25 Ocak 2017 Çarşamba

'Gidilmeyen yol' ve bizim yolumuz


Amerikalı şair Robert Frost'un "Gidilmeyen Yol" adlı meşhur şiiri, geçtiğimiz yüzyılda ve elbette içinde bulunduğumuz dönemde edebiyatseverler ve eleştirmenler tarafından çokça tartışıldı ve yorumlandı. 

"iç geçirerek anlatacağım bunu ben,
nice yaşlar nice çağlar sonra bir yerde:
bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben -
ben gittim daha az geçilmişinden,
ve bütün farkı yaratan bu oldu işte."

Bu pasaj, Frost'un İngilizce orijinalinde 'The Road Not Taken' başlığını taşıyan şiirinin Selahattin Özpalabıyıklar tarafından yapılan çevirisinde yer alıyor.  

Buradaki muradımız, elbette edebiyat veya şiir üzerine bir şeyler karalamak değil. Bununla birlikte, şairin bu şiirinde yer alan metaforlarından yola çıkarak bazı tespitlerde bulunabiliriz.

Türkiye solunun en genel anlamda koca bir asrı geçen, modern anlamda ise yarım asrı oldukça aşan tarihine bakılarak, "gidilmeyen yol kaldı mı?" diye bir soru yöneltebiliriz. Bu girizgâh ve bir anlamda kışkırtıcı bir soruyla tartışmaya başlamış olalım.

“Hayır!”, “hayırda hayır var”, “nihai mücadele”, “köprüden önce son çıkış”...

Ne kadar renkli, değil mi? Gökkuşağının bütün renklerini kuşanmış kocaman bir “blok”. 

“Toplumsal dinamikler”in hepsini kucaklayan bir model tasavvuru. Eh, tasavvur buysa ve model buradan çizilecekse, herkes her bir dinamiğin sözcülüğünü yapacak ve “hayır havuzu” koca bir okyanus olup referandum sandıklarını yıkıp geçecek.

Modelin bir masa başında kurgulandığını falan söylemiyoruz, hayır! Fakat Türkiye'de liberal/sol liberallerden “gerçek” ülkücülere, sosyal-demokratlardan Kemalistlere, “yetmez ama evet” garabetinin “pişmanlarından” en önde en çok “hayır!” diye bağıranlara uzanan geniş politik spektrumun nasıl işlediğinden söz ediyoruz.

Dedik ya, herkes kendi dinamiğine göre çalışacak. Bu büyük “buluş” ise “Türkiye hayır cephesi”nin “gidilmeyen yol”u olarak kutsanacak, kafasını kaldıranlar veya sorgulayanlar aforoz edilecek.

Nereden başlamalı? Neyi neresinden tutmalı? Geniş spektrumun içinde “farklı” olduğu iddia edilen görüş ve savların “aynı”lığından mı söz etmeli? Yoksa, bu koca spektrumda “listenin sonunda ona da yer verelim, ayıp olmasın” gözüyle bakılan Türkiye solu nereye oturmalı?

“Gidilmeyen yol” dedikleri şeyi hemen bu yazıda sadeleştirmek biraz zor olabilir, fakat birkaç örnekle aslında hepsinin temelde aynı olduğunu görebiliriz.

Nazım Alpman, BirGün'deki köşesinde, “Eski SSCB fıkrası: 'Hepinizi asacağız'!” başlığıyla bir yazı yazdı. Erdoğan'ın Esad'la olan husumetinden yola çıkarak, getirmek istediği başkanlık sisteminin Esad'ın “tek adam rejimi”nin aynısı olduğunu söyleyip Erdoğan'ı Esad'la vurmak isteyenlerin “hayır” adına cirit attığı bir ortamda anti-komünizm hiç eksik kalır mıydı? Öyle ya, Erdoğan’ı “Baas”çılıkla vurabileceğini düşünenlerin olduğu bir ülkede anti-komünizm niye yapılmasındı?

Yılmaz Özdil gibilerinin o bayağı anti-komünist “kapitalist cumhuriyetçiliğini”, “Türkiye muhalefeti” denilen amorf yapıya zerk edip durduğu bir dönemde, solda duran bir gazetede anti-komünizmin en pespaye örneklerinden birini halka “diktatör karşıtlığı” diye sunmak da nedir? 

Anti-komünizmin Türkiye siyasetinin olmazsa olmazlarından biri olduğu gerçeği, yalnızca Soğuk Savaş yıllarında Türkiye'nin NATO'nun kritik cephe ülkelerinden biri olmasıyla açıklanamazdı. Soğuk Savaş bitti, anti-komünizm yine baki kaldı. Sosyalizme yönelik saldırıların sağdan gelmesi doğaldı da, asıl soldan yükseltilmesi bir işe yarardı ve öyle de oldu/oluyor.

Erdoğan'ın pozitif anlamda “eski Erdoğan” olmadığı iddiasının yer aldığı bir hayır cepheciliğinde, “çok parti mi, tek adam mı?” şeklinde ortaya bir soru atıp, sponsorluğunu özellikle Soğuk Savaş yıllarında CIA'in yaptığı o aptalca Sovyet fıkralarıyla halkın karşısına çıkmak mıdır siyasi alternatif; öyleyse, bu nasıl bir siyasettir? Hoş, sağlı-sollu anti komünizm bu ülkede hiç de “gidilmeyen yol” değildi. Bugün yaşadığımız türden karmaşık bir ortamda o da yerini almış oldu. Şaşırmadık. 

