24 Mayıs 2017 Çarşamba

Manchester saldırısı




Manchester’da yaşanan ve 22 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı ile ilgili olarak Türkiye Komünist Partisi (TKP) başsağlığı mesajını Britanya Komünist Partisi ve Britanya Yeni Komünist Partisi’ne iletti.
Değerli yoldaşlar,
Türkiye Komünist Partisi, Manchester’da yaşanan korkunç saldırıyı şiddetle kınar. Britanya halkının yaşadığı acıyı paylaşıyor, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

Sivillere yönelik saldırıların emperyalizmin ürünü olduğunu çok iyi biliyoruz. Emperyalist merkezler bir yandan dinci terörü hedef gösterip saldırıları kınıyor, diğer yandan onu besliyor ve hatta bu saldırılardan çıkar sağlamaya çabalıyor.

Emperyalizmin emekçi halkların hayatını kâbusa çevirmesine izin vermeyeceğiz. Bu sebeple TKP, emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmekte kararlılığını, emperyalizme karşı mücadelede partinizle olan enternasyonalist işbirliğini ve Britanya halkıyla olan dayanışmasını bir kez daha ilan eder.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite






.

Şu devlet devlet dedikleri zengin sopası





Devlet yalnız toplumun değil, sosyalizme sempati duyan, kendisini solcu, hatta devrimci olarak niteleyen birçok insanın kafasının karışık olduğu bir konudur. Devletin niteliği ve işlevi konusunda doğru ML bilince sahip olmak, sınıf mücadelesinin birçok sorununda bilimsel ve net bir kavrayışı ve devrimci pratiği getirecektir. Devletin ne olup olmadığı konusunda Leo Huberman'ın makalesini aktaracağız.

Devlet Nedir? 

Üretim araçlarındaki özel mülkiyet, özel türden bir mülkiyettir. Bu mülkiyet, ona sahip olan sınıfa, sahip olmayan sınıf üzerinde bir güç verir. Sahip olanın yalnız çalışmadan yaşamasını sağlamakla kalmaz, bir yandan da, sahip olmayanların çalışıp çalışmayacağı ve hangi koşullar altında çalışacaklarını saptama olanağını da verir. Yani bir çeşit efendi ve hizmetçi ilişkisi kurar; kapitalist sınıf, emirler verme mevkiinde, işçi sınıfı ise bunları yerine getirme durumundadır.

Bu durumda, haliyle, iki sınıf arasında sürüp giden bir çatışma vardır.

Kapitalist sınıf, isçi sınıfını sömürerek, servetle, güçle ve itibarla cömertçe ödüllendirilmiş; oysa işçi sınıfı, güvensizlik, yoksulluk, sefil hayat koşulları içine itilmiştir.

Bu durumda, mevcut mülkiyet ilişkisinin –azınlığın bu denli yararına, çoğunluğun bu denli zararına olan bu mülkiyet ilişkisinin– devamını sağlamak için bir yöntem bulunması gerekir. Zengin azınlığın, emekçi çoğunluk üzerinde, toplumsal ve ekonomik egemenliğinin sürüp gitmesini sağlayacak güce sahip bir kurumun varlığı zorunludur.

Böyle bir kurum vardır: bu, devlettir.

Kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde egemenlik kurmasını sağlayan bu özel mülkiyet ilişkilerini korumak ve sürdürmek devletin işlevidir.

Bir sınıfın ötekini baskı altında tuttuğu sistemi yaşatmak devletin işlevidir.

Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki çatışmada mülk sahipleri, devletin kişiliğinde, mülksüzlere karşı güçlü bir silah bulurlar.

Devletin, sınıflar üstü olduğuna –hükümetin zengin yoksul, yüksek alçak bütün halkı temsil ettiğine– inanmaya iteleniyoruz. Ama aslında, kapitalist toplum, özel mülkiyete dayandığından, özel mülkiyete karşı yapılacak her davranış, gereğinde şiddet kullanmaya kadar varan devletin direnciyle karşılaşacaktır.

Bunun için, aslında, sınıflar varoldukça, devlet, sınıflarüstü olamaz, egemen sınıftan yana olmak zorundadır. Devletin egemen sınıfın bir silahı olduğunu, Adam Smith, daha 1776 yılında farketmişti. Ünlü kitabı, The Wealth of Nations ’da şöyle yazıyordu: "Sivil hükümet, mülkiyetin güvenliğini korumak için kurulduğu sürece, aslında zenginin yoksula karşı veya biraz malı mülkü olanın olmayana karşı savunulması için kurulmuştur."

İktisaden egemen olan sınıf –üretim araçlarına sahip olan sınıf– siyasal olarak da egemendir.





.

21 Mayıs 2017 Pazar

TÜRKİYE KOMÜNİST GENÇLİĞİ'NDEN UYUŞTURUCUYA KARŞI MÜCADELE ÇAĞRISI





Türkiye Komünist Gençliği, bugün yayınladığı deklarasyonla, günümüzde kullanımı gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucuya karşı mücadele çağrısı yaptı. “Yaşamın dozunu yükselt, örgütlen!” başlıklı açıklamada, egemen sınıfların emekçi gençleri esir almak için bir araç olarak uyuşturucuyu kullandığı belirtildi.


Türkiye Komünist Gençliği (TKG) bugün bir deklarasyon yayınlayarak, Türkiye’de ve Dünya’da gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucu madde bağımlılığına karşı uzun süreli bir kampanya başlattığını duyurdu. Uyuşturucuya karşı savaşın çok yönlü bir mücadele olduğunun altının çizildiği açıklamada, komünistlerin yaklaşımı 8 maddede açıklanıyor. 


Broşür haline getirileceği duyurulan “Uyuşturucuya karşı, özgür bir yaşam için; Yaşamın dozunu artır, örgütlen!” başlıklı açıklamanın dağıtımına bu hafta sonu gerçekleşecek Uyuşturucuya Karşı Metin Kurt Futbol Turnuvası sırasında başlanacak.




İşte deklarasyonun tam metni:



Uyuşturucuya karşı, özgür bir gelecek için…

YAŞAMIN DOZUNU YÜKSELT, ÖRGÜTLEN!



Uyuşturucu; yoksul kitlelere içerisinde bulundukları koşulları değiştirmek yerine ondan uzaklaşmanın sahte yollarını öğreten, emekçi gençlere bilinçli ve sorumlu davranmanın sonuçsuz olduğu fikrini aşılayan ve uyuşturucuyu çözüm olarak sunan sermaye düzeninin en tehlikeli aracıdır.


Sermaye düzeni, bu zehri özellikle çıkışsızlık hissini ve gelecek kaygısını en ağır şekilde yaşayan, kendilerine sunulan kölece yaşamı kabullenemeyen emekçi gençlere karşı kullanıyor, onların sömürüye ve sınıflı toplumun sonuçlarına duydukları öfkeyi bastırmayı amaçlıyor.

Gençliğin, sahte çözümlerle, düzenin yarattığı çıkışsızlık hissinden uyuşarak kurtulma palavrasıyla işi yok! Yalnızlaştırılmaya karşı dayanışmayı, gerici baskılara karşı bilimsel düşünceyi, “böyle gelmiş böyle gider” yalanına karşı emeğin ve kararlılığın üzerinde yükselecek yeni bir yaşamı savunacağız.


***



Türkiye’de gençler mutsuz ve öfkeli. Mutsuz ve öfkeli olmak için bu düzen bize çok fazla gerekçe sunuyor. Paralı ve niteliksiz eğitim sistemi, muhafazakâr ahlak anlayışı, gerici baskılar, kültürel-sosyal faaliyetlere erişimin zorluğu, spor faaliyetlerinde insan dışı bir rekabetin kural haline gelişi, artan işsizlik, insanları yurdundan eden savaşlar, kendimizi ifade etmenin ve “işlevli” hissetmenin yollarının kapatılmış olması… Kısacası insana değil de paraya öncelik veren sermaye düzeni ve onun her alandaki yansıması etrafımızı koyu bir karanlık gibi kuşatıyor. Bu karanlık tarafından yutulmak, önümüzdeki seçeneklerden birisi.

Bizler, karanlıktan çıkışın, yeni ve güzel bir geleceğin mümkün olduğunu savunuyoruz. Bugün bize karamsarlık aşılayan düzenin ortadan kaldırılabileceğini, Türkiye’nin eşit ve özgür bir ülke haline getirilebileceğini biliyoruz. Bunun için, öfkemizi doğru yere yöneltmemiz, sahte ve anlık mutluluklara sırtımızı dönüp yeni bir yaşamı kurmak için omuz omuza vermemiz gerekiyor.  


Kapitalist sistem dünya çapında bir krizin içerisine yuvarlanmış durumda. Kâr oranları düştükçe, farklı emperyalist ülkelerin birbirleriyle rekabeti kızışıyor, hatta büyük bir emperyalist savaş ihtimali dahi güçleniyor. Kapitalizmin krizi derinleşirken, sermaye sınıfının emekçilerin haklarını bir bir gasp etmek, işgücünün maliyetini azaltmak yani işçilere saldırmak dışında bir seçeneği yok. Emekçileri daha kötü koşullara ikna etmek için ise türlü gerici ideolojiler ve mücadeleye düşman bir burjuva kültürü, devlet eliyle dört bir koldan yayılıyor. Televizyon, dinsel cemaatler, camiden devşirme öğretmenler, yeni eğitim müfredatı, kültür endüstrisi, köşe dönmecilik… Hepsi bu tezgahın parçası! 



Uyuşturucu-uyarıcı madde kullanımının gençlik içerisinde özellikle son yıllarda ciddi bir artış göstermesi de tesadüf değil. Burjuva toplumu yolun sonuna yaklaştıkça çürüyor ve kendisini sorgulayan genç kuşakların etrafını tüm olanaklarıyla kuşatıyor. Uyuşturucu ise egemen sınıfın en alçakça silahı: En çaresiz ve umutsuz hissettiği anda gençlerin yanında türüyor. Adeta devlet tarafından dağıtılıyor, liberaller ve hippiler tarafından bir özgürleşme aracıymış gibi pazarlanıyor, hatta kimi okullarda okul idarelerinin de içinde olduğu büyük şebekeler kuruluyor. Ancak gençliğin önemli bir kesimi buna rağmen uyuşturucuya mahkûm edilmeyi reddediyor.



Türkiye Komünist Gençliği (TKG), uyuşturucu/uyarıcı madde bağımlılığına, satışına ve kullanımına karşı savaşı çok boyutlu bir mücadele olarak benimsemekte ve özellikle emekçi gençlik içerisinde yaygınlaşan bu sorunu aşağıda ilkeleri sıralanan yaklaşım doğrultusunda ele almaktadır:

GENÇ EMEKÇİLER, UYUŞTURUCU İLE ‘ZARARSIZLAŞTIRILIYOR’



1)  Uyuşturucu, toplumun ezilen sınıflarından gelen gençler tarafından, içerisinde bulundukları zorlu gerçeklikten ve süreklileşmiş hayat kavgasından kısa bir süreliğine de olsa çıkışın tek yolu olarak görülebilmektedir. Bir kısır döngünün içerisinde günü gününe ekmeğini kazanmaya çalışan, kötü şartlarda iş gören, gittikçe yoksullaşan, burjuva toplumunun dışladığı ve hor gördüğü gençler, kolayca uyuşturucu tacirlerinin ağına düşebilmektedirler. Yoksul gençler arasında, çeşitli uyuşturucu maddelerin kullanımının ve bu maddelere bağımlılığın daha yüksek oranda görülmesi, uyuşturucu madde bağımlılığının mevcut kapitalist düzenle ilişkisine dair ipucu sunmaktadır. Eşitsizliğin meşru görüldüğü sınıflı toplumlarda ezilen sınıfın üyeleri yaygın olarak uyuşturucuya sığınmakta, böylece adalet özlemlerini bastırmakta ve kendi devrimci potansiyellerini tüketmektedirler. Kısacası, emekçi gençler, kendi koşullarını değiştirebilecekleri gücü, uyuşturucu eliyle terk etmektedir. İşçi sınıfı, uyuşturulmayı reddeder ve hayata örgütlü bir mücadeleyle tutunursa, kendisini sömüren düzenden kurtuluşunun yolu açılacaktır.



EMPERYALİSTLER VE SİYASİ İKTİDAR, UYUŞTURUCUYU TEŞVİK EDİYOR


2) Kimyasal ya da “organik”, uyuşturucu ticaretine devlet tarafından göz yumulmakta, hatta kimin pastada ne kadar paya sahip olacağı siyasi güç dengeleri ve devlet içerisindeki çatışmalar tarafından belirlenmektedir. Emekçi mahallelerinde ve meslek liselerinde, uyuşturucu satışı kimi zaman bizzat kolluk güçleri ve devlet görevlileri tarafından organize edilmektedir. Ülkemizde ve dünyada; işçi sınıfına, direnen halklara ve işçi sınıfı devrimcilerine karşı terör uygulamak üzere NATO tarafından kurulmuş, kanlı kontrgerilla örgütlenmeleri, eylemlerinin finansmanını büyük ölçüde uyuşturucu üzerinden sağlamaktadır. Emekçiler ve gençler, ülkemizin geleceğini karartmak için çalışan, emperyalizmin maşası karanlık örgütlerin suçlarına ortak olmamalı, kendini kullandırtmamalıdır. ABD emperyalizmi ve NATO güçleri işgal ettikleri ya da böldükleri Irak, Afganistan, Somali gibi pek çok ülkede uyuşturucunun üretimini ve kullanımını yaygınlaştırmakta, bu yolla halkları esir etmeye çalışmaktadır. Uyuşturucuya karşı mücadele, emperyalizme karşı savaşın bir parçası ve yurtseverlik görevidir.



DİNSELLEŞME UYUŞTURUCU KULLANIMINI AZALTMAZ, ARTIRIR


3) Uyuşturucunun, cihatçı çetelerin yoksul gençlerden kendilerine militan kazanma stratejilerinde de önemli bir yeri var. Bu çeteler bir yandan uyuşturucu ticareti yapar, gençleri uyuşturucuya alıştırırken, diğer yandan bağımlılıktan kurtuluşun “dine dönmekle” mümkün olduğu vaaz ederler. Uyuşturucuyla gençleri sosyal çevrelerinden ve ailelerinden koparan, zihinlerini yönlendirmelere daha açık hale getiren gerici çeteler, “kurtardıkları” gençleri kendi karanlık amaçları için kullanır, hatta kimi zaman ailelerinin sempatilerini dahi kazanırlar. Bazı örneklerde ise uyuşturucudan kurtulmayı vaaz etmeden, uyuşturucu kullanımını dinsel ritüellerinin ve “cihatın” gereği haline getirerek gençleri canlı bombalara, katillere dönüştürmektedirler. 



Uyuşturucu bağımlılığının panzehri şeriatçıların vaaz ettiği gibi “dine dönüş” ya da dinsel ahlak anlayışı değildir. Dinselleşmenin uyuşturucu bağımlılığına çözüm olmadığını tarihsel örnekler de kanıtlamaktadır. Bir karşı-devrimin ardından dinci devletlerin kurulduğu ülkelerde uyuşturucu tüketiminin azalmayıp, aksine arttığı güvenilir araştırmalar sonucunda görülmüştür. Dünyada uyuşturucu bağımlılarının nüfusa oranında ilk sıralarda Afganistan, İran, Malezya ve Pakistan gibi ülkeler yer almaktadır. Öte yandan, sosyalist devrimlerin yaşandığı ülkelerde uyuşturucu tüketimi radikal ölçüde azaltılabilmiştir. 



Toplumların uyuşturucuya karşı direncinin kaynağında dinsel inanışlar ya da dinsel ahlak yoktur, emekçi kimliği vardır. Ailesinin ve sevdiklerinin geleceğini düşünen, iş arkadaşlarına ve yaşadığı çevreye karşı sorumluluk duyan, dünyada çocukların çektikleri acıları vicdanında taşıyan, eşit ve özgür bir dünyanın özlemini çeken insanların duruşu emekçi sınıfların uyuşturucu bağımlılığının karşısına kendiliğinden ördüğü duvardır. Bu duvar, ancak bir halk aydınlanmasıyla, işçi sınıfının sosyalist Türkiye davasına sahip çıkmasıyla aşılmaz hale gelecektir. Sağlıklı ve mutlu bir yaşam böyle kurulacaktır.





GELECEK KAYGISININ KARŞISINDA TEK YOL ÖRGÜTLENMEK


4) Kapitalist toplumda gelecek kaygısı yediden yetmişe herkes tarafından hissedilmektedir. Geleceğe ilişkin bütün umutların kaybedildiği, bireysel kurtuluş yollarının tükendiği zorlu koşullarda çıkışsızlık hissi özellikle gençler arasında yaygınlaşmaktadır. Gençler diplomanın para etmediğini,  diploma almanın ise aile ekonomisine bir an önce katkı sağlama yükümlülüğü nedeniyle giderek imkânsızlaştığını görüyorlar. Eğitim sistemine erişimin emekçi gençlerin önemli bir kesimi için giderek zorlaştığı, meslek liseleri ve çıraklık eğitiminin tek seçenek haline geldiği günümüz koşullarında, milyonlarca genç sömürüyle erken yaşta tanışıyor, asgari ücretin altında, staj adı altında ya da yarı zamanlı işlerde çalıştırılıyor. Özellikle, üretimde ve hizmet sektöründe ucuz işgücü olarak çalıştırılan gençlerin diğer işçilerle birlik olmaması, uyanıp hakkını aramaması için uyuşturucuya meslek liselerinde bilerek ve isteyerek alan açılıyor. Gelecek kaygısını yenmenin, ülkeye dair umut taşımanın tek yolu olan sınıf örgütlenmesine kapatılan kapılar, uyuşturucuya sonuna kadar açılıyor. Bu saldırının püskürtülmesi için, geleceğin işçi sınıfının çaresiz olmadığını, aksine güçlü olduğunu görmesi, gençleri ezen sömürü düzeninin yıkılmaz olmadığını kavraması gerekiyor.


UYUŞTURUCU, İDEOLOJİK VE KÜLTÜREL BİR SALDIRIDIR


5) Kapitalist düzende, işçiler kafeinle ayık kalmaya çalışırlar, kendilerine ayırabildikleri sınırlı zamanda ise onlardan uyuşmaları istenir. Bu uyuşturma işleminin çeşitli araçları var. Televizyon, kumar, kahvehaneler, gece kulüpleri, endüstriyel futbol ve daha nicesi, çeşitli şekillerde bu işlevi görebiliyor. “Hepimizin dinlenmeye, eğlenmeye, kimi zaman çılgınlıklar yapmaya hakkımız olduğu” gerçeğini dile getirerek uyuşturucunun kabul edilebilir bir şey gibi gösterildiğine tanık oluyoruz.  Ancak saldırının da tam bu noktada, sadece sağlığımızla ilgili değil ideolojik-kültürel bir saldırı olduğunu görmek gerekiyor. İş ve öğrenim hayatımızda yüklendiğimiz stresi nasıl deşarj edeceğimiz, dertlerimizi hangi yollarla aşacağımız, sosyalleşme ihtiyacımızı hangi ortamlarda karşılayacağımız ideolojik ve kültürel bir mücadelenin konusudur.

Hepimiz hayatın stresinden ve dertlerinden kendimizi kurtarıp biraz dinlenmeyi, gevşemeyi hak ederiz. Ancak hayatın dertleri karşısında, bu dertlerin maddi temelini kavramamızı sağlayan bilincimizden kurtulmak ya da birkaç saatliğine onu askıya almak, sorunlarla mücadele etme yöntemi olarak görülemeyeceği gibi, insanı dinlendirmez ya da deşarj etmez. Burjuva kültürü bilince ve insanın dönüştürücü iradesine düşmandır. Bilinçliliğin ve hayat disiplininin en yüksek düzeyine ihtiyaç duyan insanca bir yaşam kavgasında ise, uyuşturucunun ve uyuşturucu kültürünün yeri yoktur. Esas olan; ideolojik, kültürel ve siyasal olarak düzenle uyuşmamaktır.

UYUŞTURUCU SAVUNUCUSU AKIMLAR, ‘ÖZGÜRLÜK’ KAVRAMINI KİRLETEMEZ



6) Dünya çapında liberal ve anarşist akımlar uyuşturucunun yasal olması gerektiğini, insanların serbestçe uyuşturucu kullanmaya hakları olduğunu iddia ediyorlar. Liberalizm ve liberter ideolojiler, birey ve toplum arasındaki çatışmayı mutlak kabul ederler ve toplumun karşısında bireyin ya da grupların “özgürlük alanını” tanımlamaya çalışırken sınıf gerçeğinden ve halkın gerçek sorunlarından koparlar. Bu akımların sözcüleri, uyuşturucunun serbest bırakıldığı takdirde denetlenebileceğini, böylece vergilendirmenin ve suç oranını düşürmenin mümkün olacağını iddia ederek topluma sözde “özgürlükçü” bir “çözüm” önermektedirler. 



Öncelikle, küçük düzeneklerle üretilebilen, üretimi için fabrikalara ve makinelere ihtiyaç duyulmayan uyuşturucunun yasal hale getirilmesi, kayıt dışılıktan kurtarılması anlamına gelmek zorunda değildir. Uyuşturucuyu daha ucuza mal etmenin ve kârını artırmanın yolunu, vergiden kaçmak için kayıt dışılıkta bulacaklar çıkacaktır. Öte yandan, insanların bedensel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkileyen maddelerin meşrulaştırılması halka karşı suçtur, suç oranlarını düşürmeyecektir. Uyuşturucunun ve suçun toplumsal kökeni aynıdır: insanın fiziksel ve psikolojik sağlığının ve bütünlüğünün sömürü düzeni koşullarında bozulması, eşitsizliğin yarattığı öfke, süreklileşen yoksulluk ve örgütsüzlüğün ve bireyciliğin hakim olmasının getirdiği yalnızlık ve çaresizlik. 



Uyuşturucunun yasallaştığı ve kullanımının normalleştiği bir durumda bağımlılık oranını artacaktır. Bağımlı kişi düzenli gelirinin ne kadar olduğuna bakmaksızın uyuşturucu madde tüketimini zaman içerisinde sürekli artırmak durumundadır. Bağımlılık ve semptomlar düzenli bir işte çalışmayı imkansız kılacak ama her şeye rağmen kişi bağımlısı olduğu maddeyi edinmek isteyecektir. Tefeciye borçlanacak, bankaya borçlanacak, çıkar yol kalmadığında ise örgütsüz ve yoksul insanların sahip olduğu tek bireysel kurtuluş stratejisine yani suça başvuracak. Dolayısıyla, uyuşturucu yasallaştığı durumda suç oranları azalmayacak, aksine artacak.



Unutulmamalı: Dünya üzerindeki en büyük ve en yaygın suç ise ücretli kölelik, yani kapitalizmdir. Uyuşturucu ticaretinin devlet tarafından denetlenmesi ve kurallara tabi kılınması çete savaşlarını azaltacak olsa bile, uyuşturucu kullanımını yasallaştıracak ve normalleştirecek böylesi bir adımı atmak en büyük suç olan sömürü düzenini güçlendirmeye hizmet etmektedir. 



Uyuşturucu/uyarıcı maddelerin yasallaşması talebi dünyadaki bir takım oportünist, sol-liberal partilerin ve anarşist hareketlerin programında da yer almaktadır. Bunlar işçi sınıfını bölmek ve sınıf hareketinin saflarını dağıtmak için sermaye sınıfına hizmet eden akımlardır. Bu nedenle uyuşturucuyu savunmakta ve aslında uyuşturucu bağımlılığının zemini hazırlayan sömürü düzenini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Çürümenin savunucularına, suçluların ve suçu üreten düzenin mazeretçilerine prim verilmemelidir.



KONTROLLÜ KULLANIM YOKTUR 



7) Uyuşturucu sinsi bir düşmandır. İlk tanışıklıkta “kontrollü kullanılabileceği” düşünülür, ancak özellikle kişisel yaşantımızda sorunlarla karşılaştığımız dönemlerde, hızla bağımlılık halini alır. Uyuşturucunun kolay erişilebilir olması kötüdür, daha kötü olan ise uyuşturucuyu “organik” ve “kimyasal” olarak ayırmak ve “sağlıklı, bağımlılık yapmayan” uyuşturucu tercihinin güvenli olduğuna inanmaktır. Bağımlılık yapan her zaman uyuşturucu maddenin yapımında kullanılan kimyasallar ya da bitkiler değildir, bunlar ancak bağımlılığın biyolojik temeli olabilir. Kişi güçlü bir irade sergilediği takdirde bunların tamamına meydan okuyabilir ancak elbette böyle ideal kişilere gerçek hayatta pek rastlanmaz. 



Uyuşturucu bağımlılığı bir toplum sağlığı sorunu olduğu kadar, kişisel sağlığı da olumsuz etkilemektedir. Sağlıklı bir yaşamın, kapitalizmin yol açtığı insani yıkımı aşmanın, güçlü bir psikoloji ve iradenin yolu disiplinden ve doğru bir amaca sahip olmaktan geçer.
UYUŞTURUCUDAN DA, BU DÜZENDEN DE ‘KURTULMAK’ MÜMKÜN



8) Türkiye’de AMATEM gibi merkezler eliyle yürütülen rehabilitasyon programları uyuşturucu bağımlılığını tedavi etmekte yetersizdir. Hatta öyle ki, kimi uzmanlar AMATEM’in uyuşturucuyu bırakmak için yanlış, uyuşturucuya başlamak için “doğru” adres olduğunu düşünmektedir. Kimi durumlarda, uyuşturucu tacirleri devletin bu sözde rehabilitasyon merkezlerine tedavi görmek istiyormuş gibi girerek kriz anlarında bağımlılara ulaşabilmekte, bu merkezlerin etrafında uyuşturucu satışı açıktan yapılmaktadır. Kapitalist devletin, gençleri uyuşturucudan kurtarmak gibi bir derdi, uyuşturucu kullanımıyla bir sorunu yoktur. Bir takım Sivil Toplum Kuruluşlarıyla düzenlenen “dostlar alışverişte görsün” kampanyaları sadece ailelerin güvenini, desteğini sağlamak için siyasi amaçlarla yapılmaktadır.



Öte yandan, bağımlı kişinin iyileşmesi ve bağımlılıktan kurtulması mümkündür. Bunun için kişinin, yeni bir yaşam disipliniyle buluşması, bu doğrultuda kendi iradesine inanması ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenlemesi gerekmektedir. Bu nedenle, yatarak (düzenli olarak hastanede kalarak) tedavinin gerçek çözüm getirmeyeceği, saygın uzmanlar tarafından savunulmaktadır. Rehabilitasyon merkezinden çıkan kişinin eski yaşam koşullarına ve sosyal çevresine döndüğünde büyük ihtimalle uyuşturucuya yeniden başlayacağı bilinmektedir. Doğru tedavi yöntemi, kişinin sosyal çevresini değiştirdiği, ailesiyle birlikte eğitimden geçtiği, uzun süreli ayakta tedavidir. Spor faaliyetlerinde yer almak, kültürel-sanatsal çalışmalara katılmak ve hayatın farklı yönleriyle etkileşim içerisinde olmak, birçok örnekte tedaviyi ciddi ölçüde desteklemektedir. Dolayısıyla, uyuşturucuyla mücadele, sosyal yaşamdan kopmayı değil, yaşamı gelişkin ve devrimci bir tarzda dönüştürmeyi gerektirir.  



Para tuzağından ibaret sahte “tedavi” programlarına son verilmeli ve uyuşturucu satış noktalarına dönüşen rehabilitasyon merkezleri, yetkin bilim insanlarının gözetiminde, köklü bir reformdan geçirilmelidir.

Bağımlı kişiler iyileştirilebilir. Sömürü düzeninin “iyileştirilemeyeceği”, ve yıkılması gerektiği ise asla unutulmamalıdır.





‘YENİ BİR YAŞAM’ MÜCADELEMİZ



Türkiye Komünist Gençliği, uyuşturucuyla ve uyuşturucuyu yaratan sermaye düzeniyle her zeminde mücadele eder, yeni ve gelişkin bir yaşamı savunur.

Türkiye Komünist Gençliği, yeni yaşamdan yeni bir toplumsal düzeni yani sosyalizmi anlıyor. Bireyin toplumun içerisinde anlam kazandığı, rekabetin değil dayanışmanın egemen olduğu, çıkara dayalı değil sevgi ve saygıya dayalı ilişkilerin kurulduğu, gençlerin hor görülmediği aksine örgütlü bir şekilde yönetime katıldığı toplumsal düzenin adı sosyalizm. 
Eğer kendimizi ömür boyu kapitalizmin bizlere verdiği hasarı onarmak için rehabilitasyon merkezlerine kapatmayacaksak, yaşam koşullarımızı köklü bir şekilde değiştirmemiz gerekiyor.

Bu doğrultuda TKG bulunduğu her yerde gençliği insanca bir yaşamı kurmak için örgütlüyor ve kendi alternatifini yaratıyor.


Ülkenin ve emekçi halkın gençlerin enerjisine ihtiyacı var. Gençliğin ise siyasallaşmaya ve örgütlenmeye. Uyuşturucu sömürü düzeninin gençliğe dayattığı erken ölümdür; işte buna para babaları hariç kimsenin ihtiyacı yok.



Geleceğimize, kendi hayatımıza el koymanın vakti geldi de geçiyor. Bunu birbirimizden güç alarak yapabiliriz, sermaye sınıfına ve tasmasını elinde tuttuğu çetelere boyun eğerek, onlarla hemhal olarak değil. Unutmayalım, eğer bir araya gelirsek, güçlü olan biziz. Uyuşturucu ticaretiyle zengin olanlarsa bir avuç düşkün, kan emici haydut. Örgütsüzlüğümüzden güç alıyor, ölüm tacirliği yapıyor, sevdiklerimizi zehirliyorlar.



Sözümüz bu ülkenin bütün gençlerine:



Sömürücülerin, burjuva medyasının, liberallerin, gericilerin, işbirlikçilerin, çetelerin sana uzattığı uyuşturucuyu elinin tersiyle it. Uyuşturulmayı reddet!



Dozlara mahkum olma; örgütlen!



Türkiye Komünist Gençliği - TKG





.

18 Mayıs 2017 Perşembe

TKP'den 19 Mayıs açıklaması: Artık bu ülkenin kurtuluşu emeğin kurtuluşu olacaktır



Türkiye Komünist Partisi, 19 Mayıs'ın 98. yılı dolayısıyla "Milli mücadeleden bugüne 98 yıl sonra 19 Mayıs" başlıklı bir açıklama yaptı.

"Emperyalist işgal ordularına karşı mücadelenin sembolü 19 Mayıs’ı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlarken, ikinci kurtuluş savaşı hayalleri görmüyoruz" denilen açıklamada, "Kapitalizm koşullarında artık hiçbir sınıf milli değildir. Önümüzdeki görev, ülkemizi kapitalist düzenden ve emperyalizmin hakimiyetinden kurtaracak olan  işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini zafere ulaştırmaktır" ifadeleri kullanıldı.

TKP Merkez Komite imzalı açıklamanın tam metni şöyle:

Milli mücadeleden bugüne
98 yıl sonra 19 Mayıs 
Emperyalist işgal ordularına karşı mücadelenin sembolü 19 Mayıs’ı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlarken, ikinci kurtuluş savaşı hayalleri görmüyoruz. Kapitalizm koşullarında artık hiçbir sınıf milli değildir. Önümüzdeki görev, ülkemizi kapitalist düzenden ve emperyalizmin hakimiyetinden kurtaracak olan  işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini zafere ulaştırmaktır.


19 Mayıs’a yasaklamalarla giriyoruz. Anadolu’daki işgal güçlerinin sökülüp atılması ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanan “milli mücadele” için 98 yıl önce atılan adım önemli bir köşe taşı, bir karar anıydı. 

Şimdi emperyalist işgal ordularına karşı verilen mücadelenin anılması, kutlanması devlet iktidarının kendisi tarafından “ulusal güvenlik” için tehdit sayılıyor.

Ve bazı milliyetçiler böyle bir iktidarın milli çıkarların bekçiliğini yaptığını savunuyor.

Birkaç yıl öncesine kadar 19 Mayıs’ı namus meselesi olarak gören, Samsun’a her yıl bir kez daha çıkarak milli mücadelenin bayraktarlığını yaptığını düşünen ulusalcılar arasında bile, yeri geldiğinde AKP iktidarına vatan millet adına sahip çıkılması gerektiğini söyleyenler var.

Bu tabloya, gerici, Amerikancı, ümmetçi parti AKP’nin kendi iktidarını bir milli mesele olarak sunması ekleniyor.

Tabloyu tamamlayansa, çok yakın zamana kadar “ulus ve ulus devlet eski kavramlardır, artık demokrasi için uluslararası topluma entegrasyon esastır. Almanya’ya, ABD’ye emperyalist demek günahtır” diyerek enternasyonalizm dersi veren sol liberallerin, şimdi İzmir Marşı’na eşlik etmeleri oluyor.


Kafa karışıklığına hiç gerek yok.

Türkiye kapitalizmi, kritik bir siyasal yapılanma evresini milli mücadeleyle tamamlamış, daha doğum anında emperyalist sermaye ile işbirliğine mahkûm milli sermaye palazlandıkça, sistem yerleşmiş, sistem yerleştikçe milli olan her şey biraz çok uluslu, bağımsız olan Türkiye biraz bağımlı hale gelmiştir.

Türkiye kapitalizmi için bağımsızlık bir yalan değilse bir hayaldir.

Bu ülkede “memleketin de devletin de sahibi biziz” diyen herkes açıkça eski deyimle gayri millidir.

Ortadoğu’da Amerika’nın verdiği yetkilerle ülkeler işgal etmeye niyet edenlerin, “milletin adamı” geçinmeleri yalandır.

“Ulusalcı” kelimesini gururla isimlerine ekleyenlerin, NATO’ya sadakati utandırıcıdır.

Osmanlı çürüyüp çökmekteyken, topraklarına doluşan işgal ordularına karşı verilen mücadeleler şüphesiz ki 19 Mayıs 1919 günü başlamamıştır. 19 Mayıs 1919’un ulusal kurtuluş mücadelesinin sembolik başlangıç günü olarak kutlanması ise şüphesiz doğrudur.

Mustafa Kemal’in Samsun’a ulaştığı günden 98 yıl sonra, tekrar aynı noktadan başlayarak bir “ikinci Kurtuluş Savaşı” vermek ise mümkün değildir.

İşgal artık yabancı orduların işgali değildir. İşgal sömürü düzeninin işgalidir. Sadece emekçileri ezmek ve onlara boyun eğdirmek için “milli” olduğunu hatırlayan sermaye sınıfımız, bu çokuluslu işgalin bir parçasıdır. 

Artık bu ülkenin kurtuluşu emeğin kurtuluşu olacaktır.

98 yıl sonra, işgal ordularını Anadolu’dan söküp atan mücadelede atılan büyük adımı, emeğin iktidarı için verdiğimiz mücadelenin mevzilerinden selamlıyoruz.

Bağımsızlığı bu çağda bir hayal olmaktan çıkartacak olan, işçilerin uluslararası kardeşliği ve iktidar mücadelesidir.


Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite



.

14 Mayıs 2017 Pazar

Halk Komiteleri 'Toplumcu Anayasa'yı tartışıyor



İlk kez 2007 yılında TKP tarafından gündeme getirilen "Toplumcu Anayasa", başkanlık dayatması sonrası Halk Komiteleri tarafından yeniden tartışmaya açılıyor. Halk Komiteleri ülke genelinde "Toplumcu Anayasa" tartışmaları başlatacakken, taslağın sunuş metninde, "Toplumcu Anayasa tasarısı düzen içi hesaplardan bağımsızlaşma ve yeniden mevzilenme çağrısının aracıdır" denildi.

16 Nisan öncesi başlayan ve şaibeli referandum sonrası hız kazanan başkanlık tartışmalarında artık "aday önerileri" gündeme gelmeye başlarken, Halk Komiteleri gerçek bir mücadeleyi örmek için "Toplumcu Anayasa" tartışmalarına başlayacağını duyurdu.

İlk kez 2007 yılında Türkiye Komünist Partisi tarafından gündeme getirilen ve büyük ilgi çeken Toplumcu Anayasa, Halk Komiteleri tarafından yeniden tartışmaya açılıyor.

Ülke genelinde binlerce "Toplumcu Anayasa" taslağı bu süreçte halka ulaştırılacakken, taslak üzerinden geniş katılımlı toplantılar düzenlenecek.

MÜCADELE ARACI OLARAK 'TOPLUMCU ANAYASA'
Taslağın sunuş metninde, "16 Nisan 2017’de bir referandum yaşadık. Diktatörlük bu referandumu aleni bir sahtecilik sayesinde, örgütlü suç işleyerek 'kazandı'. Bu yolla geçirilen anayasanın nasıl hayata geçirileceği ise belirsizlikler barındırıyor. Hukuksal her düzenleme arkasında yeterli siyasal güç varsa pratiğe uygulanabilir. Asıl belirsizlik böyle bir gücün şekillenip şekillenmeyeceği noktasındadır" denilirken, "Bu soru, yanıtını siyasal mücadelelerde bulacaktır. Anayasa tartışması ise bu anlamda bitmemiştir, bitmeyecektir. Siyasal mücadelenin bir parçası olarak 'nasıl bir anayasa' sorusu gündemdeki yerini korumaktadır. İlk kez 2007 yılında Türkiye Komünist Partisi tarafından hazırlanan ve kamuoyuna sunulan Toplumcu Anayasa tasarısını bu mücadelenin içinde bir araç olarak gündeme getiriyoruz" ifadeleri kullanıldı.

AKP'nin 16 Nisan öncesi zaten fiili bir durum yarattığının belirtildiği metinde, fiili duruma sahtecilikle resmiyet kazandırılmaya çalışıldığı dile getirildi. Yaşanan bu tabloya ilişkin, "Halkımız, işçiler ve emekçiler bu karışıklığın içinde her gün değişen, iki yüzlü, faydacı dengelerin arasında zaman yitirmemelidir. Toplumcu Anayasa tasarısı bu anlamda düzen içi hesaplardan bağımsızlaşma ve yeniden mevzilenme çağrısının aracıdır" çağrısı yapıldı.

TOPLUMCU ANAYASA NE DİYOR?

94 maddeden ve bir sunuş metninden oluşan "Toplumcu Anayasa Taslağı"nın bir bölümü şöyle:
  • Madde 1- Türkiye Cumhuriyeti, dil, din, ırk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin, Türkiye’de yaşayan işçilerin, köylülerin ve tüm emekçilerin ortak iradesini temsil eden ve çıkarlarını savunan egemen bir sosyalist devlettir. 

  • Madde 2- İnsanın insanı sömürmesine yol açacak hiçbir iş, işlem, eylem ve düzenleme yapılamaz; bunu güvence altına alacak önlemlerin tasarlanıp uygulanması, devletin birincil görevleri arasındadır.

  • Madde 3- Siyasal yaşam ve devlet işleri, tümüyle ya da bir bölümüyle, dine ve din kurallarına dayandırılamaz. Dini inanç bireysel bir tercihtir; her yurttaş herhangi bir dine inanmakta ya da hiçbir dine inanmamakta, bunları açıklayıp açıklamamakta özgürdür.

  • Madde 4- Farklı ulus ve halkların özgürce bir arada yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti’nde bütün yurttaşlar etnik ya da ulusal kökenlerine bakılmaksızın eşit haklardan yararlanırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemen bir sosyalist devlet olarak örgütlenmesinde ve eşitlikçi toplumsal düzenin kurulması ve korunmasında hiçbir halk ya da ulus diğerlerinden daha fazla rol ve sorumluluğa sahip değildir.

  • Madde 5- Anayasanın ilk dört maddesindeki hükümlerin dokunulmazlığı, örgütlü toplumun güvencesi altındadır.

  • Madde 6- Türkiye Cumhuriyeti'nde iktidar bir sosyalist demokrasi olarak örgütlenir. Türkiye Cumhuriyeti'nde işçi sınıfı, toplumsal örgütlenmeleri aracılığıyla doğrudan yönetimdedir. İktidar organları fabrikalar, atölyeler, bürolar, çiftlikler, okullar ve kışlalardan başlayarak yukarıya doğru uzanır. Yerel meclisler, toplumun tüm kesimlerini yönetime katacak birer araçtır.

  • Madde 7- Devlet ve tüm organları yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve emekçi kesimlerin çıkarlarını savunan bir hukuk sistemi çerçevesinde etkinliklerini yürütür. Tüm devlet örgütü, kuruluşlar ve görevliler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve hukuk sistemine uyarlar, kaynağını yasalardan ve anayasadan almayan hiçbir yetki kullanamazlar. Kimsenin görevi dolayısıyla yasal dokunulmazlığı olamaz.

  • Madde 8- Türkiye Cumhuriyeti'nde yönetim kademelerini aşağıdan yukarıya oluşturan bütün örgütlenmeler, kendi yönetimlerini özgür seçimlerle belirler. Siyasal parti ve toplumsal örgütlenmeler ile tüm yurttaşlar yönetim organlarına aday gösterebilirler, aday olabilirler. Seçmenler, bütün organlara seçtikleri temsilci ve görevlileri temsil ve görev dönemleri tamamlanmadan "geri çağırma" hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanımı yasalarla düzenlenir ve güvence altına alınır. Seçim süreçleri ilgili yasalarla düzenlenir.


.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Deniz'e sözlerimiz.




6.Mayıs.1972
Ve belki de biz
Tutunmaya çalışıyoruz
Unutmaya benziyor bu son söylediğim
Uçup gidenlerin kanatlarına asılı kalmayı istemek gibi
Hiç bırakmak istemeyen
Ellerimiz var

"Senden sonra yurdun neme lazım hemen hemen her köşesine onlarca fidan diktim. Şimdi her biri bu memleketin insanlarının isimleri ile büyümekte. Yine her biri tıpkı senin gibi bu memleketin yağmuruna, rüzgârına, güneşine direnerek soluk almaya, dallarına yeşilin tonlarını yakıştırmaya çalışıyorlar. Elimden geldiği kadar onlara yol gösterici olmaya çalışıyorum. Örselenmiş ezikliğimizi, hırpalanmış gençliğimizi, avuçlarımızdaki o toprak kokan emeklerimizi, sosyalist bir Türkiye özlemimizi yok sayanlara bu günlerde artık isyan etmektense, bilinçlenmiş onurumu, saygısız gururumu, kalemimin destursuz konumunu kullanarak, az sitemli, bol küfürlü, sessizlikler ile beslenen kelimelerden güç alıyorum.
Dik durmayı ben senden öğrendim. 
İlmik boğazın dayken bile gücü sorgulamayı. Olmayan yanımı anlamayı. Yüreğimdeki o asil muammayı bile bana sen öğrettin. Ara sırada olsa denizinden dalgamı esirgerim. Dem alan çayımı yudumlarken, içimde yine o eski ütopyalarımızın, anlamlı notalarını dudaklarımda gezdiririm ve seni her ziyaretimde bilmeni isterim ki sevgili dostum, bugün orman daha yakın denizine. Bir o kadar uzak olsa da yüreğine."
***
Çoğu zaman Denizi ve arkadaşlarını düşünürken, yüreğimden hep şu sözlerim süzülür. Ülkesinin bağımsızlığı ve özgürlüğü için hayatlarını verebilecek kadar, daha henüz 24 lü yaşlarda nasıl olur da böylesine büyük bir olgunluk bilincine erişmiş olduklarını anlamak isterim. Bugün kaç kişi bunu anlamak için çaba sarf ediyor bilmiyorum. Denizin savunmasını okuduğunuzda, ülkesinin gerçeklerine bu kadar vakıf bir genç adamın, eğer yarınları olabilmiş olsaydı ve bu yarınlar o gençlerin elinden koparılmış olmasaydı, bugün ki bu kırık ülke bambaşka bir dönem yaşıyor olabilir miydi. Kesinlikle öyle olurdu.

Böylesine yürekli genç insanların, bilgeliklerinde ve mücadelerinde taşıdıkları onur, özgürlük mücadelesi vermiş toplumların tarihler boyunca ışığı olmuştur. Bunu görebilmek onları anlamamızı kolaylaştırıyordu. Cesaret ve onur kalıtsal olgular değildi. Zamanla edinilen ve sahip olunduğunda çevresine anlam katabilen geride unutulmazlıklar bırakabilirdi. Nitekim de öyle de oldu. Deniz ve arkadaşlarının hafızalarımıza kazıdıkları mücadeleci ruh, bugün dahi hiç bir zindana sığamayacak kadar onuruyla dimdik ayaktadır.
Tarih o gençleri böyle anlatırken, onun üç katı yaşam sürmüş birilerini de ileride çocuk katili ve halkını soyup soyanlar olarak hatırlayacaktır. O gün Denizleri asanlar ve katledenler, bugünlerin kırık ülkesinin asıl mimarları olarak tarih sayfalarına yazılacaktır. İnsan var olduğu dönemin anahtarıdır. Kör kilitleri zorlayan bir gençlikten bugüne geldiğimizde yaşamakta olduğumuz zulüm ve eziyet, kısır güncelerimizde cesaret ve onurdan uzak rahatlıkların, gölgesine saklanmış olan ezikliklerimizdir. Denizleri yazarken sözleri titreyenler, o gençlerin bıraktığı izleri yaşatmaya ve sürmeye devam edeceklerdir.
Deniz bize milyonlarca göz yaşının armağanıdır. Onu yaşatmak, yüreğimizdeki sosyalist devrim ateşimizi yaşatmaktır.
Bu ülkenin gazetelerini açın bakın, bir yanda madenci oğlunun tabutunun başında ağlayan ayağında yırtık lastikten ayakkabılı bir baba, diğer yanda dolarların ve sarayların içinde yüzülen zevki sefa gerçeğinde, adeta yoksul insanlarıyla alay eden gerici ve faşist yeni bir Türkiye söylemi.
Buna ancak Denizleri anlayanlar ve anlamlandıranlar dur diyebilirdi. Denizi anlamak, toprağı, insanınızı, coğrafyaları anlamak demektir.
Denizi anlamayan, toprak da ıslanamaz.

"bir devrimcinin günlüğünden"







.

30 Nisan 2017 Pazar

TKP ile 1 Mayısa





Dostlar, ayrı durulacak gün değil.
Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de, Çark Çekiç’in altında toplanacağız.

Sanayi işçileri, banka çalışanları, plazalarda dirsek çürüten emekçiler, hizmet işçileri, öğretmenler, hemşireler, hekimler, meslek liseliler; kendi safını işçilerin yanında belirlemiş öğrenciler, aydınlar ve sanatçılar bu toplanmaya güç verecek.
Haydi 1 Mayıs’a.
Parti ile...
1 Mayıs işçi sınıfının günüdür.
Tüm dünyada böyledir.
Devrimci sınıf partilerinin büyük bir güç olduğu, hatta işçi sınıfının dünya görüşü sosyalizmin iktidarda olduğu ülkelerde de, işçilerin ağır baskı koşullarında seslerinin kısıldığı ülkelerde ve hatta işgal altındaki ülkelerde de 1 Mayıs’ta meydanlarda işçi sınıfı kendini gösterir.
Ve 1 Mayıs sonuçta bir gündür. İşçi sınıfının mücadelesi bir güne elbette sığmaz.
Buna rağmen, 1 Mayıs, işçi sınıfı için bir bayram, sermaye sınıfının, emperyalist tekellerin temsilcileri ve iktidarları için bir derttir. 1 Mayıs’ı bastırmaya, terörize etmeye, sulandırmaya ve hatta ele geçirmeye çalışırlar.
1 Mayıs bu yüzden sınıf örgütleri için bir namus günüdür.
Türkiye Komünist Partisi, ülkemizde 1 Mayıs’ların salon toplantıları ile, yasaklanmış ama engellenememiş yürüyüşlerle ya da kitlesel yasal mitinglerle kutlandığı uzun bir tarih boyunca, 1 Mayıs’a önem vermiştir. “Bizim mücadelemiz bir güne sığmaz” deriz ama o bir günü hiç ihmal etmeyiz.
1 Mayıs, sınıfın, örgütlülüğünü ve kararlılığını dostun düşmanın gözü önüne serdiği gündür.
1 Mayıs, işçi sınıfının devrimci öncüsünün kendini gösterdiği gündür.
Türkiye Komünist Partisi’nin dostlarını 1 Mayıs’a parti ile katılmaya çağırıyoruz. İşçi bayramını, kapitalist sömürü koşullarında bir teselli olmaktan çıkaracak olan parti bayrağının altında toplanan onbinler olacaktır.
Dostlar, ayrı durulacak gün değil.
İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir. Ama bunun için devrimci bir sınıf olduğunu, azla yetinmeyeceğini, sus payıyla susmayacağını göstermesi gerekir.
Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de, Çark Çekiç’in altında toplanacağız.
Sanayi işçileri, banka çalışanları, plazalarda dirsek çürüten emekçiler, hizmet işçileri, öğretmenler, hemşireler, hekimler, meslek liseliler; kendi safını işçilerin yanında belirlemiş öğrenciler, aydınlar ve sanatçılar bu toplanmaya güç verecek.
Ayrı durulacak gün değil.
Haydi 1 Mayıs’a.
Parti ile...
TKP Merkez Komite









.

ışıklar içinde uyuyun yoldaşlarım.





ölmesine ölüyoruz ya
sevmesine seviyoruz ya seni
bitmedi sürüyor o kavga ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.














.

27 Nisan 2017 Perşembe

TKP ile 1 Mayıs'a







Denizlide TKP saflarında İzmir de 1 Mayısı yaşamak isteyen tüm dostlara, kardeşlerime davetimdir. 
Arayın beni. 
Güzel İzmir'imize 1 Mayısa gidiyoruz.


Sınıf; grevi, genel grevi öğrenecek. İşte o zaman hiç kimse sandık oyunları yapmayı aklından bile geçiremeyecek. İşimiz zevkli, sorumluluğumuz büyük.

Biz komünistiz, sınıfımızı biliriz.



İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir
Sömürüye ve gericiliğe son verecek olan odur. 

TKP ile 1 Mayıs'a 







.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Yalnızca kendimize güveneceğiz, proletaryaya gömüleceğiz




Kimlik siyaseti böler.

Dini, mezhebi, etnik, tüm kimlikler bölücüdür.

Bölmek derken sınıfın bölünmesini kast ediyoruz. Din sınıfımızı Müslüman ve diğerleri diye, etnik kimlik ise Türk ve Kürt diye kutuplaştırır.

Siyaset kutuplaşmaya oturur, kutuplaşmayı organize eder ve en nihayetinde diğer kutup üzerinde üstünlük sağlamayı hedefler. Böyle olduğu için dini ve etnik temelli siyaset, siyaseti yanlış eksene oturtur.

Eğer söz konusu olan üretimi gerçekleştiren büyük çoğunluğun hakları ise siyaset sınıf zeminine oturmalı,  proletaryanın iktidarını hedeflemelidir.

Velhasıl, siyasi mücadele toplumu kutuplaştıracak, ama ayağını Türk/Kürt, Müslüman/diğerleri şeklindeki kimliklere değil, proleterler ve burjuvalar, sömürülenler ve sömürücüler şeklindeki sınıf eksenine basarak.

Biz böyle dedikçe hemen itirazlar geliyor: Proletarya nerede diye.

Oysa açık: O olduğu yerde, senin içinde bulunduğun ortamda. Bütün kapitalist ülkelerde toplumun en az dörtte üçünü oluşturuyor.

Sovyetler yıkıldığında kimilerinin tahmini sosyalizmin de geçersizleştiği yönündeydi. Bilgisayar teknolojileri ortalığı sardığında kimileri proletaryanın sonunu ilan ediyordu.

Gelişmeler tersini kanıtladı. Orta sınıflar eriyor, proletarya genişleyerek, çeşitlenerek toplumsallığı belirliyor. Zaten böyle olduğu için burjuvazi proletaryaya, kendi benliğini unutturacak kimlikçiliği pompalıyor.

Sınıfın varlığı konusunda tereddütleri olanlar bu sıradan nesnel gerçekliği inkar edenlerdir.
Öğrenciler (preproletarya diyelim), işsizler (yedek proletarya diyelim), mavi ve beyaz yakalılar, AVM’lere tıkıştırılmış esnek çalışanlar (prekarya  diyelim) işçi sınıfını oluşturuyor. Muayenehaneleri kapatılan hekimler, büyük hukuk firmalarının verdiğini kabullenmek zorunda kalan avukatlar, hepsi proletaryanın zengin içeriğine katılıyor.

Hastaneler, okullar, üniversiteler günümüzün modern fabrikaları olarak beliriyor.

Bu mekanların tümü işçi sınıfı nerede sorusunun yanıtıdır. Proletarya nerede sorusunu soranlar ya bu mekanların mülkiyetine sahip burjuvalardır ya da kendilerinin de bu mekanların ücretli kölesi durumunda olduğunu göremeyecek kadar kör olanlar.

Eğer proletaryanın olmadığından kasıt, O’nun siyaset sahnesinden silinmiş olması ise tespit olarak doğru, siyasi olarak ise yanlış ve yanıltıcıdır.

Proletarya siyasetsizdir, siyasi bir kuvvet halinde değildir. Ancak bunun önemli nedenlerinden birisi proletaryanın yok olduğunu iddia eden postkapitalist tezleri papağan gibi tekrarlayıp, kimlikçiliğin peşine takılan “sol”un kendisidir.

Proletarya siyaset sahnesinde olsaydı kendisine bu denli vurgu yapmamıza zaten gerek olmazdı.

“Sol”un etnik kimlik siyasetine yamanması, bir yandan teorik bir sefaletin belirtisidir, bir yandan da sosyalizm düşmanlığının kendisi.

Sınıf nesnel olarak yerinde duruyor. Büyüyor, çeşitleniyor.

Proletarya sermaye egemenliğinin karşısında yer alan tek kuvvettir. Eşitliğin, özgürlüğün kuvvetidir. Bu, prolaterya eşitlik için kendisini yok etmeyi hedefleyen tek sınıf olduğu için böyledir. Çünkü eşitliğin temeli sosyalizmdir ve sosyalizm sınıfsız toplumun inşa sürecidir. Proletarya sosyalizmde, kendisi de dahil tüm sınıfları yok etmeye soyunur.

Hangi etnik ve dini kimlik bunu aklından geçirebilir.

Sosyalistlerin görevi bu potansiyeli organize etmektir. Sınıf inkar edilerek, sınıftaki bu potansiyel yok sayılarak tek bir insani adım atılamaz.

Kapitalizm çıkışsız bir krizde. Emperyalizm savaşa muhtaç. Sosyalizm yıkıldı ama dünya daha da kötüleşti. Her yerde etnik ve dini kutuplaşmalar mevcut. Kimlik siyaseti tuzu biberi oluyor. Başkanlık eğilimleri, faşizan teamüller bu zeminde gelişiyor.

Yapılması gereken, kimlikleri geriye püskürtmek, sınıfı öne çıkarmak. Başkanlıkla mücadele, kapitalizmle  mücadeleyi, bu da sınıf kimliğinin inşa edilmesini gerekli kılıyor.
“Sınıfa gömüleceğiz” derken öncelikle bu perspektifin hakim kılınmasına işaret ediyoruz.
Sonra işyerlerinde sınıfı siyasi ve iktisadi meseleler üzerinden örgütlemeyi.

Bu bakış açısı komünistleri tanımlar.

Sınıf; grevi, genel grevi öğrenecek. İşte o zaman hiç kimse sandık oyunları yapmayı aklından bile geçiremeyecek. İşimiz zevkli, sorumluluğumuz büyük.

Biz komünistiz, sınıfımızı biliriz.





.






.