25 Ocak 2017 Çarşamba

Grev - Lenin




V. İ. Lenin "Grev" adlı bu broşürü sürgünde bulunduğu sırada Raboçaya Gazete için yazmıştı. Bu makalenin sadece birinci bölümü Marksizm-Leninizm Enstitüsünün arşivlerinde mevcuttur; diğer bölümlerinin yazılıp yazılmadığı bilinmemektedir.

GREV
Son yıllarda Rusya’da işçi grevleri son derece sıklaştı. Artık birkaç greve sahne olmamış tek bir sanayi bölgesi yoktur. Büyük şehirlerde grevlerin ardı arkası kesilmiyor. Bu nedenle, sınıf-bilinçli işçilerin ve sosyalistlerin grevlerin önemi, bunları yönetme yöntemleri ve bunlara katılan sosyalistlerin görevleri meseleleriyle git gide daha sık ilgilenmelerinin gerekliliği açıktır.
Bu meseleye ilişkin bazı fikirlerimizi ana hatlarıyla belirtmek istiyoruz. Birinci makalemizde genel olarak grevlerin işçi sınıfı hareketindeki önemini ele almayı tasarlıyoruz; ikincisinde Rusya’daki grev aleyhtarı kanunları ve üçüncüsünde de Rusya’da grevlerin eski ve şimdiki yönetilme tarzlarını ve sınıf bilinçli işçilerin bunlara karşı takınmaları gereken tavrı ele alacağız.
Önce, grevlerin ortaya çıkışlarını ve yayılışlarını açıklamalıyız. Kendi deneylerinden, başkalarının anlattıklarından ya da gazetelerden grevleri gözünün önüne getiren herkes, bu grevlerin, büyük fabrikaların ortaya çıktığı ve sayıca çoğaldığı yerlerde patlak verdiğini ve yayıldığını hemen görecektir. Yüzlerce (hatta kimi zaman binlerce) işçi çalıştıran büyük fabrikalar arasında grev yapılmamış tek bir fabrika bulmak zordur. Rusya’da sadece birkaç büyük fabrika varken, pek az grev oluyordu; oysa; hem eski sanayi bölgelerinde, hem de yeni kentlerde ve köylerde büyük fabrikaların hızla çoğalmasından bu yana grevler sıklaşmıştır.
Büyük çapta fabrika üretimi neden daima greve yol açar? Çünkü kapitalizm, ister istemez işçilerin patronlara karşı mücadelesine yol açar ve üretim büyük çapta olunca, mücadele de ister istemez grev biçimini alır.
Bunu açıklayalım.
Kapitalizm toprağın, fabrikaların, aletlerin az sayıda toprak sahibinin ve kapitalistin malı olduğu, buna karşılık halk kitlelerinin ya da hiç mülkü olmadığı ya da pek az mülke sahip olduğu ve ücret karşılığı işçi olarak çalışmak zorunda kaldığı sosyal sisteme verilen addır. Toprak ve fabrika sahipleri işçileri kiralar ve onlara, pazarda satacakları şu ya da bu tür malları ürettirirler. Fabrika sahipleri işçilere ancak kendilerinin ve ailelerinin kıt kanaat yaşamasını sağlayacak bir ücret verirler ; buna karşılık işçinin bu miktarın üzerinde ürettiği her şey, kar olarak fabrika sahibinin cebine iner. Şu halde, kapitalist ekonomide halkın çoğunluğu, başkalarının ücretli işçileridir; bunlar kendileri için değil, ücret karşılığında patronlar için çalışırlar. patronların daima ücretleri düşürmeye çabalayacakları tabiidir; işçilere ne kadar az öderlerse, karları da o kadar büyük olur. İşçiler ise ailelerine yeterli ve zorunlu yiyeceği tedarik edebilmek için, iyi evlerde oturabilmek ve dilenciler gibi değil de diğer insanlar gibi giyinebilmek için mümkün olduğu kadar yüksek bir ücret almaya çalışırlar. Bu nedenle patronlarla işçiler arasında ücret konusunda daimi bir mücadele sürüp gider; kapitalist hangi işçiyi uygun görürse onu tutmakta özgürdür; bu yüzden en ucuzunu arar. İşçi ise iş gücünü dilediği kapitaliste satmakta özgürdür, dolayısıyla kendisine en yüksek ücreti ödeyecek olanı arar. İşçi ister köyde ister şehirde çalışsın, ister toprak sahibinin ya da zengin köylünün ister müteahhidin ya da fabrikatörün işine girsin, ücretler konusunda daima patronla pazarlık eder, mücadele eder.
Ama, tek bir işçinin kendi başına mücadele etmesi mümkün müdür? Çalışanların sayısı artmaktadır; köylüler yıkıma uğramakta, köyden şehre ya da fabrikaya akın etmektedir. Toprak sahipleri ve fabrika sahipleri işçileri, işlerinden eden makineleri kullanmaya başlamışlardır. Şehirlerde işsizlerin, köylerde de sefalete sürüklenenlerin sayısı giderek artmaktadır; aç insanlar ücretlerin gittikçe daha çok düşmesine yol açmaktadır. İşçinin patrona karşı tek başına mücadele etmesi imkansızlaşmaktadır. İşçi iyi ücret ister ya da ücretinin düşürülmesine razı olmazsa, patron ona defolup gitmesini , düşük ücretle çalışmaya hazır bir sürü aç insanın kapılarda beklediğini söyler.
Halkın şehirlerde ve köylerde her zaman büyük sayıda işsizin bulunabileceği ölçüde yıkıma uğradığı, fabrika sahiplerinin muazzam servetler yığdığı küçük mülk sahiplerinin kapitalistler tarafından ezilip yok edildiği bir sırada yalnız başına bir işçinin kapitalist karşısında tamamen güçsüz kalır. İşte o zaman kapitalistin işçiyi tamamen ezmesi, onu ve onunla birlikte karısını ve çocuklarını ölünceye kadar bir köle gibi çalışmaya zorlaması mümkün hale gelir. Örneğin işçilerin henüz yasal haklar kazanamadıkları, kapitaliste direniş gösteremedikleri işkollarını ele alalım: buralarda aşırı ölçüde uzun işgünü ile karşılaşırız; işbaşında yıpranan 5-6 yaşlarında ki çocuklarla, gittikçe açlıktan ölmekte olan oldum olası aç bir işçiler nesli ile karşılaşırız. Kendi evlerinde kapitalistler için çalışan işçiler buna örnektir. Her işçi daha başka bir sürü örnek bulabilir! İşçilerin direnemedikleri ya da patronların keyfi davranışlarını sınırlayan yasaları kazanamadıkları hallerde kapitalizmin emekçiler üzerindeki zulmü kadar korkunç bir zulüm , kölelik ya da serflikte bile görülmemiştir.
Bu yüzden işçiler, bu kadar kötü bir duruma sürüklenmeleri karşısında amansız bir mücadeleye girerler. Tek başlarına tamamen güçsüz olduklarını ve sermayenin zulmünün kendilerini ezip geçebileceğini gördükçe patronlarına karşı birlikte başkaldırmaya başlarlar. İşçi grevleri başlar. Başlangıçta işçiler, eylemlerinin sebebinin bilincinde olmadıklarından, çoğu kez ne yapmak istediklerini anlayamazlar; sadece makineleri kırar ve fabrikaları tahrip ederler. Yalnızca fabrika sahiplerine karşı duydukları öfkeyi göstermek isterler; durumlarının neden böylesine umutsuz olduğunu, ne uğurda çaba göstermeleri gerektiğini henüz kavramadan bu dayanılmaz durumdan kurtulmak için ortak güçlerini denemektedirler.
Bütün ülkelerde işçilerin öfkesi, önce birbirlerinden kopuk başkaldırmalar biçiminde kendisini göstermiştir. –Rusya’da polis ve fabrika sahipleri bunlara ‘isyan’ adını verirler. Bütün ülkelerde bu birbirinden kopuk başkaldırmalar, bir yandan az çok sakin geçen grevleri, öte yandan da kurtuluşu uğrunda işçi sınıfının çok yönlü mücadelesini doğurdu.
İşçi sınıfının mücadelesi bakımından grevlerin (ya da iş bırakmaların) önemi nedir? Bu soruyu cevaplandırmak için grevler konusunda daha tam bir görüşe sahip olmamız gerekir. Gördüğümüz gibi, bir işçinin ücreti patronlar işçi arasında yapılan bir sözleşme ile belirlenir ve bu koşullar altında tek başına olan işçi tamamıyla güçsüz olduğuna göre, işçilerin, talepleri uğrunda birlik halinde mücadele etmeleri gerektiği açıktır; ya patronların ücretleri düşürmesini önlemek, ya da daha yüksek ücretler elde etmek için grevler düzenlemek zorundadırlar. Kapitalist sistemin var olduğu her ülkede işçi grevlerinin de olduğu bir gerçektir. 
Bütün Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da, her yerde, işçiler birlik olmadıkları zaman kendilerini güçsüz hissederler; onlar patronlara karşı ancak birlikte ya grev yaparak, ya da onu grevle tehdit ederek direniş gösterebilirler. Kapitalizm geliştikçe, artan bir hızla büyük fabrikalar kuruldukça, küçük kapitalistler büyük kapitalistler tarafından yutuldukça, işçilerinin birlikte direnmelerinin zorunluluğu daha da acil hale gelir, çünkü işsizlik artar, mallarını en ucuza mal etmeye(ve bunun için işçilere mümkün olduğu kadar az ücret vermeye) çalışan kapitalistler arasında rekabet keskinleşir, sanayideki dalgalanmalar şiddetlenir ve buhranlar derinleşir. Sanayide işler yolundayken fabrika sahipleri büyük karlar elde ederler, ama bunları işçilerle paylaşmak hiç akıllarına gelmez; ancak buhran patlak verince fabrika sahipleri zararlarını işçilerin sırtına yıkmaya çalışırlar. Kapitalist toplumda grevlerin gerekliliği Avrupa ülkelerinde her kes tarafından o dereceye kadar kabul edilmiştir ki bu ülkelerde yasalar grev düzenlenmesini yasaklamaz; grevlere karşı barbarca yasalar, halen sadece Rusya’da yürürlüktedir. (Bu yasalardan ve uygulanışlarından başka bir vesileyle söz edeceğiz.)
Ancak kapitalist toplumun tabiatından doğan grevler, işçi sınıfının bu toplum düzenine karşı mücadelesinin başlangıcını ifade eder. zengin kapitalistlerin tek tek mülksüz işçilere karşı karşıya olması işçilerin tamamıyla köleleştirilmesi demektir. Fakat, bu mülksüz işçiler birleşince durum değişir. kapitalistler kendilerine ait olan aletleri ve malzemeleri işleterek yeni yeni zenginlikler üretmeye istekli işçiler bulamazlarsa, servetlerinin onlara hiçbir yararı yoktur. İşçiler kapitalistlerle tek başlarına mücadele etmek zorunda kaldıkları sürece, bir lokma ekmek karşılığında başkalarının karı için durmadan çalışmaya, ebediyen uysal ve yumuşak başlı ücretli hizmetkarlar olarak kalmaya mahkum gerçek köleler olmaktan çıkamazlar. Ama işçiler taleplerini hep birlikte dile getirdikleri ve kapitalistlere boyun eğmeyi reddettikleri zaman, köle olmaktan çıkar, insan haline gelirler; emeklerinin sadece bir avuç asalağı zengin etmeye değil, çalışanların insanca yaşamasını sağlamaya da hizmet etmesini istemeye başlarlar. Köleler, efendi olma, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin istediği gibi değil, emekçilerin kendi istedikleri gibi çalışma ve yaşama talebinde bulunmaya başlarlar. Bu yüzden, grevler kapitalistlerin yüreğine daima korku salar; çünkü grevler onların egemenliklerini tehdit etmeye başlar. 
Bir Alman işçi türküsü işçi sınıfına ‘Güçlü kolun dilerse, bütün çarklar duruverir’ der. gerçekten de böyledir: fabrikalar, toprak sahiplerinin toprakları, makineler, demiryolları, bütün bunlar dev bir makinenin çarkları gibidir. –Çeşitli ürünleri çıkaran, onları işleyen ve yerlerine teslim eden dev bir makine. Bu makineyi toprağı eken, madeni çıkaran, fabrikalarda mal üreten, evleri, atölyeleri, demiryollarını inşa eden işçiler çalıştırır. İşçiler çalışmayı reddettikleri zaman bütün makinenin durması tehlikesi vardır. Her grev, kapitalistlere gerçek efendilerin kendilerin değil, haklarını gittikçe daha yüksek sesle ilan eden işçiler olduğunu hatırlatır. Her grev işçilere durumlarının umutsuz olmadığını, yalnız olmadıklarını hatırlatır. Grevlerin hem bizzat grevciler, hem de komşu ve ya civar fabrikaların ya da aynı sanayi kolundaki fabrikaların işçileri üzerinde ne muazzam bir etki yaptığına bakın. Olağan, sakin zamanlarda işçi işini ses çıkarmadan yapar, patrona karşı gelmez, durumunu tartışmaz. Grev esnasında ise taleplerini yüksek sesle dile getirir, patronlara yaptıkları kötü işleri hatırlatır, hakkını ister, sırf kendini ve kendi ücretini düşünmez, kendisi ile birlikte iş bırakan, hiçbir mahrumiyetten yılmadan işçilerin davasını savunan iş arkadaşlarının tümünü düşünür. 
Her grev, emekçiler için bir sürü mahrumiyet, ancak savaşın getirdiği felaketlerle kıyaslanabilecek müthiş mahrumiyetler, aç aileler, ücret kayıpları, çoğu kere tutuklanmalar, evlerinin, işlerinin bulunduğu şehirlerden sürülmeler demektir. Bütün bu acılara rağmen, işçiler işçi arkadaşlarını yarı yolda bırakan ve patronlarla pazarlığa oturanları hor görürler. Grevlerin neden olduğu bütün bu acılara rağmen, komşu fabrikaların işçileri, yoldaşlarının mücadeleye giriştiklerini görünce yepyeni bir cesaret kazanırlar. Sosyalizmin büyük öğretmeni Engels, İngiliz işçilerinin grevlerinden söz ederken, ‘tek bir burjuva eğdirmek için bunca şeye katlanan insanlar tüm burjuvazinin iktidarını yıkacak güçtedir.’ Demişti. Bir çok fabrikada birden grevlerin başlaması için, çoğu kez tek bir fabrikanın greve gitmesi yeter. Grevlerin işçilerin maneviyatı üzerinde ne kadar büyük etkisi vardır, yoldaşlarının köle olmaktan çıktıklarını ve yalnızca o an için bile olsa kapitalistlerle eşit durumdaki kişiler haline gelmiş olduklarını görmek işçileri nasıl da etkiler! Her grev sosyalist fikirleri, bütün işçi sınıfının sermayenin baskısından kurtulmak uğruna mücadelesi düşüncesini çok güçlü bir şekilde işçinin aklına getirir. büyük bir grevden önce, bir fabrikanın veya bir sanayi kolunun ya da bir şehrin işçilerinin sosyalizm konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmedikleri ve bu konuda hiç düşünmemiş oldukları halde , grevden sonra aralarında çalışma gruplarının ve derneklerin daha çok yaygınlaştığı ve git gide daha çok işçinin sosyalist olduğu sık sık görülür.
Grev işçilere patronların gücünün ve işçilerin gücünün ne olduğunu gösterir; onlara sadece kendi patronlarını ve iş arkadaşlarını değil, bütün patronları, bütün kapitalist sınıfı ve bütün işçi sınıfını düşünmeyi öğretir. Nesiller boyunca işçinin emeği sayesinde milyonlar biriktiren bir fabrika sahibinin ücretlerde mütevazi bir artışı kabul etmeye yanaşmadığı, hatta ücretleri daha da düşürmeye çalıştığı ve işçiler direndikleri takdirde, binlerce aç aileyi sokağa attığı zaman işçiler işçi sınıfının düşmanının bir bütün olarak kapitalist sınıf olduğunu, işçilerin ancak kendilerine ve birleşik eylemlerine güvenebileceklerini açıkça görürler. Çoğu kez, fabrika sahibi işçileri aldatmak, onların hamisi pozuna bürünmek ve bazı küçük kırıntılarla ve yalandan vaatlerle, onları sömürdüğünü gizlemek için elinden geleni yapar. Grev, işçilere ‘hami’lerin koyun postuna bürünmüş bir kurt olduğunu göstererek, bu aldatmacayı bir vuruşta darmadağın eder.
Üstelik grev sadece kapitalistlerin değil, aynı zamanda devlet ve yasaların niteliği konusunda da işçilerin gözünü açar. Fabrika sahipleri nasıl işçilere onların hamileriymiş gibi görünmeye çalışıyorlarsa, hükümet görevlileri ve uşakları da işçileri, çarın ve çarlık hükümetinin, adeletin gerektirdiği şekilde, hem fabrika sahiplerini hem de işçileri aynı ölçüde kollandığına inandırmaya çalışırlar. İşçi yasaları bilmez, hükümet memurlarıyla, özellikle yüksek makamlarda bulunanlarla ilişkisi yoktur ve dolayısıyla genellikle bütün bunlara inanır. Sonra grev gelir çatar. Savcı, fabrika müfettişi, polis ve sık sık da askerler fabrikada boy gösterirler işçiler yasaları çiğnediklerini öğrenirler.
Yasalar patronların toplanıp işçi ücretlerini düşürmenin yollarını açıkça tartışmalarına izin verir, ama işçiler birlikte bir karar alırlarsa suçlu ilan edilirler! İşçiler evlerinden çıkarılır; polis işçilerin veresiye yiyecek alabilecekleri dükkanları kapatır; işçiler sessiz sakin hareket ederken bile , askerler işçilere karşı kışkırtılmaya çalışılır. Hatta askerlere, işçilere ateş açılması emri verilir ve askerler kaçışan kalabalığın arkasından ateş ederek silahsız işçileri öldürdükleri zaman da, bizzat çar askerlere teşekkürlerini bildirir. (Çar 1895’de Yaroslavl’da grevci işçileri katleden askerlere bu şekilde teşekkür etmişti.) kapitalistleri savunduğu ve işçilerin elini kolunu bağladığı için en kötü düşmanın çarlık hükümeti olduğu, her işçinin kafasına dank eder. İşçiler yasaların sadece kapitalistlerin çıkarını korumak için yapıldığını hükümet memurlarının onların çıkarlarını koruduğunu, emekçilerin susturulup ihtiyaçlarını dile getirmelerine izin verilmediğini, işçi sınıfının, grev hakkını, işçi gazeteleri, yayınlama hakkını, yasalar çıkaran ve bunların uygulanmasını denetleyen bir ulusal meclise katılma hakkını kazanmalarının gerekliliğini anlamaya başlarlar. Bizzat hükümet, grevlerin işçilerin gözünü açtığını iyi bilir, işte bu yüzden grevlerden çok korkar ve onları mümkün olduğu kadar çabuk durdurmak için her şeyi yapar. Sosyalistlere ve sınıf bilinçli işçilere ettiği zulümle ün salmış bir Alman İçişleri Bakanı, halk temsilcileri önünde ‘her grevin arkasında devrim ejderhası pusuya yatmıştır.’ ( ) derken haksız değildir. Her grev, işçilerde, hükümetin kendilerinin düşmanı olduğu, işçi sınıfının halkın hakları uğruna hükümete karşı mücadeleye hazırlanması gerektiği düşüncesini güçlendirir ve geliştirir.
Bundan dolayı grevler işçilere birleşmeyi öğretir; ancak birleştikleri takdirde kapitalistlere karşı mücadele edebileceklerini gösterir; grevler işçilere bütün işçi sınıfının, bütün fabrika sahipleri sınıfına ve keyfi, polis yönetimine karşı mücadeleyi düşünmelerini öğretir. Sosyalistler grevlere işte bu yüzden ‘savaş okulu’ adını verirler, öyle bir okul ki orada işçiler bütün halkın, bütün çalışanların hükümet görevlilerinin ve sermayenin boyunduruğundan kurtuluşu için savaşmayı öğrenirler.
Ancak ‘savaş okulu’ savaşın kendisi değildir. grevler işçiler arasında yaygınlaştıkça, (bazı sosyalistler de dahil) işçilerin bazıları işçi sınıfının yalnız grevlerle, grev fonlarıyla ya da grev dernekleriyle yetinilebileceğine, grevlerle işçi sınıfının şartlarında hatırı sayılır düzelmeler sağlanabileceğine hatta bu yolla işçi sınıfının kurtuluşunun elde edilebileceğine inanmaya başlarlar. Bazıları birleşmiş bir işçi sınıfında ve küçük grevlerde bile ne denli bir güç bulunduğunu görünce, işçi sınıfının kapitalistlerden ve hükümetten istediği her şeyi elde etmesi için, işçilerin bütün ülke çapında bir genel grev yapmalarının yeteceğini sanırlar. Bu düşünce işçi sınıfı hareketinin ilk aşamalarında, işçiler daha çok tecrübesizken, başka ülkelerin işçileri tarafından da dile getirilmişti. Bu , yanlış bir düşüncedir. 
Grevler, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde başvurduğu yollardan biridir, fakat tek yol değildir; işçiler dikkatlerini, diğer mücadele araçlarına çevirmezlerse, işçi sınıfının gelişmesini ve başarılarını yavaşlatacaklardır. Grevlerin başarılı olabilmesi için grevler sırasında işçilerin harcamalarını karşılayacak fonların gerekli olduğu doğrudur. Bütün ülkelerde bu gibi işçi fonları (genel olarak ayrı ayrı sanayi kollarındaki, ayrı ayrı işkollarındaki veya atölyelerdeki işçilerin fonları) toplanır; fakat burada Rusya’da bu özellikle zordur, çünkü polis bunları izler, paraya el koyar ve işçileri tutuklar. Şüphesiz, işçiler polisten saklanabilirler, böyle fonlar oluşturulması doğal olarak değerli bir şeydir ve işçilere bunlara karşı olmalarını önerecek değiliz. Fakat işçi fonları yasalarla yasakken bunlara çok kişinin katkısının sağlanabileceği sanılmamalıdır ve bu gibi örgütlerin üye sayısı az olduğu sürece, işçi fonları pek işe yaramayacaktır. Üstelik, açık işçi sendikalarının var olduğu ve emirlerinde muazzam paralar bulunduğu ülkelerde bile işçi sınıfı yine mücadele yolu olarak grevle yetinemez. 
Sanayinin durumunda ( bu gün Rusya’da yaklaşmakta olan buhran gibi) bir bozukluk olursa, fabrika sahipleri grevleri kasten körükleyebilirler bile, çünkü işin bir süre durması ve işçi fonlarının tükenmesi yararlarına olacaktır. Bu yüzden işçiler hiçbir şart altında sadece grev eylemleriyle ve grev dernekleriyle yetinemezler. ikincisi, grevler ancak işçilerin yeterince sınıf bilinçli oldukları, grev yapmak için elverişli zamanı seçebildikleri, isteklerini nasıl ortaya koyacaklarını bildikleri ve sosyalistlerle bağ kurmuş oldukları ve onlar aracılığıyla bildiriler, broşürler sağlayabildikleri yerlerde başarılı olabilir. Rusya’da bu durumdaki işçilerin sayısı hala çok azdır; işçi kitlelerine işçi sınıfının davasını öğretmek, onlara sosyalizmi ve işçi sınıfı mücadelesini tanıtmak için bunların sayısını artırma yönünde çok çaba harcanmalıdır. Bu sosyalistlerle sınıf bilinçli işçilerin bu amaçla bir sosyalist işçi sınıfı partisi kurarak, birlikte yüklenmeleri gereken bir görevdir. üçüncüsü , görmüş olduğumuz gibi, grevler, işçilere hükümetin işçilerin düşmanı olduğunu ve hükümete karşı mücadelenin gerekliliğini gösterir. Gerçekte, bütün ülkelerin işçi sınıfına, işçi hakları bir bütün olarak halkın hakları için hükümete karşı mücadele etmeyi adım adım öğreten, grevlerdir. 
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ancak bir sosyalist işçi partisi, hükümet ve işçi sınıfı davası hakkında doğru anlayışı işçiler arasında yayarak bu mücadeleyi sürdürebilir. Başka bir vesileyle, Rusya’da grevlerin nasıl yönetildiğini ve sınıf bilinçli işçilerin bunlardan nasıl yararlanması gerektiğini ele alacağız. Burada grevlerin, yukarıda belirttiğimiz gibi, savaşın kendisi değil ‘bir savaş okulu’ olduğuna, grevlerin mücadele yollarından sadece biri, işçi sınıfı hareketinin sadece bir yanı olduğuna işaret etmemiz gerekir. İşçiler, bütün ülkelerde fiilen yapmakta oldukları gibi, grevlerden, bütün çalışanların kurtuluşu için tüm işçi sınıfının mücadelesine geçebilirler ve geçmelidirler. Ancak sınıf bilinçli bütün işçiler sosyalist oldukları zaman, yani işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele ettikleri, işçiler arasında sosyalizmi yaymak, düşmanlarına karşı mücadelenin bütün yollarını işçilere öğretmek için bütün ülke çapında birleştikleri; bütün halkın, hükümetin baskısından ve emekçilerin sermayenin boyunduruğundan kurtuluşu için mücadele eden sosyalist bir işçi partisi inşa ettikleri zaman, işte ancak o zaman işçi sınıfı, bütün işçileri birleştiren ve üzerinde ‘Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!’ yazılı kızıl bayrağı yükselten bütün ülkeler işçilerinin yüce hareketinin ayrılmaz bir parçası haline gelecektir.”

V. İ. Lenin

(DSM Yayınları Ağustos 1979)
1899 yılı sonunda yazılmış, ilk olarak 1924 yılında Proletarskaya Revolyutsiya dergisinin 8. ve 9. sayılarında yayınlanmıştır.







.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder