedenledir.
İnsanların toplu olarak bulundukları her mekâna en az bir tane mescit bu nedenle yapılır. İşyerleri de bu mekânlar içerisindedir.
Ramazan ayında birçok işyerinde öğle yemeğinin çıkmaması, gece vardiyasında yemek saatinin sahura göre ayarlanması da öyledir.
Türban için imza kampanyası düzenlemeyi, Suriye’deki şeriatçı çeteler için bağış toplamayı, toplu sözleşmedeki ekonomik taleplerden daha öncelikli sayan sendikal yapı siyasi iktidar eliyle bu nedenle kurulur.
Bir süre önce yürürlüğe giren Cuma namazı genelgesi de bu dönüşümün bir parçasıdır. Genelge bir yandan kamu hizmetlerinin İslami kurallara göre verilmesine örnek teşkil ederken, diğer yandan kamu hizmetini veren emekçilerin çalışma düzeninde de aynı kuralların geçerli olması anlamına geliyor.
Çalışma yaşamındaki dönüşüme rıza, toplumsal yaşamdaki dönüşüme rızayla aynı çerçevede değerlendirilmeli. Çoğu kamu emekçisi Cuma namazı tatilini doğru bulmuyor ve namaza gitmeyerek tatil süresini boş zaman olarak değerlendiriyor. Fakat bu tutum düzenlemenin kendisine fiilen karşı çıkış anlamına gelmiyor.
Bunu bir pasif direniş olarak adlandıranlar olabilir. Ancak özünde kabulleniştir.
İran da böyle dönüştü.
Yavaş yavaş ısıtılan suyun içindeki kurbağa misali.
Oysa bu dayatma ancak gerçek karşı koyuşlarla geriletilebilir. Bir üniversitede öğrenciler Cuma namazı saatinde kapalı olan kütüphaneden hizmet almak istediğini gösterebilir. Bir grup öğretmen aynı saatlerde öğrencilerine ders çağrısı yapabilir. Nüfus müdürlüğünde bir grup devlet memuru, “Cuma namazı saatlerinde nüfus cüzdanı sureti verilir” duyurusu yapabilir.
Bu duygudaşlığı paylaşacakların sayısı hiç de az değildir.
Direnmek yaşamaktır.












.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Sosyalizmin Kapitalizmden Daha Üstün Olduğunun Altı Maddede Kanıtı


1. Hayatta Kalabilmek İçin Rekabet Etmenin Ortadan Kaldırılması: Kapitalizm temel olarak bireyler arasında rekabete dayanır. Örneğin Walmart, Washington kentinde 800 kişilik iş ilanı yayınladığında tam 24.000 işçi bu ilana başvurdu. Bu 23.200 kişinin işi alamadığı anlamına geliyor; yani işi alma konusunda girdikleri rekabeti kaybettiler.
Üniversiteye girmek istiyorsan, kabul edilmek için rekabete girişiyorsun. Ev almak istiyorsan, kabul edilmek için rekabete girişiyorsun ve eğer yeterli miktarda paran yoksa, yarışı daha başlamadan kaybediyorsun.
Bir yatırımcı, neden sağlık sigortası şirketlerine yatırım yapar? Hasta insanları iyileştirmek için değil, kârını maksimuma çıkartmak için. Peki bir sigorta şirketi, ya da hastane, ya da sağlık ekipmanları üreten bir şirket karlarını nasıl maksimuma çıkarabilir? Fiyatlarını yükselterek, maaşları kısarak ve ürettikleri hizmeti keserek. Başka bir deyişle, bu rekabet süreci, işçi sınıfının, birbirleriyle rekabet halindeyken kendileri dibe doğru çekmesine neden olurken, kapitalistlerin, işçi sınıfının giderleri üzerinden rekabete girmesine neden olur.
İşçiler arasındaki rekabetin sona erdirilmesi, insanların neredeyse tüm tarih boyunca yaşadığı yaşam koşullarına geri dönmesini sağlar. İnsan doğası, hırstan ve açgözlülükten oluşmaz; bu öğrenilen bir şeydir. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasından önce on binlerce yıl varlığını sürdürmüş olan ilkel toplumlarda özel mülkiyet diye bir kavramın olmadığını biliyoruz. O dönemlerde mülkiyet, toplum tarafından paylaşılıyordu ve ortaktı. Sosyalizm, insanların birlikleriyle dayanıştıkları, yardımlaştıkları ve eşit bir düzlemde etkileşime girdikleri bir toplum düzeninin ilk adımıdır.
2. Ekonomide Durgunluk ve Depresyon Dönemlerine Son: Sosyalizmin kapitalizmden daha iyi olduğu başka bir alan daha var. Kapitalist üretim ilişkileri, her 5 ya da 10 senede bir ekonomide durgunluk dönemine girer. Başka bir ifadeyle, kapitalistler, elde edebilecekleri kârı maksimuma çıkartabilmek için ürettikleri bütün ürünlerini satamadıklarında, milyonlarca işçiyi işten çıkarırlar. En son ekonomik kriz sürecinde neler yaşandığına bir bakın: 1998 ve 2007 yılları arasında aşırı yapılaşma sonrasında 9 milyon aile, evini kaybetti. 9 milyon insanın evini kaybetmesinin sebebi nedir? Çünkü, gereğinden fazla ev inşa edildi; bu inşa edilen evler insanların ihtiyaçlarını karşılamak için değil, satışlarından maksimum kâr elde edebilmek için üretildi. Bu, aşırı üretimin yarattığı krizdir: sadece kapitalist rekabet ortamında ortaya çıkan saçma ve garip bir kriz türü.
Sosyalizm, akılcı ve demokratik bir şekilde ekonomiyi insanların ihtiyaçlarına göre planlayarak ekonomide durgunluk ve depresyon dönemlerine son verir. İşçiler ve emekçiler, hangi koşullarda neyin üretileceğine kendileri karar verecektir.
3. Bilimsel Gelişmeler Bütün Topluma Aittir: Sosyalizmin kapitalizmden daha üstün olmasının başka bir sebebi, sosyalizmin “fikri mülkiyet hakkı”na son verecek olmasıdır. Fikri mülkiyet hakkı, toplumun ufak bir azınlığın bütün toplum üzerinde üstünlük kurduğu bir hırsızlık türüdür.
Düşünün ki, mükemmel bir şekilde etki gösteren uyku hapını üretmek için 4 farklı şirket birbirleriyle rekabet halinde çalışıyorlar.
Birbirleriyle rekabet halindeler çünkü günün sonunda Türk Patent Enstitüsü içlerinden sadece bir tanesine, “ Bu ilacı ilk sen ürettin. Şimdi 17 sene boyunca, bu ilacın satış hakkı sendedir. Fiyatı istediğin kadar yükseltebilirsin,” diyecektir. Bu süreçteki enerji, kaynak ve yetenek kaybını bir düşünün.
Sosyalizm, daha üretken bir sistemdir çünkü fikri mülkiyet hakkını sonlandırır. Sovyetler Birliği’nin, ilk uzay aracı olan Sputnik Programı’nı hayata geçirebilmesinin sebebi, bütün bilim insanlarının birlikte çalışmasıdır. Mülkiyet, birbirleriyle rekabet halindeki kapitalist şirketlere ait değildir; devlet aracılığıyla tüm halka aittir.
4. Gezegeni, Yaklaşan Felaketten Kurtarmak İçin: Sosyalizmin kapitalizmden daha üstün olduğunu kanıtlayacak çok fazla sebep vardır, ancak kapitalistlerin asla cevaplayamayacağı bir konuya değinmek istiyoruz. Rekabetin yön verdiği bir üretim tarzının yerine planlı bir ekonomi uygulanmadığı takdirde, bütün çevre yok olacaktır. Enerji elde etmek için ne yapılması gerektiğini, ne inşa edileceği, hangi kaynaklar ve kimyasal maddelerin kullanılacağı gibi soruların cevapları, kapitalist şirketlerin ihtiyaçları ve çıkarları tarafından belirlendiği sürece, sürdürülebilir bir çevre mümkün değildir. Bu sistem sona erdirilmediği sürece, çevreye verdiğimiz ve vereceğimiz geri döndürülemez zararlar yüzünden gezegeni yok edeceğiz.
Çevreye verilen zararların kontrol altına alınabilmesinin tek yolu planlı sosyalist ekonomidir. Yani işçilerin ve seçilmiş temsilcilerinin, hem çevrenin hem de insanların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak kolektif bir şekilde ne üretileceğini, hangi enerji kaynaklarının kullanılacağını ve bunların nasıl inşa edileceğine karar verebilecekleri bir mekanizma. Sürdürülebilir bir çevre, ancak bu şekilde mümkün olabilir.
“Sosyalistlerin hayalci” olduklarını söyleyerek burun kıvıranlarlara, asıl “fantezi” olanın, kapitalizm şartları içinde Dünya üzerinde insanların yaşamaya devam edebilmesi olduğunu hatırlatmayı unutmayın. “Hayal” olan asıl şey, budur.
5. Sosyal ve Ekonomik Hakların Garantisi: Sosyalizm hakkında olumlu anlamda neler söyleyebiliriz? Bütün eksikliklerine rağmen Sovyetler Birliği’nde, okuldan mezun olduğunda iş sahibi olurdun. Bu iş, insanlara yaşamlarını devam ettirebilecekleri bir şekilde maaş sağlardı. Türkiye’deki bütün genç insanların bir iş garantisine sahip olduklarını ve çalışırlarken, ücretsiz ya da en kötü ihtimalle maaşlarının çok küçük bir yüzdesine denk gelecek bir ücret karşılığında bir evde ya da apartman dairesinde oturma garantisine sahip olacaklarını bir düşünün.
Çocuk bakımının ve sağlık harcamalarının tamamen ücretsiz olduğunu bir düşünün. Ve alacağınız eğitimin her kademesinin para alınmadan sosyalist devlet tarafından vatandaşlarına bedava sunulduğunu düşünün.
Bizler sosyalizm derken, şirketlerin hakları yerine bu haklardan ve bu hakların egemen olmasından bahsederiz.
6. İnsanlık Tarihinde Yeni bir Aşama: Kapitalizm sonrası toplumlarda ailelerin ya da insanlar arasındaki ilişkinin nasıl olacağını birebir öngörebilme şansımız yok. Ancak bildiğimiz şey, sadece sosyalizmin bizleri “insani bir çağa” taşıyabileceğidir. Çünkü şu anda “insanlık öncesi bir çağda” yaşamaktayız; ne varlığımız garanti altında, ne yaşamlarımız, ne yiyeceğimiz ne de eğitimimiz garanti altında. Kapitalist toplumda insanlar, bir avuç kapitalistin çıkarlarının belirlediği piyasanın vicdanına bırakılmış durumdadır. Marx’a göre sosyalist ve komünist toplumun zaferi, insanları, kapitalizmde kontrol edemedikleri ve altında ezildikleri ekonomik ve sosyal koşulların tepesine koyarak onların kontrol edilmesini sağlayacaktır.
Dolayısıyla, sadece sosyalizm koşulları içinde insani bir toplum aşamasına geçilerek gerçek tarih başlayacaktır.
Sosyalizme ulaşılmadıkça ekonomik ve siyasi güçler, insanların hayatlarını nasıl sürdüreceğini dikte eder ve bu sistem içinde, insanlar kısıtlı imkanlarıyla birbirleriyle rekabete girişirler.
Sosyalizm, insanların kendi kaderlerini ellerine aldığı, birey olarak, aile olarak, içinde yaşadıkları sosyal çevre olarak kendi kararlarını kendi başlarına alabildikleri insanlık tarihinin başlangıç noktasıdır. Hayatta kalabilmenin gereklilikleri garanti altına alınmış olduğu için bunu yapabilirler.
Toplumun yarattığı servetin, kapitalistlerden özgürleştirilmesiyle, toplumun ekonomik altyapısının kökten değişmesiyle tüm bunlar gerçek olabilir. Bunlar ise mücadeleye ve devrime bağlıdır. Ancak bu mücadele, insanlığın hayatta kalabilmesi için son mücadele olacaktır.










.