31 Mart 2016 Perşembe

Cibelle - Green Grass






Yatır başını eskiden kalbimin olduğu yere
Dünyayı üstümde 
Yeşil çimlere uzan
Beni sevdiğin zamanı hatırla
Yakına gel utanma
Yağmurlu gökyüzünün altında ayakta dur
Ay doğmak üzere
Beni düşün bir tren geçip giderken
Deve dikeni ve böğürtlenleri temizle
O gezinmedi mi
Şimdi benim bir balonum var
Ve o havada uçuyor
Gölgemde dur
Cisimler şimdi benden yapılma
Rüzgar gülü söyleyecek
Bugün yağmur kokuyor
Tanrı yıldızı aldı ve onları salladı
Ağaçlardaki çiçeklerdeki kuşlar anlatamaz
Sen asla benden bağımsız olmayacaksın
O benden bir ağaç yapacak
Bana veda etme
Bana gökyüzünü tarif et
Ve eğer gökyüzü düşerse, sözlerimi işaretle
Eğlenen kuşları yakalayacağız
Yatır başını eskiden kalbimin olduğu yere
Dünyayı üstümde tut
Yeşil çimlere uzan
Beni sevdiğin zamanı hatırla
Beni sevdiğin zamanı hatırla
Beni sevdiğin zamanı hatırla








.

Komünist Şairler.





















sakın küsme sende bana
herkes sokulmuş bak kendi sol yanına
korkma incinir miyim diye
gölgen ile dokun ister acıma
yeter ki küsme
sarıl bana













.

30 Mart 2016 Çarşamba

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı.............?


Soru çok fena, kötü, hatta skandal. Diktatör bizim, derdini biz çekiyoruz, keyfini sürenler ise kullanım ömrünün sınırlarına geldiğinde onun geleceğine karar veriyor.Soru çok iyi, fazlasıyla gerçekçi ve dürüst. Diktatörü diktatör yapan etmenlerin başında ABD; hadi halklara haksızlık etmeyelim, ABD emperyalizmi geliyor.

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı?Bana göre sorunun kendisinden çok onun yanıtının bu kadar merak edilmesi üzerinde durmak gerekiyor.O halde dürüst olalım. Bugün Türkiye’de örgütlü bir işçi sınıfından söz edemiyoruz. Siyaset yapmanın en ilkel ve anlamsız aracı haline gelen seçimler hâlâ toplumun geniş kesimlerinin siyasetle tek bağlantısı durumunda. Haziran Direnişi’nde sokağa dökülen milyonların aklına sokağa dökülmenin pek de işe yaramadığı düşüncesi sokuldu. Üniversite profesörlerinin “bu ülkeyi cahil halk kurtaracak” lafı edebildiği bir ülkede aydınım diye geçinenlerin bir bölümü “fazla tepki vermeyelim, elitist damgası yemeyelim” havasında. Buralı gericiler yetmiyormuş gibi ülkeye son birkaç ayda binlerce ithal cihatçı militan yerleşti. Ve göstermelik de olsa bir parlamento içi muhalefet yok, bir avuç milletvekilinin herhangi bir çıkışa işaret etmeyen çırpınışı var.

Evet, iktidarın gideremeyeceği zayıflıkları, onaramayacağı çatlakları söz konusu ama somut durumun somut analizini yapacak olursak, iç dengeler Erdoğan’dan yana…Yarın değişebilir, değişecektir de ama bugünden söz ediyoruz; Erdoğan’ın arkasındaki güçler -ki bunu şöyle somutlayabiliriz, Türkiye’nin büyük patronları, emperyalist ülkeler ve bölge gericiliği, eğer onu olduğu gibi desteklemeye devam ederse Erdoğan’la baş edilemez.

