21 Ocak 2017 Cumartesi

Geçmişin gölgesi




Belki daha önce yazmalıydım, mesela geçen hafta. Mektubunu aldıktan hemen sonra. Ama yazamadım işte. Bir süre düşünmem gerekti.

Mektubun geldiğinde ben de tam o günleri, geçmişi düşünüyordum. Ne de çabuk geçti zaman! Hayat, bir yerden sonra yokuş aşağıymış değil mi?

Şimdi düşünüyorum da altı üstü üç yılmış o günlerimiz. Takvimlere yeniden ve yeniden bakıyorum ama işte tam o kadarmış. 

Şimdi üç yıl ne kadar da kısa geliyor. Üç yıl ne ki şimdilerde! 

Ama işte o zamanlar, üç yılı geçtim bazen tek bir günün içine koca bir hayat sığıyordu. Ertesi sabah yeni bir insan olarak uyanıyorduk, yeni insanlar olarak çıkıyorduk sokaklara, yeni bir insan olarak bakıyorduk dünyaya. Bazen tek bir paragrafla, tek bir şarkıyla değişiyordu dünya. Değişiyordu hayat. Biz değişiyorduk.

Bazen tek bir kelimenin bile bizi değiştirdiği oluyordu, değil mi?

Hani demişsin ya “anlık duygusal bir çıkış değil sanırım bu. Zaman zaman nüksediyor çünkü. Ama yazmasam geçer giderdi eminim. Telefon edip söylemeye bile üşenirdim...” İyi ki yazmışsın. Sağolasın.

O günleri düşününce şiirler geliyor aklıma. Brecht ve Nâzım. Bir de Mayakovski. Ve tabii ki Yesenin’le Yevtuşenko: “Gençlere yalan söylemek suçtur” diyen Yevtuşenko’ydu değil mi? Yesenin ise “Elveda dostum” demişti. Ardından Mayakovski “asıl güç olan yeni bir hayata başlamak” demişti. Şimdi anladım ki “şu yaşamda en kolay işmiş” yaşarken ölmek. 

Biz öyle olmadık, değil mi? Yaşayan ölüler olmadık değil mi?

Hep bir ağızdan şiir okuyanlar var mıdır yine? Unutmam, basamakları satır satır, mısra mısra hep beraber inişimizi. Hep bir akıldan sorular soranlar var mıdır? Unutmam, kitapları satır satır anlamaya çalışmamızı. Ne çok konuşurduk! Ne çok okur, ne çok yürür ve ne de çok düşünürdük!

Mektubun gelince tabii ki Alâeddin Şenel de çıkıp geldi. Dile kolay, yirmi küsur yıl geçmiş. Siyasal Düşünceler Tarihi ve Ozmos Kronos da çıkıp geldi o kadar küsuratın içinden. Bil ki ara ara gençler çalıyor kapımı ya da denk geliyoruz işte bir yerlerde. Ve “ Ne okuyalım?” diye soranlara ilk tavsiyem Ozmos Kronos oluyor. Mutlaka bulun diyorum, “son nebi, son leblebi”yi.

Günlerimizin adları vardı işte. Onlarla yatıp onlarla kalkıyorduk.

Ünol Büyükgönenç demişsin mektubunda… Evet, kesinlikle kar yağdığında hayat Ünol Büyükgönenç’ti. Soğuk sabahlarda, ısınmayan öğleden sonralarda da O vardı yanımızda. Uzaktan, o tepeden Ankara’ya bakarken şarkıları vardı yanımızda.

“Büyükgönenç’in beni niye etkilediğini düşündüm.” diye sormuşsun ya insan bazı şeyleri zamanla anlıyor, farkediyor. Ne de güzel yazmışsın “İlk aklıma gelen Nâzım’ı bestelediği için oldu. Nazım’ı ilk ne zaman okudum hatırlamıyorum ama üniversite yıllarımda tutuldum ona desem yalan olmaz. Ama yetmez… Büyükgönenç’te bunun ötesine taşan bir şey var.” diye.

