9 Şubat 2016 Salı

Trumpgiller, Koçzadeler: Olmasalardı olmazdık



Önceki hafta patronseverliğin psikopatolojisini tartışmıştık. Önemli, ancak eksik bir tartışma oldu zira meselenin maddi zeminine, ekonomi politiğine yeterince girememiştik. Bu hafta, bu açığı kapatmaya çalışacağız.
Zaman zaman bu köşede yürüttüğümüz tartışmalar “işçileri ayırıyor, sınıfın birliğini zedeliyor” gerekçesiyle eleştiriliyor. Oysa sınıfın birliği zaten olan değil, kurulması gereken bir şey ve kol emekçisinin işi onu başka ideolojik girdiler olmaksızın patronseverliğe sevk etmezken, kafa emekçisinin işinin onu patrona düşünsel ve duygusal olarak yaklaştıran kimi yönleri var. Özel mülkiyet düzeni sadece gelir seviyeleri arasında değil, toplumun her düzleminde eşitsizlik ve ayrışma yaratıyor; buna işçi sınıfı da dâhil. Zaten kafa ve kol emeği ayrışması özünde gelir düzeyi değil, meta üretimi ve buna bağlı sermaye birikim sürecinde üstlenilen fonksiyonun farklılaşmasından, yani işbölümünden ileri geliyor ve ücret eşitsizliğini de bu çerçevede yaratıyor.
Kol emeğinin boyunduruk altına girmesi kölelikten bu yana tüm sınıflı toplumların özelliğiydi, ama kafa emeğinin aynı kaderi paylaşması kapitalizmin eseri oldu. Kafa emekçileri kapitalizmden önce de egemenlere çalışıyordu; örneğin mimarlar kralların saraylarını tasarlıyor ve inşaatına nezaret ediyor, ya da astronomlar kilise için gökcisimlerinin hareketlerini inceliyordu. Ama bu insanlar işçiden ziyade zanaatkârdı; egemenlere emeklerini değil, eserlerini satıyorlardı ve günümüzdeki beyaz yakalıdan çok daha özgürdüler.
Kapitalizm, Adam Smith’in öve öve bitiremediği rekabetçi dönemde ilk bu özgürlüğü yok etti. Bu dönemin burjuvaları sermayeleri küçük ve kendileri çok meşgul adamlardı. İşleri güçleri pazardan daha büyük bir pay kapmak için rakipleriyle itişip kakışmaktı. O sihirli ve ulvi “girişimcilik” kelimesinin ardına gizlenen, kaba fırsatçılık ve basit kâr hesabından ibaret bu yaşantıda nitelikli düşünce ve becerilere yer yok, ama ihtiyaç vardı. Bu yüzden egemenliği ele geçiren burjuvazinin ilk işi hekimi, hukukçuyu, din hizmetlisini, şairi, bilim adamını kendi ücretli işçisi haline (1) getirmek oldu.
Bununla da kalmadı, çünkü rekabetin zorunlu sonucu elenme ve tekelleşmeydi. Kapitalizm, yukarıda alıntıladığımız satırın üzerinden bir insan ömrü geçene kadar, her ülkede esnaftan hallice on binlerce burjuvanın kıyasıya rekabet ettiği bir düzen olmaktan çıkıp, zengin ülkelerde sermayenin tamamına yakınının birkaç yüz patronun elinde toplandığı ve bu patronların sadece kendi ülkelerinin değil tüm dünyanın pazarlarını aralarında pay ettiği en yüksek aşamasına, emperyalizme ulaştı.
Artık kafa emekçilerine olan ihtiyaç çok artmıştı, çünkü devasa pazarlara hükmeden, aynı üründen yüz binlerce üretip yüz binlerce ayrı müşteriye satan şirketler, milyonlarca insandan mevduat toplayıp on binlerce burjuvaya kredi veren bankalar ortaya çıkmıştı. Bu tekellerin idari işlerinin bizzat patronca yürütülmesi imkânsızdı. Böylelikle, geçmişte birbirleriyle serbestçe rekabet eden iş adamları işle bağlantılı, kol emeği dışında kalan faaliyetin onda dokuzunu bizzat yürütürken; artık “beyin-işi”nin onda dokuzu işçilerce yapılmaya başlanmıştı.(2)
Yani beyaz yakalı işçilik, sermaye düzeninin tekelci aşamasının bir ürünü oldu. Burjuvalar için önce kafalarının basmadığı işleri yapmaya başladık; ardından idari işleri de bize iteleyip zamanı golf falan oynayarak geçiren, bir de üstüne bunun için övülen aylak asalaklara dönüştüler. Ama bunu yaparken işçilerle aralarına önce küçük burjuvalardan bir patron vekili müdürler katmanı kurdular, onun altına da içimizden onlara özenenlerden bir patronseverler katmanı devşirdiler. Bu hiyerarşik yapı salt bir tercih değil, dev şirketlerin idare edilebilmesi için bir zorunluluktu.
Bu katmanlardan birincisinin maddi çıkarları patronla ortak. Genel müdür ve benzer konumdakiler şirketlerin performansına göre gelir elde ediyor, hatta genelde hissedar oluyorlar. İkinci katman ise böyle değil. Patronseverler beyaz yakalı işçilerin sadakati kimi zaman biraz daha güvence ya da yüksek ücret, ama genelde sadece sırt sıvazı ile satın alınıyor ve bunlara sadece gammazlık gibi alçakça işler yaptırılmıyor, en fazla bunlar çalıştırılıyor. Bu bağlamda patronseverlik, istismarcı bir babaya duyulan hastalıklı sevgiye benziyor. Bu insanlar, hem işyerinde hem de özel hayatlarında, mensubu olmaya devam ettikleri işçi sınıfının içinde patron sevgisi yayıyor, burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları ve ideoloji taşıyıcıları oluyorlar.
Lenin alıntıladığımız eserin Fransızca baskısına yazdığı önsözde bunları sermayedar sınıfın emekçi yaverleri olarak niteliyor.
Dolayısıyla, burjuvazi ortaya çıkmasa nasıl işçi sınıfı da ortaya çıkmayacaktıysa; sermaye bu denli tekelleşmese, ortaya Donald Trump veya Mustafa Koç gibi milyarlarca dolar sermayeyi kontrol eden zenginler çıkmasa biz beyaz yakalılar da bu kadar kalabalık olmayacaktık. Ama bir prensip hiç değişmedi.
Onların bize ihtiyacı var ama bizim onlara ihtiyacımız yok.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder