29 Mayıs 2017 Pazartesi

TKP 12. Kongre Türkiye Konferansı tamamlandı: Sosyalist seçeneği güçlendirmek için...



Türkiye Komünist Partisi 12. Kongre Türkiye Konferansı, 27-28 Mayıs tarihleri arasında İstanbul'da toplandı.

14'ü yurt dışından olmak üzere tüm parti örgütlerinden toplam 383 delegenin katılımıyla gerçekleştirilen oturumlarda, önümüzdeki mücadele yılına dair önemli kararlar alındı.

Toplantı, saygı duruşu ve ev sahibi İstanbul Komiteleri adına Melike Çakır'ın karşılama konuşmasının ardından, Merkez Komite Sekreteri Kemal Okuyan'ın yaptığı açış konuşmasıyla başladı. 

İlk şiirini 50 yıl önce yayınlamış olan Partili şair Nihat Behram'ın 50. şiir yılını kutladığı "Dövüşe dövüşe yürünecek" kitabının yine parti tarafından yayınlandığı günlerde yapılan toplantıda, Behram'ın mesajı da okundu. Nihat Behram, 50. şiir yılını selamlayan kitabın tüm gelirlerini TKP aracılığıyla devrimci mücadeleye bırakmış bulunuyor.

SOSYALİZM YILI...

Çok sayıda delegenin söz alarak katkı sunduğu iki günlük toplantı, oldukça verimli tartışmalara sahne olurken, "Parti Programı Giriş Bölümü", "Parti ve Partili Yaşam Üzerine", "Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nin 100. Yılında Yolumuz Devrimin Yoludur", "Rusya ve Çin Ekseninde Emperyalizm Üzerine 2017 Tezleri", "Parti Tarihi Üzerine Tezler" ve "2017 Haziran-2018 Haziran Siyasal Örgütsel Hedefler" başlıklı metinler oy birliğiyle kabul edildi.

12. Kongre Türkiye Konferansı, Kemal Okuyan'ın kapanış konuşmasıyla sonlandı.

"Sosyalist seçeneği güçlendirmek için" sloganıyla düzenlenen Türkiye Konferansı'nda, önümüzdeki çalışma dönemi "Sosyalizm yılı" ilan edilirken, Ekim Devrimi'nin yıl dönümünde büyük bir "Sosyalizm şöleni" düzenleme kararı alındı.

28 Mayıs günü yapılan oturumlarda tüm kongre sürecinin gündemini oluşturan metinler ve delege toplantılarına sunulan siyasal örgütsel hedefler raporu dışında bazı politik karar önerileri de gündeme alındı.

Türkiye Konferansı'nda alınan politik kararlar ise şöyle:

12. Kongre Politik Kararları

Karar 1: Haziran Direnişinin yıldönümü hakkında

Türkiye halkı gerici karşı devrime sığmayacaktır

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi 2013 Haziran Direnişinin dördüncü yıldönümünü coşkuyla anmakta, yitirdiğimiz insanlarımızın anısı önünde saygıyla eğilmektedir.

Haziran Direnişi laikliği bayrak eden yurtsever halkımızın AKP karşı devrimine sığdırılamayacağının tarihsel kanıtıdır. Milyonlarca yurttaşın aylarca sürdürdüğü bu kitle hareketi ülkemiz tarihinde benzersiz bir eylemdir. Türkiye Komünist Partisi 2013 yaz ayları boyunca direnişin ön saflarında yerini almış, hareketin militan mücadele boyutuna son derece önemli katkılarda bulunurken politik karakterine kritik müdahalelerde bulunmayı da ihmal etmemiştir. Haziran Direnişi tam da bu ikinci boyutta yaşanan yetersizlikler nedeniyle kitle mücadelesi dinamiği olarak süreklilik kazanamamıştır. 2013 sonrasında ülkemizde bir taraftan liberal bir ideolojik politik düzenlemenin gündeme getirilmesi, sola yönelik olaraksa düzenin bir tasfiye operasyonuna kalkışması rastlantı değildir. Egemen güçler halkımızdan direnişin intikamını alçakça baskı politikalarıyla olduğu kadar solun önünü keserek de almaya çalışmışlardır.

Türkiye Komünist Partisinin bu kongreyle önüne koyduğu hedefler bu saldırıyı püskürtmeye yönelik tarihsel bir adımdır. Karanlığa sığdırılması imkânsız olan halkımızın direniş potansiyeli, sosyalist seçeneğin güçlendirilmesi, topluma yaygınlaştırılması, işçi sınıfı hareketine damga vurmasıyla ülkemizin geleceğine taşınacaktır.

12. Kongre bu inançla AKP iktidarının halkımıza karşı işlediği bütün suçların hesabını sormaya söz vermektedir.

Karar 2: “Zenginlerin iktidarı” hakkında

Yağmacılardan hesap sorulacak

Türkiye bir sermaye diktatörlüğünün egemenliği söz konusudur. Sermaye diktatörlüğünü, patronlar adına vekil siyasetçiler yürütür.

Bugün bu ilişki olabilecek en yoz, en ahlaksız biçimine bürünmüş bulunuyor. Başbakanın, bakanların, diğer yöneticilerin ve akrabalarının, boyutları açığa çıkan mal varlıkları halkımızın aşağılanmasından başka bir anlam taşımıyor. Ülkemiz yağma amacıyla, yağmacı bir sınıf adına, doğrudan doğruya yağmacılar tarafından yönetilmektedir. Burjuva siyasetinin amacı, ülkemizin bütün birikiminin ve kamu varlıklarının alenen çalınması haline gelmiştir.

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi bu işleyişin giderek yoksullaşan emekçi halkımızın bütün haklarını elinden koparıp alan bir soygun olduğunun altını çizmektedir. Bu işleyiş halkın onuruna yönelik en ağır saldırıyı ifade etmektedir. Kongremiz Türkiye işçi sınıfının bu aşağılamanın hesabını soracağını ilan eder.

Karar 3: Cam işçileri ile dayanışma hakkında

İşçi sınıfı boyun eğmeyecek

İşçi sınıfının en temel haklarına saldırmaktan çekinmeyen AKP hükümetinin grev yasaklaması ve bu yasağı milli güvenlikle gerekçelendirilmesi alışkanlık halini aldı. Yakın geçmişte metal işçilerinin grevi de yasaklanmak istenmiş, ancak bu saldırı işçilerin fiili mücadelesiyle geçersiz kılınmıştı. Şimdi de Şişecam’a bağlı işletmelerde ilan edilen grev yasağına karşı işçi kardeşlerimiz çeşitli biçimlerde emeklerine sahip çıkıyorlar. Boyun eğmeyen cam işçileri yalnızca kendi hakları için değil, bütün emekçi halkımız adına bir direnişe imza atıyorlar.

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi gerici sermaye hükümeti tarafından grev hakkı gasp edilmek istenen cam işçilerinin yanında olduğunu, işçilerin direnişiyle dayanışmasını var gücüyle sürdüreceğini ilan etmekte, bütün işçileri ve emekten yana güçleri bu dayanışmanın parçası olmaya çağırmaktadır.

Karar 4: OHAL uygulamaları hakkında

Gülmen ve Özakça serbest bırakılmalıdır

AKP iktidarının, tarikatlar arası iktidar kapışmasını, OHAL ile birlikte emeğe ve ilerici kamu emekçilerine saldırının bahanesi haline getirdiği açıktır. Kamuda iş güvencesinin ve bütün kazanılmış hakların gasp edilmesine varan bu politikalara karşı Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi işten atılan, baskı gören bütün emekçilerle dayanışmasını ilan etmektedir.

Son olarak çalışma hakları için açlık grevi yoluyla direnmeyi seçen eğitim emekçileri, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın uydurma gerekçelerle tutuklanmaları gerici sermaye iktidarının insanlık dışı ve emek düşmanı yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya sermiş bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi bu uygulamayı şiddetle protesto etmekte, Gülmen ve Özakça’nın özgürlüklerinin ve işlerinin iadesini talep etmektedir.

Karar 5: AKP dış politikası hakkında

Bölge halkları el ele, sosyalizme

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi AKP hükümetinin komşu ülkelere karşı izlediği politikaların halkımızı ve halkımıza mal olmuş tarihsel değerleri temsil etmekten uzak olduğunu ilan etmektedir. AKP hükümeti Suriye’nin savaşa sürüklenmesinden ve bugün akan kandan birinci derecede sorumludur. AKP hükümeti ne zaman içerde veya dışarda gündemi manipüle etmeye ihtiyaç duysa Yunanistan’a karşı kışkırtmalara girişmekte, halklarımızı birbirine düşman etmeyi denemektedir. AKP hükümeti Kıbrıs sorununu Adanın her kökenden halkına karşı bir şantaj olarak çözümsüz tutmaya devam etmektedir. AKP hükümeti kah Ortadoğu halklarını, kah Karadeniz halklarını tehdit etmekte, açık veya örtük yıkıcı askeri faaliyetlerde bulunmaktadır. Bu politikalar, bugüne kadar binlerce yoksul göçmenin göç yollarında yaşamlarını yitirmelerinin, bölgemizi saran savaş ve kan dalgasının nedenleri arasındadır.

Türkiye Komünist Partisi bütün komşu ve kardeş halklara adaletin, eşitliğin dostluk elini uzatmaktadır. Ülkelerimizdeki egemen güçler, gerici ve sömürücü iktidarlar ne yaparlarsa yapsınlar, halklarımızın iradesi mutlaka üstün gelecek ve bölgemiz barışa ev sahipliği yapacaktır. Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi, halkların ortak mücadelesinin sosyalizmi kazanacağına duyduğumuz inancı bir kez daha teyit etmektedir.

Karar 6: Venezuela halkıyla dayanışma hakkında

Venezuela devrimi teslim olmayacak

Venezuela emperyalizm ve işbirlikçilerinin alçakça bir karşı-devrim senaryosuna sahne olmaktadır. Sağcı muhalefetin provokasyonlarının, uluslararası burjuva medyasının yalan kampanyasının ve onlarca insanın ölümüne karşı-devrimci, şiddete dayalı eylemlerin amacı, Bolivarcı iktidarı bir kaosa sürüklemek ve karşı-devrimin önünü açmaktır.

Türkiye Komünist Partisi 12. Kongresi bu gerici komployu şiddetle mahkûm ederken, Venezuela halkının devrimci kazanımlara sahip çıkacağına inancını korumaktadır.

Türkiye Komünist Partisi, kardeş Venezuela Komünist Partisi’nin devrimi korumak için devrimi derinleştirmek yönündeki stratejik tercihini ve politikalarını coşkuyla selamlamakta ve Komünist Parti aracılığıyla tüm Venezuela halkına dayanışma mesajını iletmektedir.

Karar 7: Küba ile dayanışma hakkında

Sosyalist Küba’ya selam

Küba’yı hedef almak emperyalist ve gerici politikaların vazgeçilmez bir gündem maddesidir. ABD’nin, gericiliğe yeni bir saldırgan dil kazandıran başkanı Trump’ın da bu geleneği izlemesi ve Küba’ya hakaret ve tehditler yağdırması şaşırtıcı olmamıştır. Yurtseverlik değerlerinden ve sosyalizmin kazanımlarından geri adım atmayacağını defalarca kanıtlayan Küba halkının bu tehditlere pabuç bırakmayacağını biliyoruz.

Bugüne kadar her zaman Küba halkı ve onun devrimci öncüsü Küba Komünist Partisi ile dayanışma içinde olan Türkiye Komünist Partisi’nin 12. Kongresi sosyalist Küba’yı ve yoldaş Raul Castro’yu selamlamaktadır.

ÇOK SAYIDA KOMÜNİST PARTİ'DEN MESAJ

TKP'nin 12. Kongresi'ne dünya komünist ve işçi partilerinden de destek mesajı geldi.
Kongre'ye mesaj ileten partiler şöyle:
  • AKEL
  • ABD KP
  • Alman KP
  • Arnavutluk KP
  • Avustralya KP
  • Avusturya Emek Partisi
  • Belarus Komünist İşçi Partisi
  • Belçika Emek Partisi
  • Bengaldeş KP
  • Bohemya ve Moravya KP
  • Brezilya KP
  • Britanya KP
  • Britanya Yeni KP
  • Bulgaristan KP
  • Cezayir Sosyalizm ve Demokrasi Partisi
  • Danimarka’da KP
  • Filipinler KP-1930
  • Gürcistan Birleşik KP
  • Hırvatistan Sosyalist İşçi Partisi
  • Hindistan KP
  • Hindistan KP (Marksist)
  • Hollanda Yeni KP
  • Irak KP
  • İspanya Halkları KP
  • İsveç KP
  • KP (İsviçre)
  • KP, İtalya
  • Katalonya KP
  • Kazakistan Sosyalist Hareketi
  • Küba KP
  • Kürdistan KP-Irak
  • Macaristan İşçi Partisi
  • Makedonya KP
  • Meksika KP
  • Norveç KP
  • Polonya KP
  • Portekiz KP
  • Rusya Federasyonu KP
  • Rusya Komünist İşçi Partisi
  • Sırbistan Komünistleri
  • Sirilanka Kp
  • Suriye KP
  • TUDEH, İran
  • Ukrayna KP
  • Ürdün KP
  • Vietnam KP
  • Yeni Yugoslavya KP
  • Yunanistan KP


28 Mayıs 2017 Pazar

bir başka




Truffaut’nun Son Metro filminde Gérard Depardieu bir kadına kur yaparken “sizin içinizde iki kadın var…” diye söze başlıyordu. Türkiye burjuvazisi de hükümete aygın baygın bakıp “sizin içinizde iki parti var” diyor mudur? Burjuvazi tam da bu ikiliğe aşık. Lakin aynı ikilik başkalarını kötü yola düşürüyor…

AKP Kongresinden önce başladı, Erdoğan’ın önümüzdeki dönem stratejisinin ne olacağı hakkında fikirler uçuşmaya. Giderek birbirini teyit eden yorumların sayısı artıyor. Öyle ki, artık anonimleşen “kaynaklar”a göre Erdoğan’ın tek adamlığındaki irite edici öz, yıpranmışların geri çekilip yenilerin öne itilmesiyle dengelenecekmiş. Sonra son yıllarda kaybedilen eski müttefikler, liberaller ve Kürtlerle köprüler kurulacakmış. AKP kendi dinci tabanında bile itibar yitirmiş ve bu da düzeltilecekmiş. Orta ve küçük sermaye tabanına alan açılacak, umut enjekte edilecek, para dağıtılacakmış. Dış politika, ekonomide açtığı gediklerin giderilmesi yönünde elden geçirilecekmiş. Anti-demokratik olduğu rivayet edilen yüzde on barajı yediye indirilecekmiş. Özetle yaşasın toplumsal barış ve istikrar…

Elmalarla armutların aynı kefeye konmasından öte bir toplam paketten söz ediliyor yani. Bu paketin içindeki öğeler birbirini fena halde ısırıyor. Sermayeye vaatlerin varsa, işçilerden çalacaksın. Toplumsal barış biraz zorlanacak olsa da… Rusya pazarına konsantre olacaksan, Ortadoğu’da edebini takınacaksın. Bu Kürtlerle bir uzlaşma yolu anlamına geliyorsa, İslamcıları ne yapacağını da bulmalısın. Oradaki İslamcıyı hor görürken içerdekini nasıl hoş tutacaksın peki? Parasıyla değil mi dersen başa dönmüş olursun. Hani yıpranmayı giderecektin? Hani imaj tazeleyecektin? Para nerde kısmına hiç girmiyorum. Başını Katar şeyhi tutsa da musluk musluktur!

Teorik olarak uyumlu hale getirilmesi son derece zor olan bu modelin pratiğini siz düşünün artık! Teoride tıkır tıkır kurulmuş modeller bile pratiğin testinden çakabilirken bu iş nasıl olacak bilemiyorum.

Ama bildiklerimi sıralayayım yine de:

Bir: İslamcı, liberal ve Kürt(çü)lerle arayı düzeltmek tarihsel bir referanstır. Bu üç akımdır, cumhuriyet dönüşümüne farklı nedenlerle karşıt veya mesafeli duran. Yine bu üçünün stratejik ortaklığa girdiği gün cumhuriyet de mezara sürüklenmiştir. Bunlara demokrasi yaptırılır mı, diye sormayın. Tayyip reformu bu kadar olur. Bu reformdan demokrasi, laiklik vs adına keyiflenmek ise ya kafasızlık, ya ihanet, ya mazoşizm olur.

İki: Memleketimizde aklın dağıldığı yıllar boyunca bu üç kategori şişmiştir. Bu şişkinlik sayesinde Erdoğan’ın 2017-2019 ajandasının bir nevi reform olarak pazarlanması beklenir.

Üç: Yalnız, on beş yıllık ince politik taktikler manzumesinden sonra tarihsel, yani genelgeçer bir düzleme kaymak bir ilerleme, gelişme sayılamaz. Çünkü arada, biraz yukarda tarif etmeye çalıştığım kördüğüm oluştu. Üstelik düğümü çözmesi umulan daha dün karıştıran kişinin ta kendisi. Basbayağı krizin indirgendiği nokta; bizzat Erdoğan!

Burjuvazi ülkenin yönetilmekten ancak bu kadar uzak düşebileceğini ve bundan sonra Erdoğan’ın en başa “yönetilebilir bir ülke yaratmayı”, krizin hararetini bir nebze dindirmeyi koyduğunu biliyor. O yüzden OHAL’di, YSK’ydı diye konu açıldığında “iyi olmadı tabii” verilecek mesajın üst sınırını çiziyor: İyi olmasın, yeter ki istikrar olsun…

O halde Erdoğan sermaye sınıfını bütün araçlarla sulamaya asılacak. Aynı anlama gelmek üzere emek düşmanlığında yeni rekorlar kapıdadır.

O halde ilim olmasa da, para neredeyse oraya gidilecek. Katar olur, Barzani olur...

O halde bu gidişat ile dinin yolu buluşturulmalıdır. Mesela meczup yobazlar zapturapt altına alınabilir ve İslam’ın tüccar yorumu öne çıkartılır.

Dışarıda ise kimsenin mutlak itaat beklememesi koşuluyla, AKP her bir güç odağına elinden gelen hizmeti sunacaktır. Ne de olsa hepsinin yeri ayrı, hepsi velinimet…

Bildiğimiz gibi, burjuva siyasetinde konular masaya çıplak haliyle getirilmez. Bu paranın, yobazın, emperyalistin paketidir ve amaç bunların saltanatının sürdürülebilir kılınmasından ibarettir. Çıplak görüntü yoksulu, emekçiyi, aydını, yurtseveri çileden çıkartacağı için, Erdoğan yanındaki sadık emekliler ve merakla beklediğimiz genç yeteneklerle birlikte, sokaklarımızdan “reformcu geldi, hanım” diye seslenerek geçecektir.

Tutup tutmayacağı, artık mazoşist, hain ve aptalların tutumuna, bir de -daha doğrusu ondan önce- aklı başında solcuların mücadelesine bağlıdır.

Burjuvazi AKP’nin kârları arttırmaya yarayan saldırganlığına ve düzeni döndürmeye yarayan reformculuğuna hep sevdalı oldu: “Sizin içinizde hem bir zorba, hem de bir bonkör var.”

Bir yanda bu sıradışı aşk süredursun, Kılıçdaroğlu’nun yine mücadele edesi tutmuş; “KHK’lar meclise gelecek” diye masayı yumrukluyormuş. Artık gizli değil açık AKP’li olan muhalifimiz “OHAL kitabına uydurulsun” istiyor. Kürt siyasetinde ise rivayetler çoğaldı. Demirtaş anayasanın şu maddelerini kabul ediyormuş; yok canım, hayır, o haberi yalanlamış. Özerklikten vaz mı geçilmiş? Sırrı Süreyya Önder siyaseti tam da yeni müzakere masası kurulurken mi bırakacakmış?

Hal böyleyse, Erdoğan da reformcu olur elbet!

Rivayetleri geçiniz. Size kesin bilgi: Komünistler bir başka alem istiyormuş.

soL Haber - Aydemir Güler




.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Manchester saldırısı




Manchester’da yaşanan ve 22 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı ile ilgili olarak Türkiye Komünist Partisi (TKP) başsağlığı mesajını Britanya Komünist Partisi ve Britanya Yeni Komünist Partisi’ne iletti.
Değerli yoldaşlar,
Türkiye Komünist Partisi, Manchester’da yaşanan korkunç saldırıyı şiddetle kınar. Britanya halkının yaşadığı acıyı paylaşıyor, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

Sivillere yönelik saldırıların emperyalizmin ürünü olduğunu çok iyi biliyoruz. Emperyalist merkezler bir yandan dinci terörü hedef gösterip saldırıları kınıyor, diğer yandan onu besliyor ve hatta bu saldırılardan çıkar sağlamaya çabalıyor.

Emperyalizmin emekçi halkların hayatını kâbusa çevirmesine izin vermeyeceğiz. Bu sebeple TKP, emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmekte kararlılığını, emperyalizme karşı mücadelede partinizle olan enternasyonalist işbirliğini ve Britanya halkıyla olan dayanışmasını bir kez daha ilan eder.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite






.

Şu devlet devlet dedikleri zengin sopası





Devlet yalnız toplumun değil, sosyalizme sempati duyan, kendisini solcu, hatta devrimci olarak niteleyen birçok insanın kafasının karışık olduğu bir konudur. Devletin niteliği ve işlevi konusunda doğru ML bilince sahip olmak, sınıf mücadelesinin birçok sorununda bilimsel ve net bir kavrayışı ve devrimci pratiği getirecektir. Devletin ne olup olmadığı konusunda Leo Huberman'ın makalesini aktaracağız.

Devlet Nedir? 

Üretim araçlarındaki özel mülkiyet, özel türden bir mülkiyettir. Bu mülkiyet, ona sahip olan sınıfa, sahip olmayan sınıf üzerinde bir güç verir. Sahip olanın yalnız çalışmadan yaşamasını sağlamakla kalmaz, bir yandan da, sahip olmayanların çalışıp çalışmayacağı ve hangi koşullar altında çalışacaklarını saptama olanağını da verir. Yani bir çeşit efendi ve hizmetçi ilişkisi kurar; kapitalist sınıf, emirler verme mevkiinde, işçi sınıfı ise bunları yerine getirme durumundadır.

Bu durumda, haliyle, iki sınıf arasında sürüp giden bir çatışma vardır.

Kapitalist sınıf, isçi sınıfını sömürerek, servetle, güçle ve itibarla cömertçe ödüllendirilmiş; oysa işçi sınıfı, güvensizlik, yoksulluk, sefil hayat koşulları içine itilmiştir.

Bu durumda, mevcut mülkiyet ilişkisinin –azınlığın bu denli yararına, çoğunluğun bu denli zararına olan bu mülkiyet ilişkisinin– devamını sağlamak için bir yöntem bulunması gerekir. Zengin azınlığın, emekçi çoğunluk üzerinde, toplumsal ve ekonomik egemenliğinin sürüp gitmesini sağlayacak güce sahip bir kurumun varlığı zorunludur.

Böyle bir kurum vardır: bu, devlettir.

Kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde egemenlik kurmasını sağlayan bu özel mülkiyet ilişkilerini korumak ve sürdürmek devletin işlevidir.

Bir sınıfın ötekini baskı altında tuttuğu sistemi yaşatmak devletin işlevidir.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki çatışmada mülk sahipleri, devletin kişiliğinde, mülksüzlere karşı güçlü bir silah bulurlar.

Devletin, sınıflar üstü olduğuna –hükümetin zengin yoksul, yüksek alçak bütün halkı temsil ettiğine– inanmaya iteleniyoruz. Ama aslında, kapitalist toplum, özel mülkiyete dayandığından, özel mülkiyete karşı yapılacak her davranış, gereğinde şiddet kullanmaya kadar varan devletin direnciyle karşılaşacaktır.

Bunun için, aslında, sınıflar varoldukça, devlet, sınıflarüstü olamaz, egemen sınıftan yana olmak zorundadır. Devletin egemen sınıfın bir silahı olduğunu, Adam Smith, daha 1776 yılında farketmişti. Ünlü kitabı, The Wealth of Nations ’da şöyle yazıyordu: "Sivil hükümet, mülkiyetin güvenliğini korumak için kurulduğu sürece, aslında zenginin yoksula karşı veya biraz malı mülkü olanın olmayana karşı savunulması için kurulmuştur."

İktisaden egemen olan sınıf –üretim araçlarına sahip olan sınıf– siyasal olarak da egemendir.





.

21 Mayıs 2017 Pazar

TÜRKİYE KOMÜNİST GENÇLİĞİ'NDEN UYUŞTURUCUYA KARŞI MÜCADELE ÇAĞRISI





Türkiye Komünist Gençliği, bugün yayınladığı deklarasyonla, günümüzde kullanımı gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucuya karşı mücadele çağrısı yaptı. “Yaşamın dozunu yükselt, örgütlen!” başlıklı açıklamada, egemen sınıfların emekçi gençleri esir almak için bir araç olarak uyuşturucuyu kullandığı belirtildi.


Türkiye Komünist Gençliği (TKG) bugün bir deklarasyon yayınlayarak, Türkiye’de ve Dünya’da gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucu madde bağımlılığına karşı uzun süreli bir kampanya başlattığını duyurdu. Uyuşturucuya karşı savaşın çok yönlü bir mücadele olduğunun altının çizildiği açıklamada, komünistlerin yaklaşımı 8 maddede açıklanıyor. 


Broşür haline getirileceği duyurulan “Uyuşturucuya karşı, özgür bir yaşam için; Yaşamın dozunu artır, örgütlen!” başlıklı açıklamanın dağıtımına bu hafta sonu gerçekleşecek Uyuşturucuya Karşı Metin Kurt Futbol Turnuvası sırasında başlanacak.




İşte deklarasyonun tam metni:



Uyuşturucuya karşı, özgür bir gelecek için…

YAŞAMIN DOZUNU YÜKSELT, ÖRGÜTLEN!



Uyuşturucu; yoksul kitlelere içerisinde bulundukları koşulları değiştirmek yerine ondan uzaklaşmanın sahte yollarını öğreten, emekçi gençlere bilinçli ve sorumlu davranmanın sonuçsuz olduğu fikrini aşılayan ve uyuşturucuyu çözüm olarak sunan sermaye düzeninin en tehlikeli aracıdır.


Sermaye düzeni, bu zehri özellikle çıkışsızlık hissini ve gelecek kaygısını en ağır şekilde yaşayan, kendilerine sunulan kölece yaşamı kabullenemeyen emekçi gençlere karşı kullanıyor, onların sömürüye ve sınıflı toplumun sonuçlarına duydukları öfkeyi bastırmayı amaçlıyor.

Gençliğin, sahte çözümlerle, düzenin yarattığı çıkışsızlık hissinden uyuşarak kurtulma palavrasıyla işi yok! Yalnızlaştırılmaya karşı dayanışmayı, gerici baskılara karşı bilimsel düşünceyi, “böyle gelmiş böyle gider” yalanına karşı emeğin ve kararlılığın üzerinde yükselecek yeni bir yaşamı savunacağız.


***



Türkiye’de gençler mutsuz ve öfkeli. Mutsuz ve öfkeli olmak için bu düzen bize çok fazla gerekçe sunuyor. Paralı ve niteliksiz eğitim sistemi, muhafazakâr ahlak anlayışı, gerici baskılar, kültürel-sosyal faaliyetlere erişimin zorluğu, spor faaliyetlerinde insan dışı bir rekabetin kural haline gelişi, artan işsizlik, insanları yurdundan eden savaşlar, kendimizi ifade etmenin ve “işlevli” hissetmenin yollarının kapatılmış olması… Kısacası insana değil de paraya öncelik veren sermaye düzeni ve onun her alandaki yansıması etrafımızı koyu bir karanlık gibi kuşatıyor. Bu karanlık tarafından yutulmak, önümüzdeki seçeneklerden birisi.

Bizler, karanlıktan çıkışın, yeni ve güzel bir geleceğin mümkün olduğunu savunuyoruz. Bugün bize karamsarlık aşılayan düzenin ortadan kaldırılabileceğini, Türkiye’nin eşit ve özgür bir ülke haline getirilebileceğini biliyoruz. Bunun için, öfkemizi doğru yere yöneltmemiz, sahte ve anlık mutluluklara sırtımızı dönüp yeni bir yaşamı kurmak için omuz omuza vermemiz gerekiyor.  


Kapitalist sistem dünya çapında bir krizin içerisine yuvarlanmış durumda. Kâr oranları düştükçe, farklı emperyalist ülkelerin birbirleriyle rekabeti kızışıyor, hatta büyük bir emperyalist savaş ihtimali dahi güçleniyor. Kapitalizmin krizi derinleşirken, sermaye sınıfının emekçilerin haklarını bir bir gasp etmek, işgücünün maliyetini azaltmak yani işçilere saldırmak dışında bir seçeneği yok. Emekçileri daha kötü koşullara ikna etmek için ise türlü gerici ideolojiler ve mücadeleye düşman bir burjuva kültürü, devlet eliyle dört bir koldan yayılıyor. Televizyon, dinsel cemaatler, camiden devşirme öğretmenler, yeni eğitim müfredatı, kültür endüstrisi, köşe dönmecilik… Hepsi bu tezgahın parçası! 



Uyuşturucu-uyarıcı madde kullanımının gençlik içerisinde özellikle son yıllarda ciddi bir artış göstermesi de tesadüf değil. Burjuva toplumu yolun sonuna yaklaştıkça çürüyor ve kendisini sorgulayan genç kuşakların etrafını tüm olanaklarıyla kuşatıyor. Uyuşturucu ise egemen sınıfın en alçakça silahı: En çaresiz ve umutsuz hissettiği anda gençlerin yanında türüyor. Adeta devlet tarafından dağıtılıyor, liberaller ve hippiler tarafından bir özgürleşme aracıymış gibi pazarlanıyor, hatta kimi okullarda okul idarelerinin de içinde olduğu büyük şebekeler kuruluyor. Ancak gençliğin önemli bir kesimi buna rağmen uyuşturucuya mahkûm edilmeyi reddediyor.



Türkiye Komünist Gençliği (TKG), uyuşturucu/uyarıcı madde bağımlılığına, satışına ve kullanımına karşı savaşı çok boyutlu bir mücadele olarak benimsemekte ve özellikle emekçi gençlik içerisinde yaygınlaşan bu sorunu aşağıda ilkeleri sıralanan yaklaşım doğrultusunda ele almaktadır:

GENÇ EMEKÇİLER, UYUŞTURUCU İLE ‘ZARARSIZLAŞTIRILIYOR’



1)  Uyuşturucu, toplumun ezilen sınıflarından gelen gençler tarafından, içerisinde bulundukları zorlu gerçeklikten ve süreklileşmiş hayat kavgasından kısa bir süreliğine de olsa çıkışın tek yolu olarak görülebilmektedir. Bir kısır döngünün içerisinde günü gününe ekmeğini kazanmaya çalışan, kötü şartlarda iş gören, gittikçe yoksullaşan, burjuva toplumunun dışladığı ve hor gördüğü gençler, kolayca uyuşturucu tacirlerinin ağına düşebilmektedirler. Yoksul gençler arasında, çeşitli uyuşturucu maddelerin kullanımının ve bu maddelere bağımlılığın daha yüksek oranda görülmesi, uyuşturucu madde bağımlılığının mevcut kapitalist düzenle ilişkisine dair ipucu sunmaktadır. Eşitsizliğin meşru görüldüğü sınıflı toplumlarda ezilen sınıfın üyeleri yaygın olarak uyuşturucuya sığınmakta, böylece adalet özlemlerini bastırmakta ve kendi devrimci potansiyellerini tüketmektedirler. Kısacası, emekçi gençler, kendi koşullarını değiştirebilecekleri gücü, uyuşturucu eliyle terk etmektedir. İşçi sınıfı, uyuşturulmayı reddeder ve hayata örgütlü bir mücadeleyle tutunursa, kendisini sömüren düzenden kurtuluşunun yolu açılacaktır.



EMPERYALİSTLER VE SİYASİ İKTİDAR, UYUŞTURUCUYU TEŞVİK EDİYOR


2) Kimyasal ya da “organik”, uyuşturucu ticaretine devlet tarafından göz yumulmakta, hatta kimin pastada ne kadar paya sahip olacağı siyasi güç dengeleri ve devlet içerisindeki çatışmalar tarafından belirlenmektedir. Emekçi mahallelerinde ve meslek liselerinde, uyuşturucu satışı kimi zaman bizzat kolluk güçleri ve devlet görevlileri tarafından organize edilmektedir. Ülkemizde ve dünyada; işçi sınıfına, direnen halklara ve işçi sınıfı devrimcilerine karşı terör uygulamak üzere NATO tarafından kurulmuş, kanlı kontrgerilla örgütlenmeleri, eylemlerinin finansmanını büyük ölçüde uyuşturucu üzerinden sağlamaktadır. Emekçiler ve gençler, ülkemizin geleceğini karartmak için çalışan, emperyalizmin maşası karanlık örgütlerin suçlarına ortak olmamalı, kendini kullandırtmamalıdır. ABD emperyalizmi ve NATO güçleri işgal ettikleri ya da böldükleri Irak, Afganistan, Somali gibi pek çok ülkede uyuşturucunun üretimini ve kullanımını yaygınlaştırmakta, bu yolla halkları esir etmeye çalışmaktadır. Uyuşturucuya karşı mücadele, emperyalizme karşı savaşın bir parçası ve yurtseverlik görevidir.



DİNSELLEŞME UYUŞTURUCU KULLANIMINI AZALTMAZ, ARTIRIR


3) Uyuşturucunun, cihatçı çetelerin yoksul gençlerden kendilerine militan kazanma stratejilerinde de önemli bir yeri var. Bu çeteler bir yandan uyuşturucu ticareti yapar, gençleri uyuşturucuya alıştırırken, diğer yandan bağımlılıktan kurtuluşun “dine dönmekle” mümkün olduğu vaaz ederler. Uyuşturucuyla gençleri sosyal çevrelerinden ve ailelerinden koparan, zihinlerini yönlendirmelere daha açık hale getiren gerici çeteler, “kurtardıkları” gençleri kendi karanlık amaçları için kullanır, hatta kimi zaman ailelerinin sempatilerini dahi kazanırlar. Bazı örneklerde ise uyuşturucudan kurtulmayı vaaz etmeden, uyuşturucu kullanımını dinsel ritüellerinin ve “cihatın” gereği haline getirerek gençleri canlı bombalara, katillere dönüştürmektedirler. 



Uyuşturucu bağımlılığının panzehri şeriatçıların vaaz ettiği gibi “dine dönüş” ya da dinsel ahlak anlayışı değildir. Dinselleşmenin uyuşturucu bağımlılığına çözüm olmadığını tarihsel örnekler de kanıtlamaktadır. Bir karşı-devrimin ardından dinci devletlerin kurulduğu ülkelerde uyuşturucu tüketiminin azalmayıp, aksine arttığı güvenilir araştırmalar sonucunda görülmüştür. Dünyada uyuşturucu bağımlılarının nüfusa oranında ilk sıralarda Afganistan, İran, Malezya ve Pakistan gibi ülkeler yer almaktadır. Öte yandan, sosyalist devrimlerin yaşandığı ülkelerde uyuşturucu tüketimi radikal ölçüde azaltılabilmiştir. 



Toplumların uyuşturucuya karşı direncinin kaynağında dinsel inanışlar ya da dinsel ahlak yoktur, emekçi kimliği vardır. Ailesinin ve sevdiklerinin geleceğini düşünen, iş arkadaşlarına ve yaşadığı çevreye karşı sorumluluk duyan, dünyada çocukların çektikleri acıları vicdanında taşıyan, eşit ve özgür bir dünyanın özlemini çeken insanların duruşu emekçi sınıfların uyuşturucu bağımlılığının karşısına kendiliğinden ördüğü duvardır. Bu duvar, ancak bir halk aydınlanmasıyla, işçi sınıfının sosyalist Türkiye davasına sahip çıkmasıyla aşılmaz hale gelecektir. Sağlıklı ve mutlu bir yaşam böyle kurulacaktır.





GELECEK KAYGISININ KARŞISINDA TEK YOL ÖRGÜTLENMEK


4) Kapitalist toplumda gelecek kaygısı yediden yetmişe herkes tarafından hissedilmektedir. Geleceğe ilişkin bütün umutların kaybedildiği, bireysel kurtuluş yollarının tükendiği zorlu koşullarda çıkışsızlık hissi özellikle gençler arasında yaygınlaşmaktadır. Gençler diplomanın para etmediğini,  diploma almanın ise aile ekonomisine bir an önce katkı sağlama yükümlülüğü nedeniyle giderek imkânsızlaştığını görüyorlar. Eğitim sistemine erişimin emekçi gençlerin önemli bir kesimi için giderek zorlaştığı, meslek liseleri ve çıraklık eğitiminin tek seçenek haline geldiği günümüz koşullarında, milyonlarca genç sömürüyle erken yaşta tanışıyor, asgari ücretin altında, staj adı altında ya da yarı zamanlı işlerde çalıştırılıyor. Özellikle, üretimde ve hizmet sektöründe ucuz işgücü olarak çalıştırılan gençlerin diğer işçilerle birlik olmaması, uyanıp hakkını aramaması için uyuşturucuya meslek liselerinde bilerek ve isteyerek alan açılıyor. Gelecek kaygısını yenmenin, ülkeye dair umut taşımanın tek yolu olan sınıf örgütlenmesine kapatılan kapılar, uyuşturucuya sonuna kadar açılıyor. Bu saldırının püskürtülmesi için, geleceğin işçi sınıfının çaresiz olmadığını, aksine güçlü olduğunu görmesi, gençleri ezen sömürü düzeninin yıkılmaz olmadığını kavraması gerekiyor.


UYUŞTURUCU, İDEOLOJİK VE KÜLTÜREL BİR SALDIRIDIR


5) Kapitalist düzende, işçiler kafeinle ayık kalmaya çalışırlar, kendilerine ayırabildikleri sınırlı zamanda ise onlardan uyuşmaları istenir. Bu uyuşturma işleminin çeşitli araçları var. Televizyon, kumar, kahvehaneler, gece kulüpleri, endüstriyel futbol ve daha nicesi, çeşitli şekillerde bu işlevi görebiliyor. “Hepimizin dinlenmeye, eğlenmeye, kimi zaman çılgınlıklar yapmaya hakkımız olduğu” gerçeğini dile getirerek uyuşturucunun kabul edilebilir bir şey gibi gösterildiğine tanık oluyoruz.  Ancak saldırının da tam bu noktada, sadece sağlığımızla ilgili değil ideolojik-kültürel bir saldırı olduğunu görmek gerekiyor. İş ve öğrenim hayatımızda yüklendiğimiz stresi nasıl deşarj edeceğimiz, dertlerimizi hangi yollarla aşacağımız, sosyalleşme ihtiyacımızı hangi ortamlarda karşılayacağımız ideolojik ve kültürel bir mücadelenin konusudur.

Hepimiz hayatın stresinden ve dertlerinden kendimizi kurtarıp biraz dinlenmeyi, gevşemeyi hak ederiz. Ancak hayatın dertleri karşısında, bu dertlerin maddi temelini kavramamızı sağlayan bilincimizden kurtulmak ya da birkaç saatliğine onu askıya almak, sorunlarla mücadele etme yöntemi olarak görülemeyeceği gibi, insanı dinlendirmez ya da deşarj etmez. Burjuva kültürü bilince ve insanın dönüştürücü iradesine düşmandır. Bilinçliliğin ve hayat disiplininin en yüksek düzeyine ihtiyaç duyan insanca bir yaşam kavgasında ise, uyuşturucunun ve uyuşturucu kültürünün yeri yoktur. Esas olan; ideolojik, kültürel ve siyasal olarak düzenle uyuşmamaktır.

UYUŞTURUCU SAVUNUCUSU AKIMLAR, ‘ÖZGÜRLÜK’ KAVRAMINI KİRLETEMEZ



6) Dünya çapında liberal ve anarşist akımlar uyuşturucunun yasal olması gerektiğini, insanların serbestçe uyuşturucu kullanmaya hakları olduğunu iddia ediyorlar. Liberalizm ve liberter ideolojiler, birey ve toplum arasındaki çatışmayı mutlak kabul ederler ve toplumun karşısında bireyin ya da grupların “özgürlük alanını” tanımlamaya çalışırken sınıf gerçeğinden ve halkın gerçek sorunlarından koparlar. Bu akımların sözcüleri, uyuşturucunun serbest bırakıldığı takdirde denetlenebileceğini, böylece vergilendirmenin ve suç oranını düşürmenin mümkün olacağını iddia ederek topluma sözde “özgürlükçü” bir “çözüm” önermektedirler. 



Öncelikle, küçük düzeneklerle üretilebilen, üretimi için fabrikalara ve makinelere ihtiyaç duyulmayan uyuşturucunun yasal hale getirilmesi, kayıt dışılıktan kurtarılması anlamına gelmek zorunda değildir. Uyuşturucuyu daha ucuza mal etmenin ve kârını artırmanın yolunu, vergiden kaçmak için kayıt dışılıkta bulacaklar çıkacaktır. Öte yandan, insanların bedensel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkileyen maddelerin meşrulaştırılması halka karşı suçtur, suç oranlarını düşürmeyecektir. Uyuşturucunun ve suçun toplumsal kökeni aynıdır: insanın fiziksel ve psikolojik sağlığının ve bütünlüğünün sömürü düzeni koşullarında bozulması, eşitsizliğin yarattığı öfke, süreklileşen yoksulluk ve örgütsüzlüğün ve bireyciliğin hakim olmasının getirdiği yalnızlık ve çaresizlik. 



Uyuşturucunun yasallaştığı ve kullanımının normalleştiği bir durumda bağımlılık oranını artacaktır. Bağımlı kişi düzenli gelirinin ne kadar olduğuna bakmaksızın uyuşturucu madde tüketimini zaman içerisinde sürekli artırmak durumundadır. Bağımlılık ve semptomlar düzenli bir işte çalışmayı imkansız kılacak ama her şeye rağmen kişi bağımlısı olduğu maddeyi edinmek isteyecektir. Tefeciye borçlanacak, bankaya borçlanacak, çıkar yol kalmadığında ise örgütsüz ve yoksul insanların sahip olduğu tek bireysel kurtuluş stratejisine yani suça başvuracak. Dolayısıyla, uyuşturucu yasallaştığı durumda suç oranları azalmayacak, aksine artacak.



Unutulmamalı: Dünya üzerindeki en büyük ve en yaygın suç ise ücretli kölelik, yani kapitalizmdir. Uyuşturucu ticaretinin devlet tarafından denetlenmesi ve kurallara tabi kılınması çete savaşlarını azaltacak olsa bile, uyuşturucu kullanımını yasallaştıracak ve normalleştirecek böylesi bir adımı atmak en büyük suç olan sömürü düzenini güçlendirmeye hizmet etmektedir. 



Uyuşturucu/uyarıcı maddelerin yasallaşması talebi dünyadaki bir takım oportünist, sol-liberal partilerin ve anarşist hareketlerin programında da yer almaktadır. Bunlar işçi sınıfını bölmek ve sınıf hareketinin saflarını dağıtmak için sermaye sınıfına hizmet eden akımlardır. Bu nedenle uyuşturucuyu savunmakta ve aslında uyuşturucu bağımlılığının zemini hazırlayan sömürü düzenini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Çürümenin savunucularına, suçluların ve suçu üreten düzenin mazeretçilerine prim verilmemelidir.



KONTROLLÜ KULLANIM YOKTUR 



7) Uyuşturucu sinsi bir düşmandır. İlk tanışıklıkta “kontrollü kullanılabileceği” düşünülür, ancak özellikle kişisel yaşantımızda sorunlarla karşılaştığımız dönemlerde, hızla bağımlılık halini alır. Uyuşturucunun kolay erişilebilir olması kötüdür, daha kötü olan ise uyuşturucuyu “organik” ve “kimyasal” olarak ayırmak ve “sağlıklı, bağımlılık yapmayan” uyuşturucu tercihinin güvenli olduğuna inanmaktır. Bağımlılık yapan her zaman uyuşturucu maddenin yapımında kullanılan kimyasallar ya da bitkiler değildir, bunlar ancak bağımlılığın biyolojik temeli olabilir. Kişi güçlü bir irade sergilediği takdirde bunların tamamına meydan okuyabilir ancak elbette böyle ideal kişilere gerçek hayatta pek rastlanmaz. 



Uyuşturucu bağımlılığı bir toplum sağlığı sorunu olduğu kadar, kişisel sağlığı da olumsuz etkilemektedir. Sağlıklı bir yaşamın, kapitalizmin yol açtığı insani yıkımı aşmanın, güçlü bir psikoloji ve iradenin yolu disiplinden ve doğru bir amaca sahip olmaktan geçer.
UYUŞTURUCUDAN DA, BU DÜZENDEN DE ‘KURTULMAK’ MÜMKÜN



8) Türkiye’de AMATEM gibi merkezler eliyle yürütülen rehabilitasyon programları uyuşturucu bağımlılığını tedavi etmekte yetersizdir. Hatta öyle ki, kimi uzmanlar AMATEM’in uyuşturucuyu bırakmak için yanlış, uyuşturucuya başlamak için “doğru” adres olduğunu düşünmektedir. Kimi durumlarda, uyuşturucu tacirleri devletin bu sözde rehabilitasyon merkezlerine tedavi görmek istiyormuş gibi girerek kriz anlarında bağımlılara ulaşabilmekte, bu merkezlerin etrafında uyuşturucu satışı açıktan yapılmaktadır. Kapitalist devletin, gençleri uyuşturucudan kurtarmak gibi bir derdi, uyuşturucu kullanımıyla bir sorunu yoktur. Bir takım Sivil Toplum Kuruluşlarıyla düzenlenen “dostlar alışverişte görsün” kampanyaları sadece ailelerin güvenini, desteğini sağlamak için siyasi amaçlarla yapılmaktadır.



Öte yandan, bağımlı kişinin iyileşmesi ve bağımlılıktan kurtulması mümkündür. Bunun için kişinin, yeni bir yaşam disipliniyle buluşması, bu doğrultuda kendi iradesine inanması ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenlemesi gerekmektedir. Bu nedenle, yatarak (düzenli olarak hastanede kalarak) tedavinin gerçek çözüm getirmeyeceği, saygın uzmanlar tarafından savunulmaktadır. Rehabilitasyon merkezinden çıkan kişinin eski yaşam koşullarına ve sosyal çevresine döndüğünde büyük ihtimalle uyuşturucuya yeniden başlayacağı bilinmektedir. Doğru tedavi yöntemi, kişinin sosyal çevresini değiştirdiği, ailesiyle birlikte eğitimden geçtiği, uzun süreli ayakta tedavidir. Spor faaliyetlerinde yer almak, kültürel-sanatsal çalışmalara katılmak ve hayatın farklı yönleriyle etkileşim içerisinde olmak, birçok örnekte tedaviyi ciddi ölçüde desteklemektedir. Dolayısıyla, uyuşturucuyla mücadele, sosyal yaşamdan kopmayı değil, yaşamı gelişkin ve devrimci bir tarzda dönüştürmeyi gerektirir.  



Para tuzağından ibaret sahte “tedavi” programlarına son verilmeli ve uyuşturucu satış noktalarına dönüşen rehabilitasyon merkezleri, yetkin bilim insanlarının gözetiminde, köklü bir reformdan geçirilmelidir.

Bağımlı kişiler iyileştirilebilir. Sömürü düzeninin “iyileştirilemeyeceği”, ve yıkılması gerektiği ise asla unutulmamalıdır.





‘YENİ BİR YAŞAM’ MÜCADELEMİZ



Türkiye Komünist Gençliği, uyuşturucuyla ve uyuşturucuyu yaratan sermaye düzeniyle her zeminde mücadele eder, yeni ve gelişkin bir yaşamı savunur.

Türkiye Komünist Gençliği, yeni yaşamdan yeni bir toplumsal düzeni yani sosyalizmi anlıyor. Bireyin toplumun içerisinde anlam kazandığı, rekabetin değil dayanışmanın egemen olduğu, çıkara dayalı değil sevgi ve saygıya dayalı ilişkilerin kurulduğu, gençlerin hor görülmediği aksine örgütlü bir şekilde yönetime katıldığı toplumsal düzenin adı sosyalizm. 
Eğer kendimizi ömür boyu kapitalizmin bizlere verdiği hasarı onarmak için rehabilitasyon merkezlerine kapatmayacaksak, yaşam koşullarımızı köklü bir şekilde değiştirmemiz gerekiyor.

Bu doğrultuda TKG bulunduğu her yerde gençliği insanca bir yaşamı kurmak için örgütlüyor ve kendi alternatifini yaratıyor.


Ülkenin ve emekçi halkın gençlerin enerjisine ihtiyacı var. Gençliğin ise siyasallaşmaya ve örgütlenmeye. Uyuşturucu sömürü düzeninin gençliğe dayattığı erken ölümdür; işte buna para babaları hariç kimsenin ihtiyacı yok.



Geleceğimize, kendi hayatımıza el koymanın vakti geldi de geçiyor. Bunu birbirimizden güç alarak yapabiliriz, sermaye sınıfına ve tasmasını elinde tuttuğu çetelere boyun eğerek, onlarla hemhal olarak değil. Unutmayalım, eğer bir araya gelirsek, güçlü olan biziz. Uyuşturucu ticaretiyle zengin olanlarsa bir avuç düşkün, kan emici haydut. Örgütsüzlüğümüzden güç alıyor, ölüm tacirliği yapıyor, sevdiklerimizi zehirliyorlar.



Sözümüz bu ülkenin bütün gençlerine:



Sömürücülerin, burjuva medyasının, liberallerin, gericilerin, işbirlikçilerin, çetelerin sana uzattığı uyuşturucuyu elinin tersiyle it. Uyuşturulmayı reddet!



Dozlara mahkum olma; örgütlen!



Türkiye Komünist Gençliği - TKG





.

18 Mayıs 2017 Perşembe

TKP'den 19 Mayıs açıklaması: Artık bu ülkenin kurtuluşu emeğin kurtuluşu olacaktır



Türkiye Komünist Partisi, 19 Mayıs'ın 98. yılı dolayısıyla "Milli mücadeleden bugüne 98 yıl sonra 19 Mayıs" başlıklı bir açıklama yaptı.

"Emperyalist işgal ordularına karşı mücadelenin sembolü 19 Mayıs’ı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlarken, ikinci kurtuluş savaşı hayalleri görmüyoruz" denilen açıklamada, "Kapitalizm koşullarında artık hiçbir sınıf milli değildir. Önümüzdeki görev, ülkemizi kapitalist düzenden ve emperyalizmin hakimiyetinden kurtaracak olan  işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini zafere ulaştırmaktır" ifadeleri kullanıldı.

TKP Merkez Komite imzalı açıklamanın tam metni şöyle:

Milli mücadeleden bugüne
98 yıl sonra 19 Mayıs 
Emperyalist işgal ordularına karşı mücadelenin sembolü 19 Mayıs’ı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlarken, ikinci kurtuluş savaşı hayalleri görmüyoruz. Kapitalizm koşullarında artık hiçbir sınıf milli değildir. Önümüzdeki görev, ülkemizi kapitalist düzenden ve emperyalizmin hakimiyetinden kurtaracak olan  işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini zafere ulaştırmaktır.


19 Mayıs’a yasaklamalarla giriyoruz. Anadolu’daki işgal güçlerinin sökülüp atılması ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanan “milli mücadele” için 98 yıl önce atılan adım önemli bir köşe taşı, bir karar anıydı. 

Şimdi emperyalist işgal ordularına karşı verilen mücadelenin anılması, kutlanması devlet iktidarının kendisi tarafından “ulusal güvenlik” için tehdit sayılıyor.

Ve bazı milliyetçiler böyle bir iktidarın milli çıkarların bekçiliğini yaptığını savunuyor.

Birkaç yıl öncesine kadar 19 Mayıs’ı namus meselesi olarak gören, Samsun’a her yıl bir kez daha çıkarak milli mücadelenin bayraktarlığını yaptığını düşünen ulusalcılar arasında bile, yeri geldiğinde AKP iktidarına vatan millet adına sahip çıkılması gerektiğini söyleyenler var.

Bu tabloya, gerici, Amerikancı, ümmetçi parti AKP’nin kendi iktidarını bir milli mesele olarak sunması ekleniyor.

Tabloyu tamamlayansa, çok yakın zamana kadar “ulus ve ulus devlet eski kavramlardır, artık demokrasi için uluslararası topluma entegrasyon esastır. Almanya’ya, ABD’ye emperyalist demek günahtır” diyerek enternasyonalizm dersi veren sol liberallerin, şimdi İzmir Marşı’na eşlik etmeleri oluyor.


Kafa karışıklığına hiç gerek yok.

Türkiye kapitalizmi, kritik bir siyasal yapılanma evresini milli mücadeleyle tamamlamış, daha doğum anında emperyalist sermaye ile işbirliğine mahkûm milli sermaye palazlandıkça, sistem yerleşmiş, sistem yerleştikçe milli olan her şey biraz çok uluslu, bağımsız olan Türkiye biraz bağımlı hale gelmiştir.

Türkiye kapitalizmi için bağımsızlık bir yalan değilse bir hayaldir.

Bu ülkede “memleketin de devletin de sahibi biziz” diyen herkes açıkça eski deyimle gayri millidir.

Ortadoğu’da Amerika’nın verdiği yetkilerle ülkeler işgal etmeye niyet edenlerin, “milletin adamı” geçinmeleri yalandır.

“Ulusalcı” kelimesini gururla isimlerine ekleyenlerin, NATO’ya sadakati utandırıcıdır.

Osmanlı çürüyüp çökmekteyken, topraklarına doluşan işgal ordularına karşı verilen mücadeleler şüphesiz ki 19 Mayıs 1919 günü başlamamıştır. 19 Mayıs 1919’un ulusal kurtuluş mücadelesinin sembolik başlangıç günü olarak kutlanması ise şüphesiz doğrudur.

Mustafa Kemal’in Samsun’a ulaştığı günden 98 yıl sonra, tekrar aynı noktadan başlayarak bir “ikinci Kurtuluş Savaşı” vermek ise mümkün değildir.

İşgal artık yabancı orduların işgali değildir. İşgal sömürü düzeninin işgalidir. Sadece emekçileri ezmek ve onlara boyun eğdirmek için “milli” olduğunu hatırlayan sermaye sınıfımız, bu çokuluslu işgalin bir parçasıdır. 

Artık bu ülkenin kurtuluşu emeğin kurtuluşu olacaktır.

98 yıl sonra, işgal ordularını Anadolu’dan söküp atan mücadelede atılan büyük adımı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlıyoruz.

Bağımsızlığı bu çağda bir hayal olmaktan çıkartacak olan, işçilerin uluslararası kardeşliği ve iktidar mücadelesidir.


Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite



.