Kısa erimde bu mümkün gözükmüyor.Böylesi bir tabloda bu güçlere oynayacak, onlardan açık ya da örtülü ricacı mı olacağız?Hain, ahmak ya da çaresiz değiliz.İç dengeler şimdilik bizim aleyhimize ama öte yandan açık gerçekler var.Bir, toplumun geniş bir kesiminde öfke yine artmaya başladı ve bunun nerelere kadar gidebileceğine ilişkin Haziran Direnişi yeterince açıklayıcı.İki, uluslararası ve bölgesel gelişmeler Erdoğan’ın dış politikadaki 7-8 yıllık girişimlerini açığa düşürdü; bu yalnızca onun arkasındaki uluslararası aktörler nezdinde güvenilirliğini azaltmadı, aynı zamanda kafasındaki Türkiye projesi için gerekli bölgesel koşulları da bir ölçüde ortadan kaldırdı.

Üç, AKP’nin iç dokusu hem yukarıdaki iki gelişme hem de paylaşım kavgası nedeniyle ciddi ölçüde bozuldu, deyim yerindeyse iktidar blokunda çözülme var. Bu çözülmeyi bir Kürt bir Türk milliyetçiliğiyle telafi etmeye çalışan Erdoğan’ın hareket alanı giderek daralıyor.Türkiye’de emperyalizme ve paraya satılmamış olan siyasi aktörlerin odaklanacağı ve üzerinde hareket edeceği zemin öncelikle ve temel olarak ilk olgudur.Bu alan bize aittir ve diğer iki başlığa bu alandan etkide bulunabiliriz.ABD’nin güncel çıkarları ile Erdoğan’ın çıkarları arasındaki uyumsuzluk derinleşebilir ve gerçekten ipini çekebilirler. İddia edildiği gibi Erdoğan’ı sıkıştırıp, onu mutlak anlamda yönetilebilir hale getirebilirler, bu da mümkündür. Hangisi olacak ya da belirsizlik sürecek mi sorusunun anlamsızlığını hatırlatıp duruyoruz.Sonuçta bize bağlı…

Emperyalizmin çıkarları yerin dibine girsin, girecek de… Oradan gelecek yeni “çözüm” ya da “alternatif” için de aynı şey…Ancak halk, ayağa kalkarsa, hem uğursuz dostlarının Erdoğan’ı savunmasının önüne geçecek hem de Türkiye’nin kaderini eline almak için ilk hamleyi yapmış olacak.Bu anlamda ABD ya da başka emperyalist merkezlerde Erdoğan’ın tartışılmaya başlaması iyidir; oradan çözüm beklemek için değil, Erdoğan’ın “çok güçlü” olduğuna kanaat getirmeye başlayanların gerçekleri görmesi için…

Erdoğan çok güçlü değildir. Gerçekler de, halk da Erdoğan’dan güçlüdür. Emperyalizm yıpranan aktörlerle çalışmak istemez. Ama her durumda içeride muhalefeti susturmuş ve yönetebilen bir unsuru sonuna kadar kullanmak, hatta onu reset etmek istemelerinden doğal ne olabilir ki! Hele hele ülkenin önemli fay hatlarından birisi olan etnik kutuplaşmanın iki ucuna yerleşen Türk ve Kürt milliyetçiliği Erdoğan’la işbirliğine açıkken!

ABD Erdoğan’ı yollayacak mı yollamayacak mı diye fal bakmak yerine, Erdoğan’ın ciddi ciddi tartışıldığı, ona şantaj yapmaktan ona alternatif hazırlamaya varıncaya kadar değişik kartların elde tutulduğu bir süreçte akılla ve kararlılıkla hareket etmek gerekiyor.Erdoğansız AKP ya da AKP’siz AKP gibi seçenekler karşısında güçlenebilmek için, bugün Erdoğan’la hesaplaşmanın eksenini ABD’den Türkiye’ye çekmek gerekiyor. Dediğim gibi, dostlarının ona sahip çıkmasınının önüne geçecek olan da budur.Erdoğan döneminden kimlerin yararlandığını, emperyalist planlara nasıl hizmet ettiğini, AKP’li yıllarda büyük tekellerin nasıl büyük kârlar elde ettiğini sürekli gündemde tutmalıyız. Bunlarla yetmez ama evetçiliğin, “çözüm süreci” fetişizminin bağlantılarını da…

ABD Erdoğan’ı yollar mı yollamaz mı?ABD çok mu güçlü sanki? Herkes ABD’nin Erdoğan’ı yollayacak güçte olup olmadığını soruyor. Mesele bu değil ki?Test edilmesi gereken şudur: ABD ya da diğer sömürücü güçler Erdoğan’Ia devam edecek kadar güçlü mü?Bu testi yapacak olan Türkiye’nin aydınlanmacı, anti-emperyalist birikimidir.

Sol Haber - Kemal Okuyan











.

29 Mart 2016 Salı

Komünist Şairler



Nazım 
Bir perde gibi titriyorum
Bir çapak gibi gözden hoyrat düşerek
Yinede söylüyorum. 
Susamam şimdi
Zira aç ve sefil bir haldeler
Ve lakin şu boş gurur
Göz mendillerinde demir bilyeler.














.

21 Mart 2016 Pazartesi

Komünist Şairler



insanın soğuyor, üşüyor, buz tutuyor alevleri
ah bir de kocaman olmasaydı ya yüreği
nice olurdu halimiz.

Parka'nın Yazarı












.

20 Mart 2016 Pazar

Diktatörün Korku ve Sefaleti


Arthur Miller’ın Nazi kamplarında yapılan işkenceleri ve katliamları anlattığı unutulmaz tiyatro eseri Orkestra’nın en önemli mottolarından biri Fania Fenelon karakterinin o anlamlı çıkışının olduğu sahnede geçer.
“S.S’leri memnun etmeyi gerçekten istiyor olamayız madam!”
Fania Fenelon dönemin en önemli sanatçılarındandır. Auschwitz kampında ona verilen görev ise gaz odalarına giden esirlere konser vermektir.
Nazi subayının ise yaşananlara cevabı manidardır. “Bir halk feda edebileceği ile övünür!”
Sahi kim belirliyor feda edeceklerimizi? Ya da neyin övüntüsü bu?
İnsanlığın bu düzendeki tek görevi gaz odalarına gidenlerin son türküsünü söylemek mi olacaktır? Bizim insanlarımız demiştik yitirdiklerimiz için. Haziran’da, Soma’da, Tekel Direnişinde, hani bir yolculuk esnasında kâğıt bardakta çayınızı size uzatan yan koltuğunuzdaki yol arkadaşınızdan söz ediyorum. Bu insanların yitip gitmelerine tanık olmaktan başka bir çaremiz yok mudur?
Feda edebildiklerimizle övünmek ya da övündüklerimizi feda etmek ikilemi üzerinden yaşamaya zorlanıyoruz. Kimseler kusura bakmasın ama yitirdiklerimizle yetinecek falan değiliz.  Alışmayacağız!
İçinden geçtiğimiz zamanın kimi kavramlarını elimizin tersiyle reddetmek zorundayız.
Alışmayacağız, unutmayacağız…
Ve en önemlisi, affetmeyeceğiz.
Ve bugün yalnızca örgütlü bir halk unutmaz, alışmaz.
Ve en önemlisi, affetmez!
Türkiye’de kartlar yeniden karılıyor ve insanları yeni bir sürece ve değişime razı bırakmaya çalışıyorlar. Akla bu kadar mı acıyla ve kanla sorusu gelebilir. Ancak Haziran yaşamış bir halkı başka nasıl ikna edebilirsiniz ki bir kötülüğe?
Razı edeceklerini sanıyorlar!
Dün yaşanan patlamanın ardından kepenklerin arkasına sığınan insanların fotoğrafıyla razı etmek istiyorlar kötünün iyisine. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye…
Sokaklar boş, insanlar umutsuz resmediliyor boyalı basında. Seçenekler azaldıkça umudu da köreliyor insanların.
Patlayan bombaların tek tartışmasının sivil ölümler olup olmamasını aklınız alıyor mu sizin? Bu kadar basit olabilir mi yaşadığımız kaosun arka planı? Ne yani sivillerin değil de apoletli insanların öldüğü ya da hedeflerin resmi kurumlar olduğu bir Türkiye’ye eyvallah mı diyeceğiz? Ne yapacaksınız patlayan bombalar AKP binalarını hedef alırsa? Ne âlâ memleket mi olacak halimiz?
AKP’yi kaosla ve kanla götürmeye çalıştıkları bir gerçek bugün için. Yoksa Abdullah Gül’e ya da başka seçeneklere nasıl razı gelir insanlar. Bir süreci yönetemeyenlerin yaşattıkları kaosları yönetmeye çalıştıklarını görüyoruz. İyi yönetilen bir kaos değil muradımız, insanların bir birlerinden gözlerini kaçırmadıkları bir ülkedir.
Patlayan bombaların ardından “keşke hepsi ölseydi İsrailli turistlerin” çıkışına mı yanalım yoksa “bakın İstanbul’un trafik sorunu çözüldü, kimse dışarı çıkmıyor” pervasızlığına mı?
Roboski’de kaçakçılıkla mücadele, Haziran’da emri ben verdim, madencilere güzel öldü dediler. Emri onlar verdi, patlayan bombaların müsebbibi de onlar. Sur’da, Cizre’de, Yüksekova’da insanlık dışı saldırıların sahipleri de.
Yıllar önce, Auschwitz’te sorulan soruyu güncelleme zamanıdır.
Bir diktatörü gerçekten mutlu etmek mi istiyoruz?
O zaman: Korkmayın.
Boyun eğmeyin.
Evet, Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu, kendi sığınağına mahkûm olmuş Hitler ölememekten dahi korkuyor, İspanya sokaklarını kana bulayan Franco korkuyor kalabalıklardan. Evet, III. Reich’in Korku ve Sefaletidir resmedilen.
Evet, sazdan samandan bir sarayda, bir diktatör, korkuyor, ve sefilce saldırıyor halkına. Kötünün iyisine, ölümünün güzeline falan razı gelecek değiliz.
Bugün dinselleşmeye ve katliamlara karşı birikin öfke umududur insanlığın.
Dün yeni bir patlamanın ardından, yarın ise yeni bir günün, umudun Newroz’un arifesindeyken hiç boyun eğer mi insan sorusu anlamlı ve manalı.
Ve fakat bir şey daha, dünden bugüne, ama zaten, yalnızca İNSAN boyun eğmez. Eğmedi. Tam da bu nedenle zalim, korkak ve sefil. 







.

19 Mart 2016 Cumartesi

anKARA




"Önce biraz ağladılar; ama alıştılar şimdi. Aşağılık insanoğlu her şeye alışır"

Dostoyevski - Suç ve ceza














.

Alışmayacağız...................!



Bakamıyorum yüzlerine, öykülerini okumaya insanlığım dayanmıyor. Çoğu öğrencilerimle yaşıt. Bazıları üniversite sınavından çıkmış, belki Eylül’de öğrencim olacaklardı.
Gerçekten, ne doğru yazdı dün Aydemir. Hep biz ölüyoruz. Kızılay’da bomba patladığında veya çalıştığımız inşaatta asansör halatı koptuğunda; kocamız tepesi atıp bıçağı kaptığında veya sınav stresini taşıyamayıp bornozun kuşağını boynumuza doladığımızda… Hep bu ülkenin temiz, emekçi insanları; tek derdi insanca yaşamak, gelecekten korkmamak olan insanları ölüyor.
En büyük suç, en yaygın öldürülme sebebi bu artık: Alçağın teki olmamak ve iyi, uygar bir hayat istemek. Çünkü insanlığın boyun eğmeyen, insanlığından vazgeçmeyen kısmı bu ülkede düzene en büyük tehdit, karanlığın önündeki son ve en büyük engel haline geldi. Bu yüzden bütün bombalar, cinayetler, ölüm bize. Gerisi zaten sinmiş, ne gerek var daha fazla ezmeye, öldürmeye? Ankara’nın ortası can pazarıyken hala bir otobüs dolusu çocuğa tecavüz edilmiş bir pislik yuvası için “Ensar Değerimizdir” diye hashtag açıp yüklenenden; katliam “batı”da oldu diye “iyi biraz da onlar ölsün” diye sevinenden bu düzene zarar gelir mi?
Özel mülkiyet düzeni her hücresiyle, her zerresiyle insanlık dışı artık; dolayısıyla insanlığından vazgeçmiş olanlar da düzen için bir tehdit değiller.
Ve doğal olarak, insanlık namına ilk susturulması gerekenler en fazla konuşturuluyor. Sadece Abdülkadir Selvi yılanı değil, birden fazla ağızdan aynı sözler döküldü saldırıdan bu yana: Alışmak lazım. Bunu diyorlar utanmadan, sıkılmadan; çünkü biliyorlar ki başka çareleri yok. Eğer bu ülke, bu hanedan kılıklı çete tarafından yönetilmeye devam edecekse; sadece devletin değil tüm toplumun üzerine kapkara bir din çarşafı örtülüp Orta Doğu’nun karanlığı hâkim kılınmalı. Orada da başlıca siyaset düsturu “bir köşede iki arkadaş koymamak” ve kent merkezlerinde patlayan bombalar sıradan. Yok, eğer bu ülkenin başındaki çete aydınlanmış halkın öfkesine uğramaksızın görevden el çektirilecek ve iktidar başka gericilere devredilecekse, o zaman da halk terörle evlere kapatılmalı, sokaklar boşaltılmalı. Bizim payımıza yine bomba düşüyor.
Öyle bir düzen ki, elinde bombadan başka bir şey kalmamış. Her sorunu bomba atarak çözmeye çalışıyor. Kafana nişanlayıp gaz bombası atıyor, parça tesirli bomba atıyor, araba dolusu bombayla belediye otobüsüne dalıyor. Sadece öldürmeyi, parçalamayı biliyor.
İstiyorlar ki, insanlık kabuğuna çekilsin. İstiyorlar ki umudu kenara koyalım, ağlaya ağlaya “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” diye mızmızlanalım. İstiyorlar ki o satırın yazarı gibi kendimize acımaktan kımıldayamaz hale gelelim, insanlığımız için mücadele etmek yerine ruhumuzu melankoliye teslim edelim. Kimi istiyor ki korkumuzdan kımıldayamayalım, kimi istiyor ki korkuyla ona sığınalım, peşine takılalım.
Bu yüzden hepsi, hep bir ağızdan diyor ki: Hayat bu, alışın.
Kusura bakmayın, nah alışırız! Bu insanlık gaz odalarına, dünya savaşlarına, atom bombalarına, şeriatçı katliamlara bile diz çökmedi. Sizin üç kuruşluk komplolarınıza, tehditlerinize hiç çökmez. Bu ülke bizim vatanımız, hiçbir yere gitmeyeceğiz. İnsanlığımızdan da, insanca yaşama ve insanca yaşayabileceğimiz bir ülke kurma arzumuzdan da asla vazgeçmeyeceğiz.
Alışmayacağız!

Sol Haber - Nevzat Evrim Önal







.

Tarafınızı seçin



“Tarafınızı seçecek, ya benden ya ötekinden yana olacaksınız.” Böyle demekteler bize, herkese…
“Ben milli iradeyim, halk oyuyla geldim, istediğimi yaparım” diye söze başlıyor iktidarda olan.
“Gazetecileri içeri tıkar, gazetelere el koyabilirim; kadınlara sokağa çıkmayın der, gün gelir sokağa çıkma yasağı koyarım sivil yerleşimlerinde halka zulmetmek için; büyük ülkelere ülkeyi satar, zayıf gördüklerime savaş açarım; okulları imam mektebine çevirir, imamları bakan-hâkim-hekim yaparım; istersem ben de Kürdüm der, dilersem Kürtleri düşman ilan ederim; bir gün çözümcü olur, ertesi gün savaşçı; İsrail’e van minüt diye dayılanır, bir dakika biter yaltaklanırım; işçiyi sopalar, öğrenciyi döverim; halka küfreder, karşılığında herkese hakaret davası açarım; ya bendensindir ya da düşman.”
“Ben ulusal kurtuluşum, Kürtlerin kaderini tayin edeceğim, istediğimi yaparım” diye söze başlıyor dağda olan.
“Yeri gelir çözüm sürecine laf söyleyeni eleştirir, gün gelir Erdoğan’ı faşist ilan ederim; ister Gezi’de diktatörü kurtarırım, ister herkesi Gezi ruhunu canlandırmaya çağırırım; ABD’yle stratejik ortak olabilir, aynı anda emperyalizmin oyunlarından bahsedebilirim; cephe önerisi yapar, olmadı tehdit ederim; sivil halkın katline karşı duyarlılık isterim, sivillerin bombalanmasını meşru görürüm; Erdoğan’ı dün biz kurtardık diye övünür, bugün Erdoğan’ı düşürünceye kadar savaşacağız derim; tarafınızı seçin.”
Taraf olmayanlar düşman ilan edilecek besbelli. Siyasi iktidar böyle söylüyor. PKK ise “herkes safını belirlesin” demekte.
Neye göre karar vereceğiz?
Türkler ve Kürtler mi burada taraflar? Ya etnik kimlikler üzerinden bir ayrışma ve çözüm istemiyorsak! Ya Türksek ve Kürtsek veyahut değilsek!
Amerikancılarla ABD emperyalizmine karşı olanlar mı taraflaşmış? AKP bir ara Arap dünyasına, hatta Asya’dan Latin Amerika’ya her bir yere “Amerika’nın çanına ot tıkayacağız” diye fısıldıyordu tam da BOP’un eş başkanlığı ile övünürken. NATO’yu “sınırlarımızı lütfen koruyunuz” diye ülkeye davet etmekten hiç sıkılmıyor ama muhalifleri kökü dışarıda diye suçlayabiliyordu. Beri tarafta “ABD’ye düşman değiliz”den “biji Obama”ya veya “Biz ABD çıkarlarına daha çok hizmet ederiz”e varan bir çizgi… Üstüne yaşasın devrim mücadelesi! Buradan da taraf çıkmıyor.
Bir tarafta laiklikten yana olanlar, diğer tarafta yobazlar mı var? İktidar yobazların elinde o kesin de, diğerlerinin laiklikle pek ilgisi yok. O kadar yok ki, Türkiye’nin aydınlanmacı-ilerici birikimine “laiklik elitizimdir, inkarcı ve imhacı politikaların aracıdır” diye saldırıldı yıllarca. Şimdi ise Saidi Nursi’de ortaklaşıyorlar.
Piyasa düzenine, kapitalist sisteme gelince… Her şeyin başı ve sonuna… Temel meseleye… Bu konuda bir taraflaşma söz konusu mu? Patronların egemenliği ile emekçilerin iktidarı karşı karşıya mı? Taraflaşma bunun üzerine mi?
Yok.
Peki neyin kavgası bu?
“Kürt halkının eşitlik, özgürlük, adalet kavgası”.
Bir halkın eşitlik, özgürlük, adalet arayışına kimse bir şey diyemez. Ancak eşitlik, özgürlük, adalet nasıl gelecek; bu konuda tartışmak mümkün.
Düne kadar “birlikte, kardeşçe yaşam” deniyordu. Deniyordu ama “Kürt” olmayan bir eşitlik, özgürlük, adalet arayışına tepeden bakarak, hatta onu meşru görmeyerek hangi kardeşlik? Nasıl bir Türkiye sorusuna yanıt vermeden nasıl bir birliktelik? “Kürtler özgürleştiğinde Türkler de özgürleşecek” bir yanıt olabilir mi?
Yanıt olmadığı için şimdi iş, ölçüsüz şiddette birbiriyle yarışan iki taraf arasında seçim yapma dayatmasına geldi dayandı. Ve hızla Türklerle Kürtlere indirgenen bir taraflaşmaya…
Biz yokuz ya da aslında böyle bir taraflaşma yok.
Bu sömürü düzeninin, kapitalizmin, burjuva diktatörlüğünün herhangi bir temsilcisinin hele hele bugünkü diktatörün “hainleeeeer” diye bağırması umurumuzda değil.
“Ne yaparsak yapalım, bizi desteklemek zorundasınız, çünkü biz mazlum bir halkın temsilcileriyiz” diyenlerle de yolumuz ayrı.
Bilinsin ki, bu sıkışmayı aşmak isteyenler çoğalıyor. Ankara’daki patlama bu “taraflaşma”da saf belirlemeyi değil, bu “taraflaşma”dan çıkışı hızlandırdı. Hükümete kızgınlık artıyor; halklara karşı “misilleme” hakkına da!
Evet, taraflaşma gerekiyor.

Sol Haber - Kemal Okuyan





.