Öte yanda ne vardır? “Hayır'ın koyduğu çıta” diyerek, politikanın “olması gerekene” göre değil, “olgulara” göre yapılması gerektiğini salık verenler, “'hayır' de de, ne için dersen de!” derken bir tür “grand” siyaset üretmiş mi olmaktadırlar? Peki, haklı olarak Türkiye'de gündemin ne kadar da kötü seyrettiğine dair tezler sıralayan aynı kişiler, sıra “acil önlemler paketi”ne geldiğinde, “hayat basittir, zor olansa basit oynamaktır” gibi Cruyffvari bir mottoyla belki, derhal genel seçim yapılması gerektiğine dair çağrılar yaparken kendi söylediklerine kendileri inanmakta mıdırlar? Ne olacak, beklenti nedir? Türkiye, bir teknokrat hükümetiyle mi kurtulacak?

Beri yanda ne var? Beyaz kağıdı aç ve “nesnel bir işbölümü” yarat. Ne olacak? Kürtlerin “evet” kaçaklarını HDP toparlasın. Güzel, sonra? MHP'nin, -“gerçek ülkücülerin” mi demeli?- 

“hayır”larını artırma görevi elbette CHP'ye verilecek. Sosyalistler? Onlar da AKP'nin içinde yer alan belirli yüzdelik baremlerdeki “şüpheli” kesimlere odaklansınlar...

Örnekler uzatılabilir ama gerek yok. Bir soru: Bütün bunları söyleyenler, strateji şahbazları, söyledikleri şeylere kendileri inanıyorlar mı?

Peki, “dışarıda” ne var? Haziran 2013'ten sonra “gidilmeyen yol” kaldı mı? Halkın coşkusu sandıklara, bilgisayar başında çekirdek eşliğinde izlenecek tapelere yedirilirken, o zamandan beri ve şimdi emperyalist destekli “demokrasi kahramanları”, yurtdışından bültenler geçiyorlar. Türkiye’deki olası bir turuncu devrimin sürgündeki müstakbel lideri, Türkiye'nin “hayır bloku”na Alman sermayesi eşliğinde “destek” atıyor. 

Bütün bunlar, keşke birer antik Yunan tragedyası gibi kitaplarda geçen gerçeküstü şeyler olarak kalsaydı. Tragedyanın içinde rol alanlar -hasar görenleri de dâhil olmak üzere- tragedyanın yaşanmasına neden olanlar, şimdi bir koro halinde tragedyanın altında kaldıklarını söylerlerken, “kurtarıcı” olarak soldan başka her şey olan güçlere sarılıyorlar. Bütün figürler, vicdanın ve an'ın sınırlarına hapsedilen bir tür sadomazoşist “siyaset” kültürüyle “seyircilere” -halka mı demeli?- arınma çağrısı yapıyorlar.

Bütün sözler uhrevileşiyor, bütün çağrılar gök kubbenin altında kakofoniye dönüşüyor. Marx’ın muhteşem edebi sözlerinde geçtiği gibi, Haziran Direnişi için, eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor diyorduk. Şimdi yine sözün, daha doğrusu ne olduğu veya kimler tarafından ne şekilde kullanıldığı belli olmayan bir sözün içeriği aşmasına şahit oluyoruz. Oysa siyaset, hele ki sol siyaset bir tasnif kabiliyeti ve doğrultu gösterme yeteneğiyse, bunu sağlamak gibi bir yükümlülükle karşı karşıyayız.

Şiirle başlamıştık, şiirle bitirelim. Frost, pek çok iddianın aksine, aslında “iki yol” denilen yolların her ikisinin de kullanıldığını, “daha az gidildiği” zannedilen yolun üstünde yeşeren çimenlerle açıklıyordu. İyi de, çok kaderci değil mi bu durum? Zaten sorun da burada yatıyor: Türkiye solu, uzunca bir süredir önüne konan yollardan hangisinin “kötü”, hangisinin “daha az kötü” olduğu tartışmasıyla debelenip duruyor. Yol yaratmıyor, yol açmıyor. 
   
Siyasette ilkeler neye yarar? Dinlerin kutsallık atfedip duvarlara, yüksek ve ulaşılamayacak yerlere asılmasını buyurduğu, dokunulmayan, okunmayan, kullanılmayan manzumeler bütünü değildir ilkeler. İlkeler, bizi başarıya götürecek yolu açmamızı ve o biricik yolu sapmadan yürümemizi sağlayan işaret levhalarıdırlar.   

O hâlde, son ve asıl söz:

Metal işçilerinin grev yasaklarını tanımayarak ve mücadelelerini sürdürerek elde ettiği kazanımlardan haberdar olmayan kaldı mı? Peki, “vardık, varız, var olacağız!” diyenlerin iradesinden? Türkiye’de, solda son günlere renk çalan bu iki olgu birleşecek, buradan yürünecek. Bu da en nihayetinde -şimdilik- bir iddiadır ve o iddia ete kemiğe bürünecek. Metal işçilerinde cisimleşen Türkiye işçi sınıfının “hayır”ı fabrika fabrika, sokak sokak, okul okul örgütlenecek. İşçi sınıfı ve partisi, kendi yolunu kendisi çizecek. İşte o zaman her şey netleşecek ve şu söz ve içerik anlam kazanacak:  

Hayır, nokta!
Hayır, ünlem!

Yürüyelim...






.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder