31 Aralık 2017 Pazar

Dünya yerinden oynar işçiler birlik olsa





bugün yarına umut ekiyor...
yarınlar sosyalizm
mücadelemizin yoldaşları
direnciniz ile işçi sınıfının zaferine taşındığı bir yıl diliyorum.
zafere kadar daima


Görüntünün olası içeriği: 12 kişi, ayakta duran insanlar



Türkiye, bugün kapitalist düzen tarafından tutsak alınmış ve özgürlüğünü bekleyen bir ülkedir. Türkiye özgürlüğüne kavuşacaktır...

2018 Türkiye'yi mutlak karanlığa mahkum etmek isteyenlerin hüsrana uğrayacağı bir yıl olacaktır...

2018'i güven ve kararlılıkla karşılıyoruz.

Türkiye Komünist Partisi




.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Karanlıkta rapsodi




1978 yılında liseye başladım. Demek ki solun yükseliş dönemi çocuğuyum. Ancak o yükselişi biterken yakalayabildim. Lisenin ikinci yılının sonunda, doğum günümde darbe yaptı generaller. Yani hepi topu iki yılım var aydınlıkta. Mesut Odman ağabeyin kulakları çınlasın, yarın 40 yılı doldurmuş olacak anlattığım tarih. Demek ki 2 yılı aydınlık 38 yılı karanlık bir dönemden söz ediyoruz.

Şanslıyım, okulu benden kurtarmaya karar vermişlerdi, 12 Eylül’den iki hafta önce tardedildim. İstanbul’un banliyösündeki okula sürgüne gönderildim. Fakat generaller onlardan önce davranıp okulu bütünüyle kapattılar ve ülkeyi topyekûn kurtardılar!

12 Eylül’den bir iki hafta sonra İstanbul’daki yeni okulumda son sınıfa başladım. Faşist darbe olmuş olmasına ama öğrencilerin neyle karşı karşıya olduğunu anlamadığı belli. İkinci gün, kapatılan okuldan gelen mecburi sürgünler içindeki faşist öğrencilerden birini yatakhanede ışıklar söndükten sonra epey benzettiler. Jandarma bastı okulu. Karanlıkta olup bitmiş her şey. Arama tarama, itip kakmalara rağmen ele gelir dişe dokunur bir şey bulamadılar. Onlar da elleri boş gitmemek için okulda örgütlü “Devrimci Toprak İş” Sendikasının temsilcisini alıp götürdüler.

Birkaç ay sonra kapıları tutup yemek boykotu yaptık. Yemekhaneye girmeye çalışan grev kırıcıları da usulünce uyardık mecburen. O zamanlar usuller biraz şiddetli! Yine jandarma bastı okulu. Devrimci Toprak İş üyesi bir işçiyi daha alıp götürdüler. Sonunda okulun müdürü dayanamayıp beni çağırdı, olaylarda elebaşının ben olduğumu bildiğini söyledi. Tabii ki külliyen yalan! Artık akıllanmış, okulunu bitirip bir an önce iş hayatına atılmayı düşünen düzgün bir öğrenci olmuştum. 1981 yılının baharında kapılara barikat kurup 1 Mayıs kutladık. Sloganlarla inliyor okul. Jandarma bastı yatakhanemizi. Ara tara bulamadılar 1 Mayıs’a değin herhangi bir işaret. Bir daha gelecekleri tehdidi savurarak çekip gittiler.

Ama korkunç haberler geliyor dışarıdan. İşkenceler, dayaklar, tutuklamalar, kaçıp kovalamalar, dur ihtarına uymayıp vurulmalar havalarda uçuşuyor. Ama dedim ya liseliyiz biz, ölüm ne, işkenceden kim korkar? O şartlarda 12 Eylül’ün zehirli havasını solumadan bitirdik okulu. Okul memnun, devlet memnun, hatta annem babam bile memnun serüvenin kazasız belasız bittiğine. “E yeter bu kadar bir iş bul çalış” dediler. Buldum. Çok geçmeden yönetici oldum iş yerine. Şu işe bakın, iş yerinde de Devrimci Toprak İş var. Ama çoktan kapatmışlar sendikayı. İşçiler kapanmamış gibi hayata devam ediyor. Çabuk kaynaştık iş yeri temsilcisiyle. İşçilerin benim toyluğuma değin önyargısını da o sayede kırabildim. Bakışarak anlaşmaya başladık bir süre sonra. Başka yol bırakmasalar da hepimiz devrimciyiz nihayetinde!

O yaşta olmayacak şey, maaşım dolgun, lojmanım var. Hatta ara sıra şirketin araçlarını kullanmama da ses çıkarmıyorlar. Ama dedim ya serde devrimcilik var. Bu çiftlikte günlerimi geçirmeye hiç niyetim yok. Sınava giriyorum o yıl, istediğim okul çıkıyor bahtıma. Yıl 1982. İşi bırakmak gerek ama elde yok avuçta yok. Düşünmeden bırakıyorum. Siyasallı olacağım, var mı ötesi?

Dışarıdaki ağır faşizme rağmen bizim yatılı okul gibi üniversite de, 12 Eylül öncesinden kalan bahar havası yerli yerinde. Dikkatli ve sessiz yürüyoruz ama. Konuşmamıza engel değil yalnız bu. Kantinde sohbetler başlayınca okulun nüfusunu aşıyor etraftaki kalabalık. Çok polis ve çok faşizm var biliyoruz. 12 Eylül öncesine göre yeni mevzular var masada. Freud ve yeni Freudcular katılmış tartışma menüsüne. Sonra Althusser ve Batı solu katılıyor aramıza. Marksizm’den Leninizm’den söz etmek biraz riskli, bunlar serbest. Şevkle sarılanlar var masadaki yeni konuklara, bizim gibi şaşı bakanlar da elbet. Bahçenin uzak köşelerinde daha tanıdık sohbetler yapabiliyoruz her şeye rağmen. TİP, TSİP, TKP, Kurtuluş, Dev Yol; herkes orada. Enseyi karartmaya mahal yok.

Ama faşizmin karanlık eli gün geçtikçe daha bir yaklaşıyor hepimize, her şeye. Böyle gitmeyeceği belli. Örgütü aramak, bulmak, savaşta yerini almak gerek. Fakat taşradan kopup gelmişim, kimi nasıl bulacağım?

Arayan bulur. Buluyorum. Buluyorum dediğime bakmayın, tanımıyorum bulduğum kişileri. İlişkimiz belirli günlerde belirlenmiş noktalarda yapılan planlı buluşmalardan ibaret. Kelle koltukta yeni bir dönem başlıyor böylece. Yapabildiğimiz tek tük eylemleri o buluşmalara borçluyuz. O sayede kenar mahallelerdeki işyerlerinde bildirilerimizi dağıtabiliyoruz. Bunu gerçekleştirebilmek için yaptığımız plan ve verdiğimiz emek Sovyet planlamasından daha ayrıntılı, o kadar söyleyeyim. Fakat devlet yine de alıyor kokumuzu. 1985’te başlıyor büyük av. Görüştüğüm her yoldaşım bir süre sonra kayboluyor. Kendimden şüpheleniyorum haliyle. Kimseyle görüşmemek en iyisi. Ama hayat devam ediyor. Ev ile okul arasında geçiyor günlerim. Dokümanları sakladım, kitapları ayıkladım. Her iki mekânımda da yakalanmaya hazırlıklıyım!

Bütün arkadaşlarımı aldılar. Sadece ben kaldım dışarıda. Anlam veremiyorum buna, kıvranıyorum. Sonra anladım, arkadaşlarımın adını sanını, adresini bilmediği bir tek ben varım. Geri kalanlar “olağan” şartlarda tanışmışlar birbirleriyle. Dolayısıyla herkes herkesi tanıyor, biliyor. Ben dışarıdan gelen “yabancı unsur” olduğum için kurtuluyorum fırtınadan.

Sonra başka fırtınalara, başka rüzgârlara yakalanıyoruz… 1980’li yılların sonunda Yalçın Hoca ile birlikte Toplumsal Kurtuluş’u çıkarıyoruz. Bir gün toplayıp hepimizi Ankara Merkez Kapalı Cezaevine dolduruyorlar. İçeride eski örgütümden yoldaşlarım da var. Biri matbaa sorumlusu, alet edevatla yakalanmış. Örgüt üyeliğinden 7,5 yılla yargılanıyor. Ben yasal bir derginin yazı işleri müdürüyüm, hakkımda 200 küsur yıl hapis cezası istiyorlar. Bu hale ve halimize bakıp gülüşüyoruz. Ama ben çok kalmadan çıkıyorum, matbaa sorumlusu arkadaş yatıyor bir iki yıl daha.

Hayat böyle, karanlıkta ne olacağı hiç belli olmaz.

1978 çok gerilerde kaldı. 2018 devrilecek tarih yarın. Demek ki karanlıkta 40 yılı dolduracağız yakında. O gün, doğum günümde beni lise sıralarında yakalayan karanlık artık zifiri bir karanlığa dönüştü. Kayıplarımızı, ölülerimizi, acılarımızı unutmadan söylüyorum, ayaktayız nihayetinde. Büyük insanlık ailesinin o destansı yürüyüşü sürüyor hâlâ. Biz onun sadece küçük bir parçasıyız. Ve her ne isek o büyük davaya katkımız kadarız…

Karanlık varsa aydınlık arayışı hep olacaktır. Bütün mesele karanlığa falan aldırmadan yoldaşlarını arayıp bulmakta, örgüte ulaşmakta. Karanlığı hükümsüz kılmanın, aydınlığa ulaşmanın başka yolu yok.

Öyleyse hic rhodus hic salta!

Ararsan bulursun, bulursan bilirsin. Diyecek ne var başka?

Orhan Gökdemir - soL Haber



.

2018'i güven ve kararlılıkla karşılıyoruz



Hükümet rakamlarla istediği kadar oynasın, yoksulluk, işsizlik ve gelir eşitsizliği Türkiye'nin en çarpıcı gerçeğidir. "Hepimiz aynı gemideyiz", memleketin bütün kaynakları patronlara aktarılırken söylenen ucuz bir şarkıdır. Emekçi halkın gemisinde sadece ve sadece daha fazla sömürü vardır.
"İleri demokrasi" denen şeyin ekonomiden dış politikaya, hukuktan eğitime akla gelebilecek her başlıkta tek bir adamın ve onun etrafındaki çıkar grubunun buyruklarından ibaret olduğu görülmüştür.
Gericilik karşımıza abuk subuk Diyanet fetvaları, töre ya da tahrikle geçiştirilen kadın cinayetleri, rezilce mazur görülen çocuk tecavüzleri, her tarafı saran İmam Hatipler, sanat düşmanı uygulamalarla ve olanca çirkinliğiyle çıkmaktadır.
Türkiye bu siyasi iktidarı kendi çıkarları için tepe tepe kullanan sermaye sınıfı tarafından bir toplama kampına dönüştürülmek istenmektedir.
Lakin Türkiye direniyor.
Bir gün NATO'ya bir gün onun rakibi uluslararası güçlere kuyruk sallayanlar Türkiye değildir.
Nerede ucuz iş gücü bulsa oraya yönelen patronlar, nerede vergi cenneti bir ada varsa oraya hırsızlıkla, rüşvetle, talanla, sömürüyle üst üste yığdıkları paracıklarını kaçıranlar Türkiye değildir.
Ormanları, su kaynaklarını, tarihi eserleri, kamusal alanları tahrip edenler Türkiye değildir.
Etnik, dinsel ayrımlar üzerinden düşmanlık üretenler Türkiye değildir.
Türkiye, bugün kapitalist düzen tarafından tutsak alınmış ve özgürlüğünü bekleyen bir ülkedir.
Türkiye özgürlüğüne kavuşacaktır.
Eşitlikçi bir düzen, sosyalist bir Cumhuriyet Türkiye'nin özgürlüğüdür.
2018 Türkiye'yi mutlak karanlığa mahkum etmek isteyenlerin hüsrana uğrayacağı bir yıl olacaktır.
Türkiye Komünist Partisi, halkımıza yeni yılda esenlikler dilerken, "yeter" diyen bütün yurttaşlarımızı "boyun eğmeyen"lerin partisinde saf tutmaya çağırmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi


.

Sosyalizm hayal mi?

Sosyalizm gerçekleşebilir bir ideal mi, değil mi?
Sosyalizm güncel bir seçenek olarak görülebilir mi, görülemez mi?
İşin siyaset cephesini, “sosyalizmi isteyen bir hareket, bir parti iktidara gelebilir mi gelemez mi” sorusunu, sona bırakıyorum.
Başlangıca ise insanlar arası eşitliğin mümkün olup olmadığı sorusunu koyalım. Aynılıktan değil, eşitlikten söz ediyoruz. İnsanların bir bölümü neden cahil, neden aç, neden yoksul, neden evsiz, neden sağlıksız, neden işsiz olmak zorunda olsun?
Bunun neresi mantıklı?
“Sosyalizm olmaz” diyenlerin bazıları bu tablonun değişmeyeceğini, yani insanların bir bölümünün (büyük bölümünün diyemiyorlar elbette) cahil, aç, yoksul, evsiz, sağlıksız, işsiz kalmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmekte. Ya tanrıyla, ya doğayla ya da ekonominin yasalarıyla açıklamaktalar bu kaçınılmazlığı. Bazılarıysa, kapitalist ekonominin, tüm sorunların hafifletilmesi için (ortadan kaldırılması tamamen gündem dışıdır!) biricik yol olduğunda ısrar ederler.
Oysa kapitalizm şu anda yalnızca ve yalnızca eşitsizlik üretiyor.
Hepimiz biliyoruz ki, bugün dünyada bütün insanların temel gereksinimlerini karşılayacak bir zenginlik söz konusu. Plansızlık, doğanın tahribi, israf, savaş gibi tamamen sermayenin marifeti olan sıkıntıları bir kenara koyalım ve bugünkü verilerle hareket edelim. Şu anda dünyanın toplam geliri, 7 milyar insana eşit dağıtılsaydı, kişi başına düşen gelir yaklaşık 10 bin dolara ulaşacaktı. Çok yüksek değil belki ama bu hesaplamanın çocukları, yani üretken olmayan nüfüsu da kapsadığını unutmayın.
Şimdiki tabloda ise dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri yılda 650 doların altında yaşıyor.
Neden? Çünkü kapitalizm birilerini fena halde ihya ediyor!
Daha fazla istatistiğe boğulmayalım. Ancak bilelim ki, “sosyalizm mümkün değil” diyenler insanoğluna en ağır hakareti ediyorlar, bilerek ya da bilmeyerek!
Sosyalizm bir cennet tasarlamıyor kuşkusuz. Ancak insanların açlıktan, soğuktan, susuzluktan ve elbette savaşlardan ölmediği bir düzen “cennet”se, sosyalizm bunu pekala becerebilir becerdi de…
Eğitim ve sağlık hizmetinin parasız verilmesi. Bunun hiç de zor olmadığı görüldü. İnsanların sembolik kiralar ödeyerek ev sahibi olması, çok ucuza ya da bedavaya ısınması… Kültür-sanat etkinliklerine katılımın ve spor yapmanın bir ayrıcalık olmaktan çıkması…
Sosyalist bir düzen buralarda zorlanmıyor.
Sosyalizm insanlığın kapitalizm ve daha önceki dönemlerden kalma bazı alışkanlıklarını, bazı tuhaflık ve kötülüklerini alt etmede zorlanıyor.
Ancak böyle olduğu için sosyalizmin bugünün meselesi olmadığını, insanların başka, daha güncel çıkış yolları bulması gerektiğini söyleyenler yanılıyor.
Böyle bir çıkış yolu yok. Yalan! “Daha iyi bir kapitalizm” diye bir şey yok. Beterin beteri var!
İnsanlık kurtuluşunu yarına ya da belirsiz bir geleceğe erteleyemez. Çünkü her gün daha fazla batıyor.
İşin gerçeği, sosyalist seçenek, bugün karmaşık denklemlerle boğuşmaktan yorulup umudu kırılanların tutunabileceği tek daldır.
Peki siyaseten bu mümkün müdür? Sosyalizm, iktidar olabilir mi?
Yukarıda anlatılanlara bir kez daha bakarsanız, bu sorunun da yanıtını kolayca verirsiniz.
Kemal Okuyan - TKP Genel Sekreteri

..........................

"Emekçi insanın karakteri sosyalisttir
Emekçi insan kendi yaşadığı sorunlar, kendi insani gereksinimleri, bu dünyada var olmanın tanımladığı ihtiyaç ve talepleri nedeniyle, kendiliğinden, doğal olarak, içten içe, öz itibariyle sosyalisttir." İlker Belek


.

29 Aralık 2017 Cuma

çelik adımlar




sözde yüzde 11,1 büyüyen yani zenginleşen, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 5.105,715 lira olduğu bir ülkede asıl can yakıcı soru, açıklanan 1.603 lira asgari şerefsizliğe hala şükür diyebilenlerin beyin fukarası mı olduğu, yada gerici, faşist, sermaye uşağı emek düşmanlarımı olduklarıdır.
emek sınıfının, burjuva sermayesinin ona biçtiği prangası olan asgari ücret denen aşağılık araç, bir pasifist coşkusu olan uydurulmuş "hoşgörü kültürü" dayatmasının gereği ne bir fedakarlık etme gerekliliği taşımalı, nede gerici ve faşizan bir baskının bu emek hırsızlığını, batılın "şükür" terbiyesizliğini işçi sınıfı kendilerine yaşatmalıdırlar.
tek yol vardır. karşı durmalılar dır. 
bu karşı duruşun en net ifadesi sosyalizm savunusu ve mücadelesinde vücut bulmaktadır. kapitalizme biat, onun dilencisi olma durumları, ağlaklık ve aciziyet ahmaklıktır.

can yakıcı sorunun cevabı ise işte burada saklıdır zaten. işçi sınıfının düşmanları iki yüzlüdür ve tanıdıktır.
örgütlü bir mücadele ve örgütlülüğün güçlendirilmesi anlamındaki önemler cevabın tam karşılığıdır. işçi sınıfı kararlı, bilinçli, birlik içinde güçlü olmalıdır. hepsinden önemlisi ahmaklığı yok etmek, emeğinin düşmanlarını alt etmek için örgütlü olmak zorundadır. proleterleri kurtaracak olan kendi kollarıdır.
ben her zaman şuna inanırım
karşınızda bir duvar varsa
yıkarsınız.



.

Tevfik Fikret aydınlığı - soL Arşiv


tevfik fikret şiirleri ile ilgili görsel sonucu

Tevfik Fikret’in belki de en önemli niteliği, gelecek güzel günlere yürekten ve içtenlikle inanan bir aydın olmasıydı.

İnanın diyordu, “Elbet sabah olacaktır…”

Aklın ve bilimin egemen olacağına… Eşit ve özgür yurttaşların yeni bir ülke kuracağına iki kere iki dört kesinliğinde inanan bir öncü.

Geçen haftayı Aziz Nesin haftası ilan etmiştik. 100’üncü doğum günü vesilesiyle Aziz Nesin’i andık. “Aziz Nesin Olunmalı” dedik… Nesin’den yarım asır önce, hemen hemen aynı günlerde Tevfik Fikret doğmuş demek ki… Fikret ile Nesin arasında kuşak farkı var: Fikret, Nesin’den nerdeyse yarım asır büyük. Ancak Fikret ile Nesin’i birleştiren, yakınlaştıran, ortaklaştıran dinamik aynı: Bu topraklarda süregelen iki yüz yıllık ilericilik-gericilik kavgası…  

Dönemin diktatörü Abdülhamit’e isyan eden Fikret… Darbenin şefi Evren’e bayrak açan Nesin…

Ortaçağa, bağnazlığa, hurafelere itiraz eden Fikret… Akıl dışılıkla, yobazlıkla, gericilikle savaşan Nesin…

31 Mart gerici ayaklanmasında Fikret’i hedef alan yobazlar… Sivas yangınında “Şeytan Aziz’i bize verin” diye böğüren gericiler…

Fikret ile Nesin’i ortaklaştıran bir başka özellik ise gerici, yobaz, tutucu zihniyetin her ikisinden de nefret etmesi.

İşte tam da bu nedenle tarihsel ve günceldir Tevfik Fikret. İki yüz yıllık kavganın düşünsel öncülerinden, önemli sembollerinden olduğu için değerli, bugün de.

Bu iki yüz yıllık kavgayı şöyle betimliyor Yalçın Küçük:

“Bizim” ile “onlar” arasında bir kavga var; iki yüz yıla yaklaştı, sürüyor. “Biz” kütleyi ayağa kaldırma, kendi ayaklarının üstünde, kendi kafasının kontrolünde yürür hale getirmeye çalışıyoruz. “Onlar” kütleyi külçe yapmak istiyorlar. “Biz” kütleye nitelik içermek istiyoruz. “Onlar” niteliği yok edip posayı yönetmeye çalışıyorlar. “Biz” kütleyi elektriklendirmek istiyoruz. “Onlar” elektrik veriyorlar. “Biz” çalışıyoruz çabalıyoruz; ayağa kaldırıyoruz. “Onlar” falakaya yatırıyorlar. “Biz” evrenin en güzel iki yaratığının insanın başı ve yıldızlar olduğuna inanıyoruz. Güzel insan başını daha da güzelleştirmeye çalışıyoruz. Özgür insan başının en güzeli olduğunu düşünüyoruz; güzelleştirmeyi özgürleştirmek olarak alıyoruz. “Onlar” özgürleştirdiğimiz insan başlarını yıldızsız bir gecenin sabahında asıyorlar.

Tevfik Fikret de insan başını özgürleştirmek, dolayısıyla güzelleştirmek savaşımının en önemli öncülerinden bir aydın.

“Bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk” diye başlayan şiirini “Elbet sabah olacaktır”inancıyla devam ettiren, okurlarına, şiirinin diliyle “İnanın” diyen, inanç aşılayan, iyimserlik öğütleyen bir aydın.

Gericiliğe ve tutuculuğa karşı ilk itiraz bayrağını açanlardan Fikret… “Tarih-i Kadim”adlı şiiri metafiziğe, mistifikasyona, köhnemişliğe başkaldıran ilk şiirlerden. İstibdat döneminde yazılmış ancak o dönemde basılamamış bir şiir. Mehmet Akif’in tepki gösterdiği, şiirsel olarak eleştiremediği için Fikret’i “Protestanlara zangoçluk etmekle” suçladığı şiir.

O dönemde Tevfik Fikret-Mehmet Akif kavgası, ilericilik-gericilik kavgasının sembolleşmiş isimleri haline gelir.    

Ve dün olduğu gibi bugün de ilericiler, solcular, cumhuriyetçiler Akif'in temsil ettiği gericiliğe karşı Fikret'i ve temsil ettiklerini savunmak zorundadırlar. Şu anda iktidarda olan Akif’in karşısında, Fikret’in temsil ettiği değerlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Akif'e karşı Fikret'i savunmak, faşizme, yobazlığa, gericiliğe ve bunların hepsinin kökü ve destekleyicisi olan sermaye düzenine karşı mücadele etmenin önemli enstrümanlarından biri.

Ve yine Fikret’in en güncel şiirlerinden biri: Han-ı Yağma… Özellikle AKP iktidarının yağma, talan ve hırsızlık üzerine kurulu zihniyetine, neredeyse bir asır önceden ışık düşüren bir şiir olarak karşımıza çıkıyor.

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

Aradan onlarca yıl geçse de, egemenlere, iktidarlara, sermayedarlara dokunan bir şiir. 1912’de yazılan şiirin 2010’lar Türkiye’sine ışık tutması da Fikret’in ne denli öngörülü ve çağının önünde olan bir aydın olduğunu göstermiyor mu? Fikret’in “halkın hakkını, hukukunu hırsızlara, yağmacılara karşı koruyan kamucu ve halkçı bir aydın” kimliğini görmemek olanaksız bu şiirde…

“Aziz Nesin olunmalı” demiştik geçen hafta… Tevfik Fikret de olunmalı elbette…

Fikret diktatörlüğe, bağnazlığa, karanlığa karşı sıkmıştı yumruğunu… Biz Fikret’i kapsayarak aşmak istiyorsak eğer, diktatörlüğün, bağnazlığın, karanlığın besleyici ve destekleyicisi sermaye düzenine karşı da sıkmalıyız yumruklarımızı, açmalıyız bayraklarımızı…





.

Bilmiyorlar, ama yapıyorlar - Beyaz yakalılar

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi ve yazı

Sevgili dostlar,
Yaklaşık son üç yıl boyunca, üzerinde en fazla uğraştığım, düşündüğüm, sohbet ettiğim mesele olan "kentli, eğitimli emekçiler" ya da "beyaz yakalılık" hakkındaki inceleme kitabım, Yazılama Yayınevi tarafından basıldı. Eksikleri çoktur kuşkusuz, ama sonunda ortaya içime sinen, bütünlüklü bir sözü olan bir eser çıktı diye düşünüyorum.
Özsözün son paragrafı şöyle: "Okumak, yazmak kadar emektir ve her metin ancak okunurken anlam kazanır. Dolayısıyla her kitap, yazımının öncesi ve sonrasında yazarını aşan bir kolektif emeğin ürünüdür. Elinizdeki kitap, başka pek çoğundan daha fazla böyle. Faydalı ve eğlenceli bulacağınızı umuyor, ilginize sunuyorum."
Bunu laf olsun diye değil, gerçekten inanarak yazdım. Yazılı metin, durduğu yerde hiçtir ve ancak tartışıldığında, paylaşıldığında, eyleme kılavuzluk ettiğinde anlam kazanır. Bu nedenle, üç yıldır bu konuda Sol Haber Portalı'nda yazdıklarımı takip ettiyseniz, eleştirdiyseniz, tartıştıysak, konuştuysak, sizin de bu kitapta kelimeleriniz, satırlarınız, paragraflarınız, düşünceleriniz vardır.
"Bizim" hikayemizi yazmaya çalıştım. Bunun daha çok insana ulaşabilmesi için, yardımlarınızı istiyorum. Okursanız, insanlara bahsederseniz, paylaşırsanız çok sevinirim.
Dostlukla kalın

Nevzat Evrim Önal - Yazılama Yayınevi



.

Fırtına kuşunun (Burevestnik’in) Şarkısı, Maksim Gorkiy



Fırtına kuşunun Şarkısı 1917’den sonra devrimciler arasında büyük bir kült haline geldi. Bu şiir proleter edebiyatının başyapıtı olmuştu ve fırtına kuşu yani Burevestnik, devrimin simgelerinden biri sayılıyordu.

Yirminci yüzyılın hemen başlarında, Rusya’daki emekçi kitlelerin içinde bulunduğu korkunç yoksulluk ve sefalet Maksim Gorkiy’e derin bir acı veriyordu. Yazar duyduğu büyük acı yüzünden soyadını dilimizde “acı” anlamına gelen Gorkiy olarak değiştirdi.

O sıkıntılı yıllarda Maksim Gorkiy henüz memleketinde, adı devrimden sonra Gorkiy olarak değiştirilecek ve Sovyetler Birliği dönemi boyunca o isimle anılacak olan Nijniy-Novgorod şehrinde yaşıyordu. Çocukluğu ve gençliği çok zor koşullar altında, büyük bir yoksullukla geçmişti. Bu yoksulluğun zihninde yarattığı devrimci başkaldırı ruhu ülkede yükselmeye başlamış bulunan sosyalist düşünceyle birleşmişti. Ezilenlerin başkaldırmasını istiyor, zorba Çar rejimine karşı mutlaka bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyordu.

Ne var ki, Çarlık rejimi halk üzerindeki baskısını giderek artırıyordu. Çar polisi her yazıyı sansürlüyor, konuşmalara, toplantılara kesinlikle izin vermiyordu. İlerici aydınlar sansürü aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ama yazdıkları yazılar çoğu zaman sansürü geçemiyordu. Yapılabilen sadece garip bir Ezop lisanıyla, simgesel, mecazi anlamlarla bir şeyler yazıp, kitlelere ulaştırmaktı. (O sıralar Lenin de Emperyalizm adlı broşürünü böyle bir Ezop lisanıyla yazdığını belirtmişti.)

Gorkiy de düşüncelerini açıkça yazma olanağı bulamadığından, simgesel anlamlarla, benzetmelerle yazmak zorunda kalmıştı. 1901 yılında yazdığı Fırtınakuşunun Şarkısıbaşlıklı şiir halk arasında ve devrimci çevrelerde büyük bir ilgi uyandırdı. Nijniy-Novgorod şehrinin içeride, denizden uzak bir yerde olmasına karşın, Gorkiy bu şiirinde özlemini duyduğu bir okyanus kıyısından bahsediyor, burada patlamış olan şiddetli bir fırtınayı devrimle simgeleştiriyordu. Diğer kuşlar korkup kaçsa da fırtınakuşu bu ortamda fırtına bulutlarının arasında ok gibi uçmakla gurur duyuyor, haykırarak yakında patlayacak olan fırtınayı, yani devrimi haber veriyordu.

Şiir her nasılsa sansürden geçmiş, yayımlanmıştı. Ancak kısa süre sonra durum anlaşıldı ve Gorkiy tutuklandı. Bir süre sonra serbest kalınca, yazar Nijniy-Novgorod’dan ayrıldı, başka kentlere giderek Bolşeviklerle, Lenin ile, Stalin ile tanıştı. Ülkede hava ağırlaşmıştı ve ufukta bir devrim belirmeye başlamıştı.

Fırtınakuşunun Şarkısı 1917’den sonra devrimciler arasında büyük bir kült haline geldi. Bu şiir proleter edebiyatının başyapıtı olmuştu ve fırtınakuşu yani Burevestnik, devrimin simgelerinden biri sayılıyordu. Sonraki dönemlerde adı her yerde duyuldu. Birçok dillere çevrilmiş, o ülkelerde de ezilenlerin sesi olmuştu. Burevestnik ismi çok çeşitli objelere, dergilere, spor kulüplerine, trenlere, gemilere, uçaklara, bir hava üssüne, okullara, enstitülere verildi. Sovyet sanatçılarınca posterleri, afişleri yapıldı, posta idaresince pulları basıldı. Maksim Gorkiy’in kendisi de ülkede “Devrimin Fırtınakuşu” diye anıldı.

Tıpkı Gorkiy adının bir şehre, Sovyetler Birliği’nde büyük bulvarlara, uçak modellerine, büyük tesislere, parklara, dağlara, göllere, yeni keşfedilen yıldızlara verilmesi gibi…


FIRTINA KUŞUNUN ŞARKISI

Denizin gri düzlüğü üstünde, rüzgâr bulutları toplar, bulutlarla deniz arasında, kara bir yıldırım gibi uçar fırtınakuşu gururla.

Sıyırıp bir dalgayı kanadının ucuyla, bulutlara doğru ok gibi atılır haykırarak, bulutlar kuşun bu yürekli haykırışını sevinçle duyar.

Bu haykırışta fırtınaya bir susamışlık var! Kuşun sesinde bulutlar, öfkenin gücünü ve tutkunun ateşini ve zaferin kesinliğini duyar.

Uğuldarlar martılar fırtına yaklaşırken, uğuldarlar atılıp denize doğru, hazırlanırlar fırtınadan korkularını gömmeye denizin altına.

Uğuldar dalgıç kuşları da. Dalgıç kuşları… hayat doludur, kavgadan zevk alamazlar onlar, yıldırım gürültüsü korkutur onları.

Aptal penguenler, utanıp gizlerler yağlı gövdelerini kayalıklarda, yalnız gururlu fırtınakuşları uçarlar suyun gri köpükleri üzerinde, özgürce, cesaretle!

Kapkara alçak bulutlar denize daha da inerler, şarkı söyler dalgalar, yükselip göğe doğru, gök gürlemesine yaklaşırlar.

Şimşekler çakar. Öfkeyle köpüren dalgalar inleyip, rüzgârla çekişirler. İşte, kucaklayıp güçlü kollarıyla dalgaları art arda süpürür rüzgâr, şiddetli gazapla kayalıklarda kırar, parçalayıp bu zümrüt kütleyi, püskürtür havaya su zerrelerini.

Fırtınakuşu haykırarak uçar, kara bir yıldırım misali, bulutları delen bir ok gibi, yarar kanadıyla dalgaların köpüğünü.

İşte o… Atılır bir şeytan gibi, fırtınanın kara şeytanıdır o mağrur, güler, hıçkırarak ağlar… Gülmesi bulutların üstündedir, ağlaması sevinçtendir!

Gök gürlemesinin öfkesinde, bu duygulu şeytan uzun yorgunluğunu duyar, ama emindir ki bulutlar güneşi gizlemeyecekler. Hayır, gizlemeyecekler!

Rüzgârlar çınlar… Şimşekler çakar…

Mavi bir alev gibi yanar bulut kümeleri, parlar enginlerde. Deniz yıldırımın oklarını yakalar, sularında boğar. Alevin yılan dilleri gibi tıpkı, söner kaybolur suda bu yıldırımların yansımaları.

- Fırtına! Yakında patlayacak fırtına!

İşte bu cesur fırtınakuşudur, öfkeyle kükreyen denizin üzerinde, yıldırımların arasında uçar, zaferin muştusunu haykırır.

- Gelsin bu fırtına, daha güçlü patlasın!

Levent Özdilek - soL Kültür



.


28 Aralık 2017 Perşembe

hüzzamın ortalarında bir yerlerde
















Bizim burada Arap Şükrü sokağı vardır. Meyhaneler sokağı. Geleneği olan bir yerdi eskiden. İş yerime çok yakın olduğu için ayaküstü uğradığımız Kalender diye bir ayaküstü meyhanesi. Şef garsonu bir taraftan maç izler, diğer taraftan incecik kıyardı cacığın salatalıklarını. Hemen iki tek için bir kase.

- Rendelenmeyecek evet, doğranacak.

Ayaküstü meyhanelerini severim ben. Akşam eve dönerken uğramalık öyle.
Orhan Veli' m gelir, Sait Faik' im gelir, bir kalabalık oluruz sonra. 
Şapkasını alan gelir anlayacağın.
- ...
Saz sanatçıları vardır. Ayaküstü meyhanelere uğramazlar ama.
Gelenektir. Masana davet edersin. İçkileri söylenir.
Rakıdır.
Göstere göstere bahşiş verme kabalığında bulunursan kalkıp giderler mesela.
Nezaketlice, hüzzamın ortalarında bir yerlerde servisin altına belki. Rica edersin istediğin şarkıyı;
Üstad...
Hersey adabınca..
Bizim masamızsa masa, Haydar Haydar çalınırdı hep en son. Benim isteğim.
- ...
Bütün beyler bir kez sevgilileri için " huysuz ve tatlı kadın " ı isterdi. 
Bütün huysuz ve tatlı kadınların içi gülerdi.

- İyiymiş, güzelmiş.   

Ben siyah beyazlaşırım böyle zamanlarda. Sararıp solarım. Kenarlarım kıvrılır. Eski bir fotoğrafa dönerim. Orta içimde bir kat yeri.
Kahverengi kokarım.
Cüzdan meşinden derim...
Ondan kahverengi. 
Oldum olası sevmişimdir meyhane kokusunu.
Sıcak böyle. Hem sıcak, hem ekşi şarap kokar.
Rakı tatlı. Kızartma yağı. 
Sonra bir tokat.
Haydar Haydar. 
Dünyaya düşeriz. 

Dirseklerim mirseklerim acır ama 
                                                 olsun...

Hülya Keren



.

Boyun Eğme Gazetesi






.

Şimdi tam sosyalizmin zamanı


Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, kalabalık

Hukuk yok, anayasa yok, Meclis yok.

AKP ülkeyi OHAL ve KHK’larla yönetiyor. Böyle de devam edecek.

KHK’lar OHAL kapsamında kendisine tanınmış yetki alanını her yönüyle aşıyor, KHK’lar OHAL’in gerekçesi olmayan konularda sınırsız düzenlemeler yapıyor, KHK’ların meclisten geçirilmesi gerektiği hükmü yok sayılıyor.

Bu noktaya göz göre göre gelindi. Örnek mi? Erdoğan’ın 14 Ağustos 2015 tarihinde 10 Ağustos’ta halk oylamasıyla cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra yaptığı açıklama: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”

Fiili durum yarattılar, hukuku, anayasayı, meclisi ortadan kaldırdılar, sonra buna “hukuk” uydurdular.
Öte yandan yakın zaman önce YSK ile ilgili gerçekleştirilen düzenlemeler, AKP’nin 16 Nisan referandumunda alenen başvurduğu sandık oyununun bundan böyle “hukuk” çerçevesinde devam ettirileceğinin de göstergesidir.

Bunlar seçim kaybetseler bile iktidarı bırakmamak için her şeyi yaparlar.

Hukuk, anayasa, meclis yoksa varmış gibi davranılamaz. AKP’nin el koyduğu sandıktan, hukuktan, anayasadan, Meclis’ten medet umulamaz. Yok edilen var varsayılarak mücadele yürütülemez.

Bunların muhalefeti ise bu gerçekliği görmemek konusunda ısrarcı ve yaratılan fiili durumu, yaratılan fiili durumla yok edilmiş mahkemelere şikayet etmekten başka bir şey yapmıyor.

Ama bu muhalefetten zaten başka bir şey beklenmez. CHP bir düzen partisi olarak düzenin içindedir ve ya düzenin yeni sosyoekonomik ve siyasal gereksinimlerine göre kendisine ayar verecek ve/veya komik durumlara düşecektir.

Şimdi yaşanan budur. CHP kendisini biraz düzene göre ayarlamakta, AKP’yi referans alarak ideolojik formasyonunu dini temele kaydırmakta, bir taraftan da sanki hukuk varmış gibi bir rol takınmaktadır. Ayar ve komiklik birlikte CHP açısından traji komik bir yeni ayar oluşturmaktadır. CHP’nin görevi cumhuriyetçi tabanı alıştırmaktır.

Akşener’in ise şimdilik dikkate değer bir hamlesinin olmadığı görülüyor ve AKP’den rol çalmak için uygun zamanı kolladığı anlaşılıyor.

Bütün bu dikta rejimi mecburiyetlerinin nedeni kapitalizmin kilitlenmiş ve emperyalist sistemin de hegemonya krizi içine düşmüş olmasıdır. Düzen tükendi ve tüm aktörlerini de tüketti.

Bitirilen, biten hukuksa, burjuva hukukuysa, kapitalist yönetim rejimi kaosa bırakılmış demektir ve bu kaos aslında bir sosyoekonomik formasyon olarak kapitalizmin uzunca zamandır içinde bulunduğu açmazın teyidinden başka bir şey olmayacaktır.

Kaosu idare etmelerinin tek yolu şiddetin, askeri tedbirlerin dozunu artırmaktır ve rejimin artık tek yapabildiği budur: Demek ki kaos daha da derinleşecektir.

Yönetenler hukuk dinlemiyorsa, herkesin kendisinde hukuku ihlal ve kendi hukukunu inşa etme hakkını göreceği yol açılıyor demektir.

Her kaos aynı zamanda bir kırılma dönemidir. Bizim görevimiz kırılmanın eşitlik ve adalet yönünde gerçekleşmesine öncülük etmektir. Mümkün, çünkü ülkemizi bu hallere düşüren faktör her tür pisliğiyle kapitalizmin kendisidir. Ve kırılmanın başka her türlüsü yalnızca kaosu daha da derinleştirmeye ve en nihayetinde yeni kırılmalara hizmet edecektir.

Tek silahımız işçi sınıfının örgütlülüğü, üretimden gelen gücü; işçi sınıfının tek dayanak noktası ise komünist siyaset.

İşçi sınıfı toplumumuzun en az dörtte üçü. İşçi sınıfının az yarısı ideolojik ve siyasi olarak zaten AKP rejiminin karşısında. İçine girmekte olduğumuz ekonomik çalkantı dönemi de kalan yarıyı sarsacak potansiyel barındırıyor.

Görev işçi sınıfını örgütlemek. Üretimin içinde, günlük hayatta yaşanılan sorunlara karşı, hak arama mücadelesi ekseninde ve bunu düzenin al aşağı edilmesi perspektifine bağlayarak.

İşçi sınıfı komünistler olmaksızın sahipsiz. Bugün yaşananlar ve AKP’nin ortalıkta kabadayı dolanmalarını sağlayan şey bu boşluk.

Korkuyla, umutsuzlukla birlikte büyük bir rahatsızlık ve sessiz sessiz, ama istikrarlı biçimde cereyan eden bir aranış var.

Burjuva düzeni tükendi, AKP’nin yerine düşünülenlerin emekçilere AKP’nin verdiklerinden başka verebileceği hiçbir şey yok. O halde düzeni değiştirmeye odaklanmanın tam zamanı.

İlker Belek - soL Haber




.

27 Aralık 2017 Çarşamba

Sosyalizm Mümkün - TKP'de Örgütlenin.




Gelin hep birlikte insanca bir düzen kuralım.
Çağımız emperyalizm ve sosyalist devrimler çağıdır. Bu iki gerçek birbiriyle çatışmaktadır. Ya emperyalizm insanlığı yok edecek ya insanlık sosyalizm ile kazanacak! İkincisine inanın, o iradenin parçası olun. TKP’nin çağrısı budur.
İnsanın insanı sömürmediği, işsizliğin ortadan kaldırıldığı, aç ve açıkta kimsenin kalmadığı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin bedelsiz ve en çağdaş haliyle bütün yurttaşlara eşit bir biçimde ulaştığı, kültür ve sanatın toplum için özgürce serpilip geliştiği, kadın-erkek arasındaki farklılıkların giderildiği, etnik ayrımcılığın ve baskıların ortadan kaldırıldığı, dinin devlet işlerinden uzaklaştırıldığı, bağımsız ve egemen bir ülke...
Türkiye Komünist Partisi böyle bir ülke için mücadele ediyor. Bunun hayal olduğunu ileri sürenler ya insanlıktan umudu kesmiştir ya da yoksulluğun, işsizliğin, adaletsizliğin, zorbalık ve savaşın kol gezdiği mevcut düzenden nemalanıyordur.
Oysa insanlıktan umudu kesmek için hiçbir neden bulunmuyor. İnsanlık çok daha karanlık dönemlerden ayağa kalkarak çıkmayı becerdi. Bugünkü düzenden çıkarı olanlar ise dünyada milyarlarca yoksul emekçinin sırtına binen bir azınlıktır ve onların keyfi sürecek diye çürümüş bir toplumsal sisteme katlanmak zorunda değiliz, katlanmayacağız da...

Türkiye Komünist Partisi



26 Aralık 2017 Salı

Hadi ordan




Sokak çetelerine af anlamına gelen son düzenleme AKP’nin her istediğini yapabilme gücüne sahip olduğunu mu gösterir? “Darbeye karşı duranlardan” hesap sorulmayacakmış…

Giderek AKP’nin sahip olduğu gücün esası her istediğini söyleyebilmesine indirgeniyor. Burada gerçek ve gerçek dışı birbirine karışıyor. “Her istediğini söylemek” kuşkusuz hafife alınmaması gereken bir gücü temsil eder. Öyle ki, söylenene inananların sayısı ne kadar çoksa, bu inanç maddi bir güce de dönüşür.

Ama bir de “son tahlil” diye bir şey var! Bir sokak kavgası düşünün. Taraflardan biri durmadan karşısındakine “seni döverim” diye bağırıp çağırsın. Eee? Dövüyor mu peki? Bağırıp çağırma yetisi ve bunun seyredenlerce inandırıcı bulunması elbette bir güçtür. Ama tartışmanın sonunu kimin kimi dövdüğü belirler.

2018’e girmek üzereyken AKP’nin altından kalkamadığı kriz göstergelerini yeniden saymayayım. Her düzlemdeki bu göstergelerden çıkan toplu fotoğraf Erdoğan’ın ayaklarını bastığı zeminin sürekli sarsıldığını, kırıldığını anlatıyor. AKP’nin bir gücü daha var: Kırık zemin üstünde dans etme yeteneği. Bu yetenek tanrı vergisi değil, dünya konjonktürünün hediyesi.

Örnek olsun, bunların Batı aleyhtarı kesilebilmelerinin kaynağını Lavrov başka bir bağlamda dile getirdi: “ABD ile Rusya arasında demir perde yok”muş. Rusya, ABD ile aynı emperyalist-kapitalist sistemin parçası olduğu için, doğrudur, aralarından bir kırmızı çizgi geçmiyor. Batı bağımlısı bir kriz ülkesi, çok sıkıştığında aynı dünya sisteminin içinde salınımlar gösterme şansına sahip artık. Sovyetler Birliği zamanında olmayan bir şansı var Türkiye’yi yönetenlerin.

Örnek olsun, sermaye hareketlerine görülmemiş bir hız kazandırmak, kimilerinin haklı olarak kumarhane ekonomisi dedikleri neo-liberal dönemin özelliğidir. Bu özellik emperyalist hegemonyayı tahkim etmiştir etmesine. Dünyada çok büyük paralar kolaylıkla hareket etmektedir. Tam olarak batakhaneye dönmediği zamanlarda olsa çoktan çökmesi beklenecek ülkeler, krize karşı birtakım kaynaklara bu sayede erişebiliyorlar. Türkiye’yi yönetenler de bu olanağı tepe tepe kullanmaktadır.

İçeriye bakın… Burjuva siyaseti Erdoğan’a alternatif üretememekte, mecburen alternatif diye boy göstermek zorunda kalanlar kaçak güreşmektedirler. Evet bu düzeni, düzenin bu halini yönetebilmek için gericinin önde gideni olmak gerekir. Gericiliği biraz dengelemek gerektiğini düşünen veya bunlar kadar fütursuz davranma yeteneği olmayanlar iktidarı istememektedir. Ne kadar sömürü, o kadar gericilik. “Sömürünün daha da fazlası olsun, ama gericilik biraz budansın.” Bu hayalin karşılığı yok. Mecburen görülmemiş toplum mühendisliklerine veya hokkabazlıklara başvuruluyor. Bunlar da yetmiyor AKP’yi götürmeye…

Bu kadar sömürü ve bu kadar gericilik olduğunda, hukukun, meşruiyetin kırıntısının kalmamasına da toplum alışıyor. Türkiye’nin dört bir yanında, mahkeme kapısında, gün ortasında, trafikte ve düğünde, okulda ve işyerinde, birbirini tanıyan ve tanımayan insanların birbirlerini vurmakta olduklarına alışıldığı gibi! Rüşvete, ahlaksızlığa, ben yaptım olduculuğa şaşmanın anlamı yok…

Peki böyle bir ülke olur mu?

Bizim sorumuz budur ve yanıtımız değişmedi: Olmaz. Gün gelir, bu ülke yeniden kurulur.
Darbe bastırmak niyetine tabancayla, palayla sokağa çıkan, insan öldüren bir yobaz takımını kararnameyle koruma altına alacaklarmış! Palavra.

AKP artık hep ihtiyaç duyacağını bildiği çetelere güven vermek istiyor. “Kafa kestiniz, köprüden attınız ve size af çıkarttık. Hatta bir dahaki sefere yine yapabilirsiniz, rahat olun…” KHK denen belgede yazılan budur ve bu güç değil acizlik belirtisidir. Türkiye kapitalizmi bu yolla ve bu “kadrolarla” selamete ermez. Bu yollar ve bu kadrolarla bir ülke var edilemez, bir düzen kurtarılamaz.

Ama bir koşulla. Ki o koşulun oluşmamış olması AKP’nin asıl güç kaynağı olmaya devam ediyor.

Türkiye’de her istediğini söyleyebilen AKP’nin söylediklerine inanmayan, “hadi ordan” yanıtını yapıştıran bir karşı ağırlığın şekillenmesi koşuluyla. İktidarın gücü, ancak günü kurtaran ve yukarıda içerden ve dışardan örneklerini vermeye çalıştığım düzen dinamiklerine dayanmıyor aslında. İktidarın gücü emekçi halkın örgütsüzlüğüne, “hadi ordan” diyemeyişine dayanıyor.

Bu karşı ağırlık, dizlerinin üstünde doğrulmaya başladığında, o katil, yobaz, sapık sürüleri kimsenin ama kimsenin kendilerine herhangi bir güvence veremeyeceğinin farkına varacaklar.

Aydemir Güler - soL Haber



.