Ve devam etmişsin: “Bence Büyükgönenç’in müziğinde güfte/şiir ile mükemmel bir uyum var. Eldiven-parmak gibi değil, anahtar-kilit gibi değil sadece; daha organik. Çünkü sadece kalıba uymuyor; içeriğe de uyuyor.”

Günlerimizin şiirleri, günlerimizin şarkıları, günlerimizin sözleri vardı ya. Günlerimizin, şimdi geriye bakınca pek de kısaymış gibi görünen hayatımızın o en uzun günlerinin bir de ritmi varmış. Tabii ki bunu şimdi söyleyebiliyorum. İnsan işte, bazı şeyleri zamanla anlayabiliyor.

Ritmi olan şiirleri sevmişiz. Olabilir mi? Ritim geçmişi bugüne bağlayan olabilir mi? “Geçmiş, bugün ve yarını zihinde kurabilen, bütünsel ve derin bir felsefenin şairi Nâzım. Hâl böyle olunca onu layığıyla bestelemek de kolay olmasa gerek. Büyükgönenç işte bunu başarıyor bence. Ayağı varolduğu toprağa basan evrensel Nazım’a müzik yaparken kâh bu toprakların yapıcılarının türkülerine kâh Japon balıkçılarının ezgilerine yaslanıyor Büyükgönenç. Gündelik hayatın ritminden yola çıkan müziğin ritmi, şiirin ritmini yakalamayı başarıyor.” 

Türkü söyler gibi yükselmiyor ya yapı, zamanla anladım ki bir ritmi olmayınca da yaşanmıyor hayat. Aksak da olsa ritmi olmayınca geçmiyor günler. İnsan kendisini geçmişin gölgesinde, geçmişin seslerinde, geçmişin ritmiyle inşa ediyor. 

“Büyükgönenç’in müziğinde dışarıdaki karın soğuğu da, rüzgârın uğultusu da, arabacı Salih’in atının ayak sesleri de var… Keza yüreğin çarpışı, yalnızlığın acısı, burkulan ayağın sızısı da… Şairin coşkusunu da bu kadar güzel verebilen azdır herhalde. Yer yer müziğin coşkusu şairin coşkusuna eşlik ederek yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor…”

Yükseliyor yapı, yükseliyor yapı… Öyleydi değil mi? Şarkı, hayatımız, günlerimiz yükseldikçe yükseliyordu. 

O zamanlar. Ne zamanlardı değil mi? Ne de güzeldi! 
Şimdi bambaşka yerlerdeyiz. Bambaşka insanlar… 

Bambaşka insanlar mıyız? Bilemiyorum. Sanmıyorum da… 

Gelmeyeceğim demişsin. Canın sağolsun. Kırgınlığın var, biliyorum. Ama bil ki benim de kırgınlığına kırgınlığım var. Bazen o günlerin insanına bağlanasım geliyor. 

Geçmişe bağlanmak mümkün mü? Geçmişe mektup yazmak mümkün mü? Hiç olmadı 140 karakter göndermek mümkün mü? Geçmişe…

Velhasıl kardeşim, dostum, bir zamanlarımın can yoldaşı… Biz şimdi yeniden deniyoruz. Yeniden deneyecek gözümüz var yani. Bilirsin işte, hiçbir zaman başlangıca dönülmez. Hep bir sonrasında kalırsın geçmişin. Gölgesi üstüne düşse de…

Eh, ölmedik ya. Evet Yesenin zaten çoktan gitmişti ve ardından da Mayakovski gitmişti. Nâzım ise yaşamıştı. Bize kadar ulaşmıştı. Sonra bizi de geçti Nâzım, tabii ki! 

Ama ne yapalım, ölmedik ya! İşte, buradayız. Biz şimdi bambaşka bir yerden başlayacağız, yeniden.

Yarın.
Hatta çoktan başladık.

Diyeceğim o ki; mektubun için çok sağol. Katlayıp sol iç cebime koydum. Kalbimin üstüne. Attıkça yüreğim, kalsın o da yerinde. 

Ama ne bileyim işte, keşke sen de gelseydin. 
Basamaklarda oturup yine şiirler okurduk.
Geçmişimizin ve bugünümüzün güzel, ferah, sakin gölgesinde…

Sevgilerle.









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder