17 Şubat 2016 Çarşamba

Cerattepe'deki terör örgütü.
















Bugün Resmi Gazetede, “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” konulu bir Başbakanlık genelgesi yayımlandı.
Genelgede özetle şunlar yazıyor: kamu çalışanları görevlerini yaparken, Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde davranmak; dürüstlük, tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine sadakatle uymak zorundadır; yasaların suç saydığı eylemleri işlemek amacıyla kurulan örgüt ya da yapılarla ilişki içine girenler cezalandırılacaktır.
Bu yazılanlar, yasalarda yer aldığı için sırf bu nedenle genelge çıkarılmasının altında başka bir neden aramak gerekiyor. Zaten okuduğunuzda Kürt siyasetine ve biraz da paralel yapıya gözdağı vermek gibi bir amaç seziyorsunuz.
Sur, Cizre, Silopi, İdil, Nusaybin’de sokağa çıkma yasaklarını, operasyonları ve yurttaşların üzerlerine bomba yağdırmalarını, Genelgedeki şu sözlerle haklı göstermeye çalışmaları dikkat çekiyor; “Anayasada yer alan haklardan hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan hukuk devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz”.
Dilerseniz bu genelgede söylenenleri bir de Artvin Cerattepe’ye uygulayalım.
Ayrımcılık, yasalara aykırılık, yargı kararlarını uygulamama, sahtecilik, bilimsel verilere duyarsızlık, ne ararsanız, Cerattepe’de bulursunuz. Öyleyse valisinden, askerine, polisine değin bütün kamu çalışanları, bu Genelge uyarınca derhal sorgulanmalı.
Maden arayıcıları, siyasetin ve bürokratın desteğini alarak, Artvin’in çatısında; Hatila Vadisi Milli Parkının sınırında; Kafkasör’de doğal yaşlı ormanların göbeğinde, altın ve bakır aramaya kalkıştılar. Artvin halkı, 25 yıldır onlara karşı yaşamak haklarını savunuyor.
Başka çareleri yok: bilirkişi raporunda ya Artvin, ya maden deniliyor.
AKP, Artvin’den vazgeçerim diyor. Artvin’de yaşayanlar ise içme suları, sulama suları, toprakları, havası kirlenmesin diye, ormanları yok edilmesin diye var güçleriyle mücadele veriyor.
1990’lı yıllarda Kanada’lı Cominco; 2002 yılında İnmet Mining’e karşı hukuk mücadelesi verdiler. Danıştay’ın ruhsatlarını iptal etmesi üzerine bu şirket 2009 yılında Ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Kazanmışlardı… Ama bu kez de 2012 yılında Cerattepe ve Genya dağı ruhsat alanları yeniden ihaleye çıkarıldı. Orman Genel Müdürlüğü 2011 yılında madencilik yapılamaz raporu verdiği bu alana 2013 yılında kamu yararını öne sürerek olumlu görüş bildirdi. Dolanlı yollardan ÇED raporları veriliyor. Direnenler; “kamu yararı dediğiniz şey Mehmet Cengiz’in çıkarı mı?” diye soruyor.
Madencinin kazanma hakkı, vatandaşın yaşama hakkına galebe çalıyor. Bu ayrımcılık değil mi? Hadi gereğini yapın bakalım.
Şirket, önce kapalı maden ocağında bakır çıkaracağım diye başvurdu, sonra işi büyütüp, açık ocakta da altın madeni işleteceğim dedi. Raporlara göre, kapalı ocak için 50 binden çok ağaç kesmesi gerekecekti, açık ocak için ayrıca ne kadar kesileceği bile söylenmiyor. Ama ne önemi var ki: Taner Yıldız Temmuz 2015’de; “teleferik yeri için binlerce ağaç kesildi, hemşerilerimizin kullanması için kötü mü oldu?” diye soruyor.
Artvin, sekiz aydır her an maden şirketinin saldırısına karşı hazır bekliyor. Bürokrasiye güvenmiyor çünkü. Şirket, dün olduğu gibi zaman zaman Jandarma ve polis eşliğinde iş makineleriyle gelip baskın yapıyor. Üstelik “kamu çalışanları” yargı kararlarına uymayanı değil, uymak zorunda olduğunu bildirenleri biber gazına boğuyorlar, “iş ve çalışma hürriyetini ihlal edip yol kestikleri için” haklarında dava açıyorlar.
Artvin Esnaf odası Başkanı Madencileri savunanlara; “üç kere dava kazandık. Kaç kez dava kazanacağız ki siz bu işten vazgeçeceksiniz” diye sesleniyor.
Yargı kararlarına uymamak suç değil mi? Hukuk devleti deyip duruyorsunuz. Yaptıklarınızın hukukla ne ilgisi var? Ne duruyorsunuz? Gereğini yapsanıza.

Sol Haber - Kadir Sev





.

16 Şubat 2016 Salı

AKP müdahaleyle Suriye'ye değil Türkiye'ye savaş açacak......


Türkiye AKP'ye indirgenebilir, AKP'den ibaret görülebilir mi? Türkiye AKP liderliğinde bölgede kanlı bir maceraya doğru sürüklenirken meselemiz budur.
Bugün ülkenin çıkarları diye bizlere pazarlanmak istenen AKP ve onun temsil ettiği Türkiye gericiliğinin çıkarları ise, memleket adım adım savaşa giderken, milli birlik ve beraberlik palavralarına hiç yüz verilmemelidir.
Türkiye'nin Suriye'ye müdahale etmesi için bir tane makul gerekçe bulamazsınız. Türkiye'nin savaşmasına neden olacağı iddia edilen kırmızı çizgilerin tamamı AKP tarafından tanımlanmıştır.
AKP'nin yıllardır yatırım yaptığı Suriyeli cihatçılar, Türkiye'de yobazlar dışında kimsenin dostu olamaz. Irak'ta Barzani'nin liderliğindeki bir Kürdistan'a, askeri, iktisadi ve siyasi olarak her türlü desteği veren bir iktidarın Suriyeli Kürtlerin cihatçı çetelere karşı savaşmasını gayri meşru görmesi yalnızca AKP'nin varlığı ile açıklanabilir.
Türkiye gericiliğine Suriye'deki savaşın kaybı ağır geliyor ve kaldıramıyorlar. Üstelik, Kürtlerin bu savaşın galiplerinden birisi olacağı gerçeğiyle yüzleşmek onlar açısından tabloyu daha da vahim hale getiriyor. Geçmişte Esad'a karşı beraber savaşmayı planladıkları ve bunun için masaya oturdukları bir unsurun şimdi AKP'nin tüm itirazlarına karşın ABD ve Rusya gibi güçlerle birlikte hareket etmesini kabul edilemez buluyorlar. Bu dinamiğin bölgede kendilerine karşı kalıcı bir tehdide dönüşmesinden korkuyorlar.
Suriye ordusunun Rusya desteğinde ilerleyişi, AKP'nin beslediği cihatçıların dağılması, Suriye Kürtlerinin mevzi kazanması... Bunların hepsinin AKP'yi üzmesi bir veri ama bunların hepsini birbirine bağlayan esas mesele, AKP'nin tüm dünyada Suriye'deki problemi başlatan esas aktör olarak bilindiği gerçeği gözden kaçmasın.
Suriye'deki bu kanlı savaşı AKP başlattı. Bunu elbette ABD'nin isteği ve onayıyla yaptı. Ama Suriye için yapılan ilk planın hazırlayıcısı ve sahibi AKP'dir.
ABD'nin niyetini kavrayıp, ona istediğinden de daha fazlasını vermeyi vaat edenlerle şu anda Türkiye'yi savaşa sürükleyenler aynı insanlar. AKP bu savaşa dün karar vermedi, Erdoğan ve çetesi daha en başından bu yana savaşın esas sorumlusu...
AKP'nin Suriye'ye girmesinin pek çok nedeni sayılabilir. Ama temel neden Suriye'nin AKP'nin belirlediği bir İslami anlayışla yeniden yapılandırılmasıdır. ABD'den alınan ilk onay ya da ABD'nin ikna edildiği proje işte budur.
Bu yapıya ideolojik, siyasi ve askeri açıdan liderlik edecek AKP, Türkiye'deki iktidarını da doğal olarak sağlamlaştıracaktı. Üstelik AKP, iktisadi düzlemde de Türkiyeli patronlara yeniden yapılandırılacak bir Suriye'de farklı kazanç ve kâr olanaklarını göstermiş, iştahları açılan sermayedarların rızasını almıştı.
Türkiye'deki dönüşüm ve Suriye'nin yeniden yapılandırması el ele gidecekti. Her iki ülkede de laiklik tamamen tasfiye edilerek, ülkeler dinsel kurallarla yönetilmeye hazır hale getirilecekti. Bu iki sürecin birbiri içine geçmemesi düşünülemezdi. Nasıl olsa, Ortadoğu'nun diğer ülkeleri için de laiklikten söz etmek mümkün değildi. Din o ülkelerde de temel belirleyendi.
AKP'nin Suriye planı zaman içinde çeşitli nedenlerle tamamen çöktü. Ancak AKP'nin Türkiye planı ne yazık ki hâlâ ayakta...
Erdoğan ve çetenin diğer elemanları şimdi Suriye'deki çöküşün Türkiye'ye yansımaması için, Suriye'deki yenilginin Türkiye'de bir yenilgiye dönüşmesini engellemek amacıyla Suriye'ye müdahale hazırlığındalar.
Suriye'deki dönüşüm hayalleri suya düşen AKP, Suriye'yi dinselleştirmeye devam etmek için değil, Türkiye'nin dinselleşmesini sürdürmek için savaşa hazırlanıyor. Suudi gericiliğiyle yapılan ittifak da aslında bununla tam boy uyumlu. Amaçları, Suriyeli cihatçıları kurtarmak değil, Türkiye'nin dinselleşmesinin sürmesini sağlamak.
Suriye'ye yapılacak bir askeri müdahale, işte bu nedenle, Türkiye'nin bir savaşı değil, yobazların Türkiye'ye açtığı bir savaştır.
AKP, Türkiye ilericiliğine karşı savaşı Suriye'ye dönük bir askeri müdahaleyle sürdürmek istiyor. Türkiye, dinselleşmeyi ve gericiliği püskürtmek için bu askeri müdahaleyi engellemek zorunda. Savaşa ve savaş çığırtkanlığına karşı mücadele ile dinselleşmeye karşı verilen kavga ayrılmaz bir bütün artık.








.

15 Şubat 2016 Pazartesi

Pembe taksideki din


Sivas’ta, direksiyonuna kadar her şeyi pembe, sürücüsü de kadın olan bir taksi kadınlara ve “aile”lere hizmet vermek üzere trafiğe çıkmış.
Amaç kadına yönelik şiddeti azaltmakmış.
Aileyi nasıl ayırt edecekler acaba ? Evlilik cüzdanı kontrolü mü yapılacak ? Olmayan çiftler ret mi edilecek ?
Maazallah, arka koltukta adaba mugayır davranış sergileyenler için taksiciye ne gibi yetki ve salahiyetler verilecek ?
Pembe taksi vakıası, AKP’nin toplumda yarattığı dinselleşmenin tabandaki yansımasının göstergesidir. Başka örnekleri de mevcut. İstanbul’da haremlik selamlık kreşler, takkeli, türbanlı minicik çocuklar.
Kadına yönelik şiddetin nedenini, toplumsal yaşamda kadının görünür olmasına, erkekle aynı ortamı paylaşmasına bağlamak tam bir saçmalıktır.
Kadınla erkeğin iç içe yaşadığı bir süreçte toplumsallaştık. İnsanlığın 3 milyon yılı aşan uzun komünal yolculuğunda toplum yapısı dayanışmacı, paylaşım eşit ve koordinasyon yetkisi çoğunlukla kadının elindeydi. Soy kadına göre belirleniyordu.
Ortaya ne zaman artı ürün, sınıf, yönetim ve eşitsiz toplumun ideolojik ve siyasi hakimiyet mekanizması olarak din çıktı, işte o zaman kadının konumu arka plana itildi, cinselliğe sınır getirildi.
Cinselliğin kontrolü toplumun kontrolüdür. Cinsellik kadın davranışı üzerinden kontrol edilir.
Kadına yönelik şiddeti toplumsallaştıran kurum dindir. Kutsal kitaplarda erkeğin kadının efendisi, kadının erkeğin tarlası olduğu yazar, kadına örtünmesi emredilir. Kadını dövmek, yatağa almamak erkeğin hakkıdır. Havva Adem’in kaburgasından yaratılmıştır.
Dinde kadın toplumun ahlakını bozacak cinsel bir nesnedir. Cennetten kovulmanın nedeni Havva’nın yasak meyveyi yemesi, kandırıp Adem’e de yedirmesi, yani cinsel yasağın ihlalidir.
Kutsal kitaplarda cinsellik suçtur, faili kadındır. Buna karşılık Kuran’da cariyelik, parayla cinsel ilişki, çok eşlilik, hepsi erkek için serbesttir.
Kadına cinsellik yasaktır, o nedenle görünürlüğü sınırlanmalıdır.
Kadınla erkeğin çocukluk ve ergenlik dönemlerinde birbirlerinden ayrı ortamlara konulması, ilk yetişkinlik döneminde sevgililik ilişkisine izin verilmemesi, cinselliği deneyimlemenin engellenmesi, kadının salt şehvet unsuru olarak görülmesi, erkeğin bedensel arzularının şiddetle karışık biçimde tezahür etmesine zemin sağlar.
Belirlenmiş normlara göre davranmayan, örtünmeyen, “ortalık yerde ulu orta gezinen” kadın, tacizi, istismarı hak etmiş suçludur.
Bu nedenle pembe taksiler kadına yönelik şiddeti, tacizi engellemez.
Tersine. Kadın ile erkek arasındaki kaç göçün, “kadını korumak” gerekçesiyle bu şekilde olağanlaştırılması, kadının kutsal kitapta ve egemen muhafazakar ideolojide tanımlanmış geri konumunu toplumsal bir norm halinde yüceltmeye hizmet eder.
Bu uygulamalar yaygınlaştıkça kadın pembe dışında taksiye binemez, otobüste kendisi için ayrılmış yerden başka koltuğa oturamaz, giderek evinin dışına çıkamaz hale gelir.
Aksini deneyen kadın, kendisine gösterilen “iltimas”ın değerini bilmeyen, toplumun hoşgörü sınırlarını ihlal eden suçlu olarak görülüp, her tür erkek ve din egemen şiddetle cezalandırılır.
Kadını çocuk yaşta evlendirmek de, aynı “koruma” mantığının sonucunda verilen aynı türden cezadır.
Bütün bunlardan amaç hayatın dine göre yaşanmasıdır.
AKP’nin, İslam’ın, topluma ve kadına giydirmeye çalıştığı bu deli gömleğine her noktada karşı çıkmak, bütün sivil itaatsizlik biçimlerini geliştirip, organize etmek ve tabi ki laiklik mücadelesini siyasal olarak örgütlemek gerekiyor.
Kadına yönelik şiddeti, istismarı, tacizi, tecavüzü engellemenin tek yolu kadın erkek ilişkilerini doğumdan itibaren olağan kanallarla geliştirmek, serbestleştirmek, cinslerin toplumsal yaşamı birlikte üretmelerine, paylaşmalarına olanak tanıyacak bir düzeni kurmaktır.
Kadına yönelik şiddeti yaratan, cinsler arasındaki ilişkileri günah sayan yasaklardır.









.

Üçüncü Dünya Savaşı yaklaşıyor mu..................?


Savaş kötü, çok kötü. Nükleer bir savaşı ise tanımlayacak sözcük bulmak çok güç. Bugünkülere bakıldığında “oyuncak” diye nitelenebilecek iki atom bombasının Hiroşima ve Nagasaki’de yol açtığı felaketin boyutlarını hatırlayın. Onlarla kıyaslanmayacak yıkıcılıkta kitle imha silahlarından yaklaşık 15 bin tane var yeryüzünde.
Düşürülmüş sayılar bunlar. Soğuk Savaş döneminde bunun beş katı nükleer silah vardı beş ülkenin elinde. Denizaltılardan, yer altı silolarından, hareketli rampalardan, stratejik bombardıman uçaklarından atılabildiği gibi, kimi kritik noktalara gerektiğinde patlatılmak üzere nükleer mayın olarak da yerleştirilebilen binlerce kıyım aracı.
En güçlü iki güç ABD ve Rusya, bütün stratejilerini karşı tarafın nükleer silahlarını yerde ya da havada yok etmek üzerine kuruyor. Örnek olsun, yıldız savaşları projesi, füze kalkanı sistemleri ABD’nin Rusya’nın kıtalararası nükleer füzelerine karşı geliştirmeye çalıştığı önlemler. Rusya ise nükleer savaş başlık sayısındaki üstünlüğünden yararlanmayı ve birden fazla başlık taşıyabilen roketlerle ABD savunmasını yarmayı düşünüyor.
ABD’nin diğer bir kozu Avrupa’daki NATO ülkelerinde bulundurduğu atom bombalarıysa, Rusya geniş coğrafyasına ve ABD kıyılarına kadar sokulabilen nükleer silah yüklü denizaltılarına güveniyor.
Zaten bir nükleer savaşın kazanılabileceğini iddia eden en “iyimser” şahin bile, karşı taraftan gelecek darbenin sıfırlanabileceğini düşünmüyor. Geçmişte ABD’de yapılan savaş projeksiyonlarından birinde “nükleer zafer”in bedeli 40 milyon ölü olarak belirlenmişti.
İlk darbeyi vuranın avantajlı olduğu bir savaş türünde nükleer silahı ilk kullanan ülke olmayacağını açıklayan ve bunu askeri doktrinin temel unsurlarından yapan Sovyetler Birliği, ağır bir yıkımda dahi yanıt verebilecek karmaşık teknolojik sistemler geliştiriyordu.
Bu sistemler şimdi Rusya Federasyonu’nun elinde.
Sözün kısası, nükleer savaşın parçası olan ülkelerin çatışmadan ağır yara almadan çıkması mümkün değil. Taraf olmayan ülkelerin yaşayacağı yıkımı, hatta insanlığın topyekun imha olasılığını saymıyorum bile.
Türkiye ise, ABD’ye ait nükleer silahlara ev sahipliği yaptığından, Rusya’nın öncelikli hedeflerinden. Silahların kontrolünü elinde tutan emperyalist ülkenin umurunda bile değil son tahlilde Türkiye’nin yaşayacağı felaket.
Bunları neden mi yazıyorum?
Açık olmalı…
Yeni bir dünya savaşından giderek daha fazla söz edilmeye başlandı. Rusya Federasyonu Başbakanı Medvedev’in geçtiğimiz günlerde bir Alman gazetesine “Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Suriye’ye kara ordusu sokması yeni bir dünya savaşına yol açabilir” demesini basit bir gözdağı olarak nitelemek mümkün değil.
Değil çünkü, ABD’nin ittifak sisteminde yaşanan kriz ve dengesizlikler emperyalist dünyadaki davranışları giderek daha fazla öngörülemez hale sokuyor. Bu belirsizlikte onlarca ülke asker ve uçağının, yine onlarca silahlı örgütün üzerine çullandığı Suriye’deki savaşın bir anda nitelik değiştirmesi için küçük bir hesap hatası yeterli.
Hesap hatası yapmaya aday ülkelerin başında kuşkusuz Türkiye geliyor. Küresel bir yıkımı dahi önemsemeyecek ölçüde iktidarını kaybetmekten korkan bir lider hesapsız-pusulasız hamleleriyle kapsamlı bir savaşın çıkması için elinden geleni yapıyor.
Ve yalnız değil. NATO üyesi ülkelerde Rusya’nın tıpkı Sovyetler Birliği gibi, bir nükleer savaş baskısını kaldıramayacağını ve geri adım atacağını vaaz eden “şahin”lerle, çatırdayan Suudi Krallığı’nın zalim egemenleri Tayyip’i asla yalnız bırakmıyor.
Elleri kolları serbest çünkü.
İçeride onların iktidarını tehdit eden bir toplumsal hareket, emekçi dinamiği yok.
Geçmişte, savaşların nedenleri arasında zengin sınıfların işçi sınıfından gelen tehdidi “dış düşman”la mücadele bahanesiyle bastırma niyeti de sayılırdı. Temel neden kuşkusuz bu değildi ama savaş ortamının hem iç baskıyı artırmak hem de halkı şovenizmle zehirlemek açısından elverişli olduğu da açıktı.
Şimdiyse durum farklı. Savaştan, hatta bir dünya savaşından bu kadar kolay söz etmemizin nedenlerinden biri, tek tek ülkelerde sermaye sınıfının kendi egemenliğini tehdit altında görmemesi. En azından şimdilik, kapitalizmin cephe gerisi sağlam gözükmekte. Sınıf mücadeleleri açısından farklı bir tablo söz konusu olsaydı ya da Gezi türünden kapsamlı bir hareket ortaya çıksaydı Erdoğan bu kadar rahat hareket edemezdi. Aynısı güçlü emperyalist ülkeler için de geçerli.
“Savaş tehlikesi var, her şeyi bırakıp barış mücadelesi verelim” diyenlere duyurulur.






.

14 Şubat 2016 Pazar

Leninist



Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına bir çok kez gelen şey bugün de Marx öğretisinin başına geliyor.
Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve kara çalma kampanyalarıyla karşılarlar.
Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar.
Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor.
Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler, "marksist"tirler. Ve daha düne dek marksizmin kökünü kazıma işinde uzmanlaşmış burjuva Alman bilginleri, şimdi bir soygun savaşının yürütülmesi için son derece iyi örgütlenmiş o işçi sendikalarını eğitecek bir "ulusal-Alman" Marx'tan gitgide daha sık sözediyorlar!
Bu durum karşısında, marksizmin çarpıtılmalarının bu görülmemiş yayılışı karşısında, görevimiz, her şeyden önce, Marx'ın devlet üzerindeki öğretisini yeniden kurmaktır.

Vladimir Lenin - Devlet ve Devrim, uzlaşmaz sınıf çelişkileri olarak devlet









.

Dinselleşen Türkiye’de Kürt siyaseti....................



Tabiatın kanunudur. Akıntıya direnemeyen her şey bir vesile savrulur.
Dinselleşen Türkiye’de ve böylesi bir iklimde seküler ve ilerici bir hattı savunmayan her özne geriye düşecek, savrulacaktır.
1990’lı yıllarla birlikte, dağılan reel sosyalizm deneyimi, belki de en çok eksikliğini Ortadoğu’da hissettirdi. Zira emperyalizmin de en çok el attığı bölgelerden biriydi burası.
Kürt Siyasi Hareketi (KSH) SSCB’nin dağılmasının hemen akabinde bir dizi iç tartışmayla kimi programatik değişiklikler yaptı ve yol haritasını yeniden güncelledi.
Sermayedarlar Ortadoğu’da söz söyleyen öznelerden sermayeyle uyumlu, İslamcılıkla ılımlı, ABD ile barışık bir hat beklentisini açıkça dile getiriyordu.
KSH (programatik olarak) çıkışı itibariyle ilerici ve yurtsever hatta oturmuş, emekçi ve seküler bir tavrı örgütlemiştir.
1960’larda Türkiye’de sosyalist hareketlerle temas kurmuş kişilerin omuzladığı bu hareket zamanla dinci gericilikle mücadelede havlu atmış ve “Müslüman Kürtler olmadan olmaz” söylemi ortaya çıkmıştır.
Yola çıkarken heybede olan bu değildir ancak mızrak bir vesile o çuvala sığdırılmıştır.
Kürt halkının Müslüman olması ile İslamcı olması bir ve aynı şey değildir. Ayrıca bu durum Alevi veya sayısı nazaran daha az olan Ezidi Kürtleri kapsamaktan da uzaktır. Ulusal bir hareketin mezhepsel ya da dini referanslarla alan genişletmesi mümkün değildir ve başka bir tuhaflıktır.
Evet, Kürt halkı Müslümanların ağırlığını oluşturduğu bir halk ama Kürt halkının içinde ekmeğini alın teriyle kazanmak zorunda olanların sayısı Müslüman olanlardan daha fazladır. Ve fakat emekçi Kürtlerin yerine Müslüman Kürtler referansıyla siyaset yapıyorsanız bu alandaki iki tehlikeyi de göze alacaksınız demektir.
Bunun ilki bu alandaki sürekliliktir. En başta bu alanda zaten KSH’den önce yer tutmuş, devletle ilişkileri gelişkin ve görece meşru olan özneler mevcuttu. Hizbulkontra ya da farklı Kürt tarikatları ve cemaatleri burada zaten deneyim biriktirmişti. Müslümanlık başlığında çok öncesinde “Türkiyelileşmiş” olan dinci gerici örgütlenmeler bugün bu başlıkta konuşulan pek çok örneğin ilk deneyimleyenleriydi.
Örnek olsun sivil Cuma namazları. Bir dönem KSH’nin örgütlediği sivil Cuma namazları şapkadan çıkan bir tavşan değildi. Zaten İstanbul’da, Konya’da Adıyaman’da tarikatlar devletin camisinde namaz kılmama motivasyonu ile yıllar önce sivil Cuma namazları örgütlüyordu. Hatırlarsınız camilerden çalınan halılarla kendi sivil mescitlerini açan tarikatları.
Kısaca bu alanda deneyimli ve yeterli değildi KSH. Çünkü heybesinde yola çıkarken İslamcılık değil ilericilik vardı. Olmuyordu, eğreti duruyordu DTP mitinglerinde ellerinde Kur ’an ’la sokağa çıkan mollalar.
Ne yapılacaktı o zaman? En kolay çözüm bu cenahtan yapılacak transferlerdi. Hüda Kaya, Altan Tan ya da bu iklimin Kürdistani temsilcisi Adem Özcaner gibi isimlerle sürdürüldü bu tavır.
İkinci göze alınan şey ise geleneğinizdeki ilerici ve yurtsever figürlerle köprüleri yıkmaktır.
Ne mi çıkar bundan?
Marksist şair Cegerxwîn adına yaptırdığınız kültür merkezinde Demokratik İslam Konferansları düzenlersiniz, Musa Anter Gazetecilik ödüllerini ilerici olmayan adayları verirsiniz, Şeyh Sait’in torunlarıyla sırf Kürt oldukları için iş birliği yaparsınız veya Yılmaz Güney sizin için sinema ödüllerinden başka bir şey ifade etmez.
Medine sözleşmesi, Eşme Ruhu da tuzu biberi olur.
Geçtiğimiz gün bölgede direnen gençlerden bir tanesi Özgür Gündem’e verdiği röportajda “Vietnam gibi ve Medine gibi direneceğiz” diyordu.
Kusura bakmayın ama bu süreç iki farklı rotaya kanat çırpamaz. Eşyanın tabiatına aykırı…
Ya özgürlüğe ya da dinselleşmeye konmak zorundadır.
Dinselleşmenin de muhatabının ve söz sahibinin kim olduğu belli. 2002’den bu yana AKP’nin geri adım atmadığı tek konu dinselleşmedir. Diğer pek çok konuda soğuttular, beklettiler ya da yer yer geri adım attılar.
Ancak meclisteki sözde muhalif partilerin de her seferinde desteğini alarak pek çok başlıkta dinselleşen bir Türkiye yaratan AKP ve bu iklimde siyaset yapan KSH geriye şükreden ve sabreden bir halk bırakmıştır.

Sur’da devlet sûra üfleyip bir cehennemi yaratırken, insanların evleri yıkılırken, Dicle Kent’tekilerin nargilelerini üfleyerek aynı savaşı televizyonlarda seyretmesini bir de bu şükür-sabır denkleminden düşünmeli.
Dinselleşen bu iklimde ilericilikten ve aydınlanmacılıktan başka bir çıkış yolu yok. Bu işin kolayına kaçmak da yok.











.

Leninist



Yaşam tarzı sorununa gelince, Parti sana komünist olarak şu talebi yöneltebilir ve yöneltmek zorundadır: Hem toplumsal, hem Özel ve hem de aile yaşamındaki her adımının, her davranışının eski sömürücü toplumu yıkmaya katkıda bulunacağı, bütün emekçilerin yeni, komünist toplumu inşa eden proletarya etrafında birleşmesine katkıda bulunacağı şekilde hareket et, davran.
Her adımının komünizmin başarısını ilerleteceği, sürekli olarak yeni kitleleri komünizme kazanacağı şekilde hareket et, davran. Buna karşı duran, bu görevi rahatsız eden her şeyi bir tarafa atmalı ve komünizme giden yolda bir engel olarak aşmalısın. Parti’nin her komünistten talep ettiği şey budur.

(Yarovslavski - Slepov- Krayevski, Komintern'de Kadro Sorunu Üzerine, s. 106, Parti Komünistten Ne İstiyor, İnter Yayınları)












.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Dinselleşmeye karşı Türkiye'nin son kalesi soldur



Türkiye'de bugün bir ilerici birikimden söz edilebiliyorsa, bunda 1923 Cumhuriyeti'nin payını kimse yadsıyamaz. Düşünsel olarak pek çok akımın izi daha öncesine dek sürülebilir. Ancak Türkiye'nin laikleşmesindeki en önemli adım olarak Cumhuriyet, Türkiye'de ilericiliğin toplumsal bir gerçekliğe kavuşması için de bir başlangıç noktasıdır.
Ama bu hikaye başladığı gibi bitmez. Cumhuriyetin öyküsü, yaslandığı sınıfın bu yüzyıla has değişmez gerici karakteri nedeniyle yarım kalınca devreye başka bir aktörün girmesi kaçınılmazdır. Bağımsız bir siyasi hat olarak rüşdünü ispat ettikten sonra sol, bu mirasa sahip çıkacak ve aslında sahip çıkmaktan çok daha ötesini yapacak ve bu memlekette ilerici birikimin bugüne dek tutunmasını sağlayacaktır.
Üstelik Türkiye'de solun kitleselleşme problemlerine rağmen böyledir bu.
Sol, Türkiye siyasetinde hep örgütsel büyüklüğünden daha büyük bir yer kaplamıştır. Solun vücuduyla kıyaslanamayacak siyasi ve ideolojik etkisi, yanlışı ve doğrusuyla, Türkiye ilericiliğinin bugüne taşınan yapısına damgasını vurur.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizzat kendisine karşı yükseltilen gerici dalgaya karşı sol, bu memlekette aydınlanmacılığın ve laikliğin doğal sahibidir. Solun, cumhuriyetin kurucu ideolojisi olarak kemalizmle girdiği ilişki de Türkiye ilericiliğinin şekillenmesine damga vuracaktır. Kemalizmin gericilik karşısında gitttikçe daha fazla tutarsızlaşması ve ikircikli tutumu, kemalizmin solla girdiği alışverişten de okunabilir. Kemalizmin sol yorumlarının etkisinin azaldığı ve kemalizm solla olan mesafesini açtığı ölçüde, kurucu ideoloji gericiliğe ve dinselleşmeye daha açık hale gelecektir.
Türkiye'de dinselleşmeye ve gericiliğe karşı direncin en sağlam hattının sol tarafından çizilmesi ve bu mücadelede solun öncülüğü, solun bizzat kendisinin laiklik kavgasında nerede durduğunu önemli hale getirir.
Türkiye'nin dinselleşmesinde Türkiye sağının ve özelde AKP'nin rolü zaten bellidir, ancak bunun kadar üzerinden durulması gereken konu, bu süreci durdurması muhtemel aktörlerin ne yaptığıdır. Kemalizmin bu başlıkta havlu atması bir veridir ama sol da bir bütün olarak ele alındığında bu sınavı ne yazık ki verememiştir.
1980 sonrasında liberal etkilere gittikçe daha açık hale gelen bir solculuk türü, laiklik gibi aydınlanma değerlerinden hızla uzaklaşır ve gericilik karşıtı mücadelenin öncü gücü açık bir yara alır. Dinsel ideolojilerle barışmanın bir yolunu arayan, üstelik bunu uzun süredir devam eden solun kitleselleşme problemlerinin bir çözümü gibi sunan anlayış, düzen içindeki laik akımları da yanlış bir noktadan topa tutarak dinselleşme karşıtı kavgayı itibarsızlaştırmıştır.
Laikliğin öncü kolu solun bu başlıkta yekpare bir tutum geliştirememesi, düzen içinde bu konuda varolan engellerin kaldırılmasını kolaylaştırır. Türkiye'nin toptan dinselleşmesinin önünde artık engel kalmamıştır.
Ancak bunların hiçbiri solun Türkiye'de laiklik kavgasındaki öncülüğünü değiştiremedi. Bu öncülük değişmez ve tarihsel bir olgudur. Dolayısıyla bugün dinselleşmeye karşı tutarlı ve bütünsel bir siyasi hattın liderliğini yapacak, bu hattı doğrudan kuracak solun toplumsal etkisi yine örgütsel gövdesinden çok daha büyük olacaktır. Türkiye'de düzen içinde laikliği savunan tek özne kalmamışken solun bu toplumsal etkiyi bu defa örgütsel bir güce tahvil etmesi de gerçek ve somut bir olanaktır.











.

Komünist Şairler


Ben sizden de değilim, diğerlerinden de
Ben, ölüme dair yemin etmeyenlerden, tehdit savurmayanlardan, dinini ve ırkını aklının yerine koymayanlardanım.
Ben hala şiir okuyanlardanım................


Frida Kahlo










.

Türkiye ne zaman Ortadoğu’da olumlu bir rol oynayacak.?



Türkiye Suriye komplosunun başından beri oynadığı uğursuz rolü bir adım daha öteye taşımaya hazırlanıyor. Gerici bir koalisyonun askeri gücüne ev sahipliği yapmasından ve sonu nereye varacağı belli olmayan bir müdahaleden bahsediliyor.
Ancak tersten sorduk, “Türkiye ne zaman Ortadoğu’da olumlu bir rol oynayacak?” sorusuna yanıt arayacağız. Olumlu bir rolden insanlık adına tarihsel bir ilerlemeye yol açan sıçrayıcı değişimleri kast ediyoruz.
Sorunun yanıtını aramak için yazının izin verdiği kadar geriye gidelim.
Osmanlının fetihçiliğinin ve emperyalizm çağında yarı-sömürge bir ülke haline gelişinin Ortadoğu’yu ileriye taşıdığını söylemeyeceğiz tabi ki.
Osmanlı döneminde tarihsel olarak ilerici en önemli olayın 1908 Devrimi olduğunu vurgulayalım. Padişaha ve Halifeye karşı gerçekleşen bu devrim Ortadoğu halkları arasında da yankı buldu ve çoşkuyla karşılandı. Meclise Yemen’den, Bağdat’tan, Şam’dan, Halep’ten milletvekilleri seçilerek yollandı. Bu olay muhakkak sonraki burjuva devrimleri için ilham verici olmuştur.
1923 Devrimi Ortadoğu’da Türkiye’nin oynadığı son olumlu role işaret eder. 1923 Devrimi; Ortadoğu’da emperyalizm ve kendi gericileri ile baş başa kalan ve onlarca yıl sürecek çetin bir bağımsızlık, egemenlik ve aydınlanma mücadelesine giren halklara elini uzatmamış, çoğu kez yalnız bırakmıştır. Ancak bir model olarak, emperyalizm çağında emperyalist planı ve işgali kırabilen, sosyalizmi hedeflemese de Sovyetler Birliği’nden destek alabilen bir modernleşme projesi olarak ilerici bir rol oynadı.
Bütün burjuva devrimleri gibi Türkiye devrimi de büyük bir hızla çürüdü. Çürümenin panzehiri olan sola saldırdıkça çürümesi hızlandı. Gericilikte, karşı devrimcilikte, emeğe düşmanlıkta geldiğimiz yer kuyunun en dibine çok yakın.
Ama buraya gelene kadar değinmemiz gereken birkaç tarihsel uğrak var.
Giderek ABD emperyalizminin onursuz bir işbirlikçisine dönüşen Türkiye burjuva siyasetinin Ortadoğu’da düştüğü duruma göz atmak bugün için yararlı olacak.
1950’lilerin ikinci yarısında Ortadoğu’da sömürge sistemi parçalanmaya, Sovyetler Birliği’nden destek alan burjuva devrimleri yaşanmaya başlar.
Bu devrimlere zamanında model olan Türkiye’ye düşen rol ise karşı devrimciliktir. Emperyalizme bağlı ülkelerden oluşan Bağdat Paktının kuruluşunda Menderes Türkiye’si öne çıkar.
Pakta girmeyi kabul etmeyen ve ABD’nin sürekli bir gerici darbe peşinde koştuğu Suriye sınırına Türkiye asker yığar ve Suriye’yi bundan 60 sene önce askeri müdahale ile tehdit eder.
Ancak emperyalizmin deneyimli rafine zekası Türkiye’den şikayetçidir. BM oylamalarında sürekli Arap halkları aleyhinde ve ABD yanlısı oy kullanan Türkiye’ye “Bir kere olsun Araplardan yana oy kullansalar, yerlerde sürünen prestijlerini biraz olsun toparlasalar” diye hayıflanırlar.
Oysa Türkiye siyaseti geriye dönüp baktığımızda hepimizi utandıracak kadar ABD yalakası haline gelmiştir.
1958’de Menderes ve Bayar, Bağdat Paktı buluşması için Irak Kralı’nı Yeşilköy havaalanında beklerlerken Irak’tan devrim haberi gelir. Kral ve işbirlikçiler öldürülmüş, cesetleri halk tarafından sokaklarda gezdirilmiştir.
Tabi hemen tanklar Irak sınırına, Türkiye devrime karşı askeri müdahaleye hazırlanmaktadır. Bu müdahalenin devrimi pekiştireceğini gören emperyalist merkezin Türkiye için yargısı şudur: “Kriminal aptallar”
Sovyetler Birliği ile doğrudan kapışmak istemeyen ve Türkiye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkeleri ileri süren ABD’nin o dönemki taktikleri bugünkülerle benzerlik gösteriyor.
Ve nihayet sorunun yanıtı:
Türkiye bundan sonra Ortadoğu’da ancak bir sosyalist devrim, bir sosyalist cumhuriyet ile olumlu bir rol oynayabilir. Ne kadar aktif olarak Ortadoğu devrimlerine destek olacağını şimdiden konuşmak anlamsız ama bir model olarak kesinlikle ilerici bir işlev görecektir.





.

12 Şubat 2016 Cuma

On beşler cinayeti ve tetikçi Yahya'nın sonu



Öldüreni biliyoruz; Trabzon kayıkçılar kâhyası Yahya. Ancak öldürten tartışmalı ve olasılıklar şöyle sıralanıyor:
Bir, Ankara Hükümeti; iki, İttihatçılar; üç, Kâzım Karabekir; dört Erzurum Valisi Hamit; beş, Trabzon kayıkçılar kâhyası Yahya; altı talihsiz bir deniz kazası; yedi, Lenin. Evet bildiğiniz bizim Vladimir İlyiç…
Hani biraz daha zorlasalar: On Küçük Zenci!
Lenin’i unutalım. Kemal Tahir’in, Lenin’in yanına Stalin’i de katarak ileri sürdüğü deli saçması bir tez idi. Tez; Lenin ve Stalin’in İslamiyet ile komünizmi bağdaştırmaya çalışan ve Kafkasya/Asya Türk- İslam halkları üzerinde güçlü bir etkisi olan Mir Sultan Galiyef’i öldürttükleri üzerine kurulmuştu. Durum böyle olunca Galiyef’in sekreteri Mustafa Suphi’nin para karşılığında ortadan kaldırılması da aynı ikili tarafından Mustafa Kemal’e havale edilmiş oluyordu. Sonradan, Galiyef’in ölümünün, tam olarak saptanamasa da 40’lı yılların birinde olduğunu öğrenen Kemal Tahir’in dizlerini döverek öz eleştiri yaptığı yazılacaktır. Eklemeliyim, “diz dövmeği” kızgınlığımdan ben uydurdum,”öz eleştiri yaptığını” Mete Tunçay yazmıştır. (Bilineceği Bilmek, Alan Yayıncılık,s.75)
Kemal Tahir’i yok sayalım. Şöyle başlasak; 1921 yılının Ocak ayında Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin hemen hepsinde ittihatçıların hakim olduğunu söylemek abartı sayılmamalı. Mustafa Suphilerin tuzağa düşürüldüğü Trabzon, Kars’tan başlayan güzergahın Erzurum durağından sonraki çıkış noktası. Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti başkanı Barutçuzade Ahmet, Enver Paşa’nın ünlü Teşkilat-ı Mahsusasının Trabzon sorumlusu. Cinayetleri işleyen kayıkçılar kahyası Yahya teşkilat-ı Mahsusa’nın eski bir savaşçısı, Suphi kafilesinin durdurulduğu Erzurum’un valisi Hamit daha iki ay öncesine kadar Trabzon’da valilik koltuğunda oturan bir adam ve o da Teşkilat-ı Mahsusa’nın ileri gelenlerinden biri olup Enverist ve öbür Enverci Barutçuzade ile kardeşten ileri canciğer kuzu sarması. Bu ilişkilere bakıldığında Mustafa Suphilerin katlinde İttihatçı parmağı arayanların delilleri yabana atılır cinsten değil ama ipi ucunu tutan ele de bakmak gerekiyor. İpin ucunda Ankara var ve Ankara deyince de Stalin’in o “hınzır” sözü: “Bu bir tesadüf mü yoldaşlar?”
Aynı günlerde Ankara’da şunlar yaşanıyordu:
Ankara’da komünistler tutuklanıyor, Halk İştirakiyun Fırkası baskılara dayanamayıp faaliyetlerin durdurmak zorunda kalıyor, solcuların denetimindeki Yeşil Ordu Cemiyeti kapatılıyor, solun silahlı dayanağı Çerkes Ethem asi ilan edilirken gerillaları dağıtılıyordu.
Mustafa Suphilerle ilgili karar Ankara, Kars, Erzurum üçgeninde alınıyor. Ankara’da Mustafa Kemal Paşa, Kars’ta Kazım Karabekir ve Erzurum’da vali Hamit Bey… Artık sır değil, yazışmalar var. Aralarında haberleşiyorlar. Yazışmalardan, Trabzon’da, iskelede buluştukları anlaşılıyor. Cinayeti izlemek üzere bir araya geliyorlar. Kişisel sorumluklar ayrı, sözünü ettiğim orta yerde duran tarihsel sorumluktur. Kemalcilerle, Enverciler arasındaki çekişmeyi abartmamak gerekiyor. Kadrolarının temsil ettiği zihniyet bir ve aynı. Sadeleştiriyoruz, “sınıf” diyoruz. Burjuvazi hazırladığı cinayeti iskeleden izliyor! Görüyoruz: Hepsi Orada!
Daha nasıl olsun. Mustafa Kemal Kâzım Karabekir’e, Ankara’da kendi istekleri dışında gelişen komünist cereyanları şikayet ederek, bu cereyanları körükleyeceğini düşündüğü Mustafa Suphi’nin Ankara’ya sokulmaması yolunda talimat veriyor. Bunun üzerine Kemalci Kâzım Karabekir, Erzurum valisi Enverci Halit Bey’i bilgilendirip uyarıyor. Halit Bey, “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının çalışmalarına engel olunmak gerektiğini, ancak yapılacak karşı hareketlerin Kars’ta Rus elçilik heyetinin gözleri önünde yapılmasının mahzurlu olduğunu, işin Erzurum’da kendisine bırakılmasını” Karabekir’e cevaben bildiriyor. Karabekir, Halit’in fikrine katılmakla birlikte Mustafa Suphi ve arkadaşlarının şiddetli şekilde protesto edilerek Erzurum’dan Trabzon’a ve oradan da sınır dışına yollanmalarının münasip olacağını ikinci bir mektupla iletiyor. Mustafa Suphi ve arkadaşları iki eksikle, Süleyman Sami ve Mehmet Emin, şiddetli protestolar ve hakaretlere uğrayarak Erzurum’dan ayrılıyor.
Ve Kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın sırası geliyor.
Hangisi daha gaddar?
İskeledekileri “ima” ile geçtik, sözüm onlara değil. Aşağıdakilerden diyorum, hangisi daha gaddar?
Kayıkçılar Kahyası Yahya, Topal Osman, İsmail Hakkı Tekçe…
Yöntemleri farklı; Kahya Yahya suda boğuyor, Topal Osman gemisini yüzdürmek için Rum tutsakları diri diri ateş kazanına atıyor, İsmail Hakkı kelle kesiyor… Son ikisi Mustafa Kemal Paşa’nın özel muhafızı… Üçünün de yolu Trabzon’da kesişiyor.
Mahmut Goloğlu yazıyor:
“Trabzon’un Maçka ilçesine varan heyet burada da bir eksikliğe uğradı. Heyette bulunanlardan Trabzonlu Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir, Kars’tan çektiği bir telgrafla, Trabzon’a gelmekte olduklarını sevinç içinde kardeşi Mehmet Efendi’ye bildirmişti. (Cumhuriyete Doğru, İş Bankası Yayınları.S.,45-46)
Ne var bunda denilebilir. Devamı var. Ve devamında Mehmet Efendi’nin Kayıkçılar Kahyası Yahya’nın arkadaşı olmakla kalmayıp aynı zamanda onun “umum vekili” olduğunu öğreniyoruz. Buna, Mehmet Efendi’nin, uzun zamandır görmediği kardeşinin gelmekte olduğunu Yahya ile paylaştığını da ilave etmeliyiz. Mahmut Goloğlu devam ediyor:
“Yahya Kâhya; Mustafa Suphi ve arkadaşları hakkında emir aldığını Mehmet Efendi’ye bildirmiş, kardeşini kurtarmak istiyorsa, şehre girmesine engel olmasını, yola çıkıp bir yerde kardeşini heyetten ayırıp kaçırmasını tembihlemişti…”(s.46)
Abdülkadir, kardeşinin uyarısıyla heyetten ayrılıyor. Heyet ajan olduğu anlaşılan Süleyman Sami ve Mehmet Emin’den sonra Abdülkadir’i de geride bırakarak 16 kişi olarak Trabzon’a ulaşıyor.
Şimdi 28 Kanunusani’yi 29’a bağlayan gecedir.
Kaynaklarda adı belli değil. Semiramis, Mariya, Meryem olarak geçiyor: Mustafa Suphi’nin karısı…Trabzon’da alıkonuluyor. Kalan 15 kişi karanlık bir gecede 28 Kanunusani’yi 29’a bağlayan gecede iskeleden motora bindiriliyorlar ite kaka.
Motorun hırçın ve karanlık ve sulara açılmasından kısa bir süre sonra kayıkçılar kahyası Yahya daha süratli bir motorla takibe alıyor Suphi ve yoldaşlarını… Sonu biliniyor.
Ebubekir Hazım Tepeyran, yazar Oktay Akbal’ın dedesi olur. Tepeyran 1922 yılında Trabzon valisidir. Hatıralarını yazdı: Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları (Çağdaş Yayınları). Tepeyran, koca Trabzon’da valilik makamının dahi otomobili olmadığını ancak Kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın son model kırmızı bir otomobili olduğunu yazıyor. Burası pek önemli olmayabilir ancak şu önemli olmalı:
“Sıvas Bidayet Mahkemesince hayrete mucip bir kararla beraat ettikten sonra Trabzon’a dönen Kayıkçılar Kâhyası Yahya Efendi 3 Temmuz 1922 günü güneş batacağı sıralarda otomobille Soğuksu mevkiindeki yazlık köşküne giderken yolun nispeten tenha bir yerinde pusu kurmuş olan meçhul bir kişi tarafından atılan kurşunlarla katledilmiştir.”(Tepeyran, s.124)
Burada Tepeyran’ı şaşırtan bitmez tükenmez zorbalıkları ve yolsuzlukları nedeniyle hakkında açılan davalardan Yahya’nın bir kez daha beraat etmesidir. Yahya elini kolunu sallayarak ve fevkalade kasılarak Trabzon’a dönüşünde öldürülüyor. Cinayet soruşturulurken Tepeyran devam ediyor:
“Tahkikat ilerledikçe tanıkların ifadelerine göre, dillerinin şivesi ile kıyafetlerinden Giresun taraflarından geldikleri, yani, Topal Osman tarafından gönderildikleri zannı kuvvetleniyordu.”(s.126)
Buyurun… Topal Osman dediğin Mustafa Kemal’in yakın koruması.
Bir yıl geçmeden Ankara başka bir cinayetle sarsılıyor. Nisan 1923 başında Mustafa Kemal Paşa’yla sürekli çekişme halinde olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in cesedi Çankaya Köşkü civarında bulunuyor. Meclis ayağa kalkıyor. Cinayeti Mustafa Kemal aleyhine ileri geri konuşmasına sinirlenen Topal Osman’ın işlediği anlaşılıyor. Topal Osman çatışmada yaralı olarak ele geçiriliyor. Ancak kendisinin Mustafa Kemal Paşa tarafından aldatıldığını ileri sürerek ona ağza alınmayacak küfürler savuran Osman’ın daha fazla konuşmasına izin verilmeden kellesi gövdesinden ayrılıyor.
Buna da buyurun: öldüren ve öldürdükten sonra kellesini kesen Mustafa Kemal Paşa’nın Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe’dir.
İsmail Hakkı Tekçe yıllar sonra 1977’di de artık emekli generaldir, Milliyet Gazetesine hatıralarını anlatıyor. Kayıkçılar Kahyası Yahya’yı bizzat kendisinin öldürdüğünü itiraf ediyor. Vaktiyle kellesini aldığı Topal Osman’ı aklarken cinayeti itiraf ediyor. Bitse iyiydi ama bitmiyor. Mete Tunçay, “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında Kayıkçı Kahyası Yahya’nın oğlundan gelen bir mektuptan söz ederek şöyle bir not düşüyor:
“Kitabımızın yayımlanmasından kısa bir süre sonra,Yahya Kahya Bey’in oğlu Sayın Osman Kahya’dan 15/12/1967 tarihli bir mektup aldık. Bu mektupta ‘Yahya Bey’in o zamanki faktörlere göre vatani vazifesini’ yaptığını belirtiyor ve ‘asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecektir’ deniliyordu…”(s.240)
Farkındayım, seri cinayetlerin anlatıldığı polisiye öykü gibi oldu ama, kabahat benim değil, 20’li yıllarda siyasi cinayetler vakayi adliyeden sayılıyordu. Öyle olduğu için böyle oldu! Peki iyi de bunların hepsi tesadüf müdür yoldaşlar?









.

Kürt iktisadı: Paraşütsüz atlayıp, yere çakılmamayı düşlemek


Demokratik Toplum Kongresi şubat ayının ilk haftası içinde gerçekleştirdiği çalıştayda “demokratik özerklik” modelinin ekonomik ayağını “komünal ekonomi” olarak belirledi. Bunun, özel mülkiyetçi bir rejimde, tekelleşmenin engellenmesi yoluyla, kapitalizmin sınırlanması olduğunu ifade etti.
Bu kavramlar seti nelere işaret ediyor, hangi gerçekleri tahrif ediyor bakalım:
1- Kapitalizmin, yani üretim araçlarının özel mülk edinildiği rejimin en önemli yasalarından birisi tekelleşmedir:
Marks Kapital 1. Cildin son sayfalarında, kapitalizmin ilerleyen aşamasında mülksüzleştirmenin farklı bir biçim aldığını yazar: “Şimdi mülksüzleştirilecek olan kimse, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin, … yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist daima birçoklarının başını yer.” Tekelsiz kapitalizm yoktur. Özel sermayeye izin vermenin kaçınılmaz sonu tekelleşmedir. Tekelleşmeyi önlemenin değil (çünkü artık söz konusu olan tekelci kapitalizmdir), yıkmanın tek yolu üretim araçlarının kamu mülkiyetine alınmasıdır.
2-Tekelleşme olgusu daha 19. yüzyılın sonunda, emperyalizmin karakteristik özelliklerinden birisi olarak gelişmiştir:
Lenin’in, günümüze hala ışık tutan Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1916) kitabına mutlaka bakmak gerekir. Lenin daha başında tekelleşme eğilimini ve önemini saptar: Almanya’da 19. yüzyılın sonunda, enerji üretiminin ¾’ünü işletmelerin yalnızca %1’inin ürettiğini açıklar. Tekelleşmeyi yaratan kapitalist rekabettir. Büyükler küçükleri acımasız biçimde yutar. Bunalım, kriz ve savaş bunun fırsatını yaratır.
3-İktisatta düş görmek hiç de yeni bir durum değildir:
Marks ve Engels daha 1848’in başında Komünist Liga için yazdıkları Komünist Manifesto’nun 3. bölümünde düş gören dört düzen içi ekolden söz ederler. Bunlardan birisi de burjuva sosyalizmidir. Temel amacı kapitalizmin devamını sağlamaktır: “Her türlü devrimci hareketi işçi sınıfının gözünden düşürmeye çalışmıştır.” Proletaryanın tarihsel hedefini bir tarafa bırakmasını isteyen reformist bir anlayışa sahiptir. Kürt hareketinin “komünal ekonomi”sinin oturduğu zemin tam olarak budur.
4-“Komünal ekonomi” Robert Owen’ın ütopyasını çağrıştırmaktadır:
Engels Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm’de ütopyacı sosyalistleri inceler. Bunlardan birisi Robert Owen’dır. Owen İskoçya’daki pamuk ipliği fabrikasında kapitalist sömürüyü sınırlamaya çalışmış bir ütopyacı, işçi dostu bir patrondur. 2500 kişiye istihdam alanı yaratmış, artı değeri işçiler arasında pay etmiş, kreşler açmış, sendikal mücadeleye destek vermiş, İskoçya’nın en ünlü patronu olmuştur. Ta ki kendi modelini kapitalizmin ortak iktisadı olarak önerinceye kadar. Bunu yaptığında Engels’in deyimiyle resmi toplumun dışına atılmış, Amerika’ya göçmek zorunda kalmıştır. Oradaki komün denemesinde, rekabete dayanamayarak bütün servetini batırmıştır. Engels kendisini büyük övgüyle anar. Zira O’nun bu denemeyi yaptığı dönemde (1800’lerin başı) henüz Marksist artı değer kuramı ortaya konulmamıştı. Ütopyacılığı kendi deneyiminin burjuva sınıfı tarafından kabullenileceğini sanmasındaydı. Kapitalizm öneriler, düşlerle değil, iktisadi yasalarıyla ilerler. Görmemek, kapitalizmin küçük mülk sahipleriyle sınırlanabileceğini sanmak, bugün artık ütopyacılık değil, en azından cehalettir.
5-HDK kapitalist olmayan bir kapitalizm düşlemektedir:
Kapitalizm sınırlanamaz. Özel mülkiyetin tekelleşmesi engellenemez. Kapitalizm içeriden dönüştürülemez, ontolojisine aykırıdır. Bilimsizlik ve bilinçsizliktir. Owen Marksist iktisadın olmadığı dönemde haklıydı. İyi niyetliydi. Bugün ise Owencı düşleri görenlerin yaptıkları işçi sınıfının mücadele yolunu engelleme gayretidir. Bu akım tekelci kapitalizmde hep vardı. En bilinen örneklerini ise 1990’larda verdi. Dahrendorf’un “postkapitalizmi”, Bell’in “postendüstriyel dönemi”, Drucker’ın “ne kapitalist, ne sosyalist toplumu”, Litcheim’ın “burjuva sonrası toplumu”, Offe, Lash, Urry’nin “disorganize kapitalizmi”, Piorre ve Sabel’in “ikinci endüstriyel bölünmesi” aynı amacı paylaşırlar. Hepsi postmodern tezlerdir. İşleri kapitalizmi kutsamaktır.
Bütün bunlar, kapitalizmin alternatifinin sosyalizm olduğunu söylememek, sosyalizm mücadelesini gözden düşürmek için yapılmış laf kalabalığından başka bir şey değildir.
Yazık. En çok da HDK yapısına sosyalistim diyerek katılanlara, destek verenlere.









.