7 Şubat 2016 Pazar

HDP’nin hesap hataları


Kürt siyasi hareketinin içinde farklı eğilimler, bu farklı eğilimlerle örtüşen farklı sınıfsal özellikler olduğu açık. Ancak hareketin her bir dönemeçte bu eğilimler arası sistematik, tutarlılığı olan bir muhasebe süreci içine girmediği de ortada.
Hareketin yönelimi, bu eğilimler arasındaki dengelerden çok, bölgemizde söz sahibi olan uluslararası aktörlerin tercihleri, bu aktörlerin birbirleriyle mücadelesi, sürekli değişen ittifaklar sisteminde şu ya da bu tarafta yer tutma kaygısı, AKP bloğu içindeki gerilimler ve bizzat siyasi iktidarın konumlanışına bağlı olarak çiziliyor.
Bazılarının sandığı gibi, Türkiye solunun HDP içindeki ya da yanındaki bölmesinin Kürt siyasi hareketinin karar alma süreçlerine herhangi bir etkisi yok. Zaten etki edecek bir sol duyarlılıkları da kalmıyor o koordinata yerleştiklerinde.
Bu açıdan Kürt siyasi hareketinin nerede hata yaptığı, nerede tuzağa düşürüldüğü, nerede bilerek ve isteyerek adım attığı bir yerden sonra anlaşılmıyor. Dolayısıyla eleştiri de zorlaşıyor, daha doğrusu anlamsızlaşıyor. Çünkü herhangi bir siyasi aktörün tasarruflarına ilişkin bir değerlendirme, o aktörün hedef ve araçlar bağlamında bir tutarlılık sergilemesine bağlı.
Böyle bir tutarlılık görülmüyor. Ama yine de Kürt siyasi hareketinin son dönemdeki bazı tercihlerini tamamen siyaset tekniği açısından, pragmatik bağlamda ele almak ve bu tercihlerin sonuçlarının az-çok kestirilerek yapılması olasılığını bir an için bir kenara koymak mümkün.
Bu olasılık bir hayli güçlü olsa da…
Dinselleşmenin milliyetçiliği yumuşatacağı, etkisizleştireceği düşüncesinden başlayabiliriz. Bu yaklaşım başından beri temelsizdi. Ama liberal solun kafasında hâlâ Erdoğan’ı, AKP’yi ve genel olarak İslamcı siyaseti milliyetçilerin rehin aldığına dair saçma sapan bir düşünce var. Hemen söyleyeyim: Milliyetçilik İslamcılığa renk vermedi, İslamcılık milliyetçiliğe hayat verdi!
Bunlar zaten yıllarca birbirini beslemiş, aynı toplumsallık üzerinde yükselmiş iki hareket. Dahası, Türkiye ilericiliği ile mücadelede ortak misyonlar üstlenmişler. Birbirinin karşısına koyarken fazla tez canlı davrandılar.
Yeni-Osmanlıcılık gibi yayılmacı, militarist ve güncel bir projenin ölmüş, solmuş bir Turan ütopyasının yerine geçerek milliyetçiliğe enerji vereceğini görmemek de ilginç. Dedim ya, görülmüş de olabilir. Bölge gücü olan, büyüyen, yayılan, imparatorluk hayallerinin “İslam kardeşliği” üzerinden Kürt sorununu çözeceği varsayımı baştan aşağıya yanlıştı.
Dozu sürekli ayarlanan bir Türkçü karakter taşımadan AKP’nin bölge politikası nasıl ayakta duracaktı?
Hesaplar bir kez Erdoğan’a yardım etmek üzerine yapıldı, hep aynı mantık: Hükümet ama iktidar olmadı vah vah, asker vesayeti vah vah, milliyetçilere teslim oldu vah vah… Olayı sadece milliyetçi oyları çekmekle açıklayanlar da var!
Madem milliyetçiliğe hayat vermekten söz ettik, Kürt sorununa bağımsız ve diğer bütün sorun ve çelişkileri üst belirleyen bir olgu olarak yaklaşılmasına değinmemek olmaz. Bunun Türkçülüğü güçlendireceği apaçık ortadaydı.
Bir başka hesap hatası, Haziran seçimlerinden sonra yaşandı. Şöyle bir ezberle hareket edildi: Erdoğan “saldırarak” HDP’nin oylarını düşürecek!
Saldırı ve oy düşmesi arasındaki ilişki, ille tek yanlı kurulmak zorunda değil. Pekala tersi de olabilirdi ki Haziran seçimlerinden önce oldu. Örnek olsun Diyarbakır mitinginde patlayan bombaların HDP’nin oylarını artırdığını herkes biliyor. Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamlarının siyasi sorumluluğu her durumda hükümettedir. Öte yandan bu saldırıların peşinen AKP’nin işine yaradığını, bunun için yapıldığını söylemek saçmadır.
HDP, Türkiye’nin huzurunun kaçmasını istemeyen batılı orta sınıf duyarlılığına, bu duyarlılığın etkisi altındaki yoksullara hitap ederek oylarını artırdı. Daha önemlisi, AKP’yi geriletecek ve AKP ile ortaklığı bitmiş bir aktör görüntüsü verdi.
Suruç ve Ankara’daki saldırılar seçmen bazında HDP’yi değil AKP’yi daraltabilirdi. Ancak bir fikri sabitle “Erdoğan gerecek, HDP’yi baraj altı bırakacak” değerlendirmesi yapılınca, Erdoğan’a geniş bir manevra alanı açıldı ve o alana karşılıklı silahlı güçler yerleşti.
Ankara Garı katliamından sonra HDP’nin hareketsizliği, “Erdoğan germek istiyor, biz sakin olalım” mantığının ürünü değilse, örtülü başka bir hesap anlamına gelmektedir.
Her durumda, bu koşullarda HDP’nin Haziran’da yarattığı rüzgârın dineceği besbelliydi. Bu rüzgâr, bir açıdan “huzur” arayışı ile ilgiliydi. Kürtlerin Türkiyelileşmesi, kangrenleşen bir sorunun çözülmesi toplumu rahatlatacaktı. Zaten Demirtaş bu arayışa denk düşen bir profil veriyordu. Ancak bu arayışın aynı zamanda AKP’yi bitirmek olmasa da geriletmek ya da dizginlemek gibi bir boyutu da vardı. Huzur arayışı ile bunu birlikte düşünmek gerekiyordu.
Mağdur edilmiş, bombalanan bir siyasi parti olarak HDP’nin durgunluğu bu sefer “huzur”a değil paniğe yol açtı.
Ve tam da aynı anda Kürt siyaseti, huzur-istikrar-çözüm gibi duyarlılıklar geliştiren orta sınıflara ve ulusalcı reflekslerini laiklik kaygısı nedeniyle geriye çeken CHP’lilere hiç uymayacak bir “askeri” kartla yanıt verdi Erdoğan’ın operasyonlarına…
Bunun açıklamasını biz yapmak durumunda değiliz.
Türkiye’nin batısında HDP’ye yönelen seçmenin Suruç ve Ankara’daki katliamlarla, ordunun operasyonlarını aynı kefeye koymasını beklemek gerçekten de ilginç bir akıl yürütmenin ürünü olsa gerek.
Barış ve savaş gerçekte iç içedir. Ancak toplumsal algıda aynı anda hem savaşçı hem barışçı olmayı geniş bir kesime kabul ettirmek için AKP gibi çok güçlü bir manipülasyon yeteneğine ve bu yeteneği ona veren “iktidar” aygıtına gereksinim vardır.
Hem muktediri hem mazlumu oynayarak yüzde 14’e ulaşan HDP seçmenini bir arada tutmak olanaksızdı, beklenen oldu.
Başka hesap hatalarından da söz edilebilir.
Ancak bir şey değişmez: Yeri geldiğinde kendi adına son derece güçlü manevralar yapan, inisiyatif geliştiren Kürt hareketinin bu tercihleri, “hesap hatası”nın ötesine işaret etmektedir.
Hesap hatası, illa ki başka hesaplarla ilişkilendirmelidir.











.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder