29 Ocak 2017 Pazar

İki buçuk yıldır bekleyen öykü




2014’ün Temmuz günleri... İzmir, dağların arasında bir ova değil de sanki göğüs kafesinin içinde bir ejderhanın, yanıyor. İzmir temmuz sıcağında kavrulurken 2014 yazında, her zamankinden daha çok terliyor inşaatın tepesine sırtında çimento taşıyan işçiler. O uğursuz ikiz gökdelenlerin camını silerken daha çok yanıyor teni temizlikçilerin. Yazı fırsat bilip kış için para biriktiren öğrenciler, daha bir bunalıyor müşteriye yemek taşırken. Fırından ekmek çeken ustalar daha bir eriyor karşısında ateşin. Metal işçisinin verdiği su çeliğe daha bir tez buharlaşıyor. Daha bir kararıyor teni bağda bahçede orak biçenin. Koca koca plazaların içinde, koca koca klimaların karşısında dahi tere batıyor mavi yakalar.

2014 yazında, İzmir’de, sömürü daha bir alçak artık. Sömürülmenin acısı daha keskin. Ten daha bir terli, ter daha bir yorgun, kan daha hızlı akıyor. Umut, zor zanaat biraz daha. 2014 yazında, yaşamak için emeğini satmak zorunda kalan herkese hayat daha zor artık, İzmir daha sıcak.

Çünkü Türkiye işçi sınıfının öncü partisi, Türkiye Komünist Partisi, krizde.

Ağır oldu bedeli o krizin. Tam iki buçuk sene. Komünist Parti, marksist-leninist bir işçi sınıfı partisinin, sosyalizmi düşünmeden nefes almayı dahi sınıfa ihanet sayan bir partinin eksikliğini hiç aratmadı belki ama TKP öyle kazımıştı ki adını bu toprağa, kendisinden başka hiçbir şey dolduramazdı o boşluğu.

Likidasyon girişimini püskürttüğümüz günlerde, 1999 yılında püskürttüğümüz başka bir girişimin öyküsünü dinliyorduk o günleri yaşamış yoldaşlarımızdan. Sadece 400 yoldaş ile partiye nasıl sahip çıkılır, anlatıyorlardı. Ve o bir avuç insanın nasıl da iki sene içinde on binlerin umudu haline gelen TKP’yi inşa ettiklerini. Bir seferinde Yasemin Abla’ya şunları söylemiştim: “Sen o günlerin öyküsünü anlatırken, gözlerindeki heyecan hala taze. Ve ben senden dinlerken o günleri, elimde değil hayranlık duymamak. Çünkü sizin sayenizde. Siz sahip çıkmasaydınız partimize, bizim olmayacaktı şimdi sahip çıkacak bir partimiz bile.”
Ve kendi kendime belki 10 belki 20 yıl sonra gencecik bir yoldaşımın elinde bir tomar kağıtla gelip “Yoldaş, parti tarihini okuyorum. 2014’de yaşananları araştırıyorum da, sen o zamanlarda da partiliydin diye biliyorum, bir de senden dinlemek isterim” diyeceğini düşünürdüm. Kim bilir, belki benim Yasemin Abla’ya baktığım hayranlıkla bakacaktı o da bana, ne büyük bir tehdidi nasıl püskürttüğümüzü anlattıkça.

Fakat, bu inancım sadece bir kereye mahsus olmak üzere, ve yine sadece bir kereye mahsus olarak sosyalizme ve kesinlikle bir kereye mahsus partime olan inancımla beraber sarsılmıştı. Komünist, sarsılmayan değildi çünkü. En büyük sarsıntılar karşısında devrimci inadını ortaya koyandı.

20 Temmuz günü resmi bir kongre ile Komünist Parti ismini almıştık. Siyasete olan açlığımızdan mıdır nedir, delege yoldaşlardan önce çıkmıştı yola cumhurbaşkanlığı boykot afişlerimiz. Parti bürolarının nöbetini vakti daha müsait olduğu için genelde öğrenci arkadaşlar tutar. O yaz öğrencilerin büyük bölümü krizden dolayı temmuz ortasına kadar İzmir’de kalmış, birkaç gün önce hemen hepsi memleketlerine gitmişti. Doğal olarak nöbet işi içlerinde benim de olduğum İzmirli birkaç yoldaşa kaldı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykota çağıran iki bin afişin şehre geldiği gün nöbet sırası bendeydi. Hayatımda ilk defa tek başıma kargodan afiş almaya gittim o gün. Ellişer ve yüzer paketler halinde ayrılacaktı afişler ve üzerlerine ait oldukları ilçe yazılacaktı. Yöntem basittir. Önce elli tane afişi sayarsınız, yere koyarsınız. Yanına aynı hizaya gelecek kadar afişi bırakırsınız. İki eksik üç fazla olur ama olur. Fakat ben o zamanlar bu hususta biraz pimpirikli olduğumdan ve biraz da can sıkıntısından teker teker saymaya başladım afişleri.

Canım sıkılıyor çünkü ilk defa bir nöbette bir başıma kalmışım. Yaz mevsimine bağlıyorum oysa adım gibi biliyorum atlattığımız yorucu sürecin ardından kısa sürecek bir motivasyon kaybı yaşadığımızı. Yasemin Abla’yı düşünüyorum. Saymaya devam ediyorum afişleri. Yine de zil çalsın istiyorum. Bir yoldaş gelsin. Hiç yardım etmese de olur öylece otursun. Bir yoldaş nefesi olsun yanımda, bir yoldaş sohbeti. Yasemin Abla gelmez, iştedir. Kimin geldiği de fark etmez.

Çiğli’nin afişleri bitti. Kendi bölgem, kıyak geçiyorum. Karşıyaka’ya başladım. Zil hala çalmadı. Hava sıcak. Güneş tam büronun içine vuruyor. Tişörtüm ter içinde. Zil çalmıyor. Vantilatörü açamıyorum, afişleri uçuruyor. Bornova da bitti. İçerdeki odaya mı geçsem orada klima var. Olmaz, mali durumlar karışık, tek kendim için klima açmak olmaz. Gözü kör olasıca zil hala çalmadı. Gidip kontrol ediyorum, zil çalışıyor. Bu kadar saat oldu nasıl kimse gelmez. Konak da bitiyor. Ellerim kağıt kesiği içinde. Ne olur zil çalsın, diyorum. Çalmıyor. Üçyol’un afişlerini sayıyorum. Yirmi sekiz, yirmi dokuz Ahhh! Kontrolü kaybetmişim zili düşünürken. Dirseğimi tam duvarın sivri köşesine vuruyorum. Tepeden tırnağa acıyla sarsılmanın en hakiki hali budur. Şimdi üç gün ağrır bu, hareketlerimi kısıtlar hem de.

Kolumu oynatamayınca afişlerle debelenmeyi bırakıp sandalyeye oturuyorum. İşte o an ilk ve tek kez düşüyorum yukarıda saydığım umutsuzluklara. Ya olmazsa, ya beceremezsek, ya da benim gücüm yetmezse onca emek vermeye, Yasemin Abla gibi değilsem. Ya o genç yoldaşımız hiç gelmezse ya da geldiğinde ben orada olmazsam.. Usulca doğruluyorum. Depoya gidiyorum. Çark çekiçli kızıl bayrakları izlemeye başlıyorum. Ya bu bayrağı memleketin en yüksek binalarına dikemezsek, diye düşünüyorum ilk ve tek kez. Zil çalsa belki duymam. Umurumda olmuyor. Çalmasın artık. Kimse gelmesin. Aniden telefon çalıyor. Koşup açıyorum.

-Türkiye Komüni… Iıı.. Komünist Parti, buyrun.
-Merhaba ben Ahmet. Yetkili biriyle görüşebilir miyim?
-Merhabalar... Yardımcı olayım...
-Kardeşim, ben işçiyim. Bornova’da oturuyorum. TKP’yi çok sever, çok haklı bulurdum. Bana göre bu ülkedeki tek umuttu. Olanları takip ettim. Çok üzüldüm. Eylemlerinize gelirdim bazen. Sizin gençleri sürekli Bornova metrosunda görüyorum umut doluyorum. Her gün iki-üç tane soL gazetesi alırdım. Biri kendime diğerleri çevremdekilere okutmak için. Gazete kapanmış ona da çok üzüldüm. Sonra kendi kendime dedim ki, madem TKP senin tek umudun ve madem güç kaybetti o vakit üzülmenin sırası değil. Partiye güç vermelisin. Dediğim gibi süreci takip ettim. Atılım Kongresinin gerçek TKP kongresi olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Komünist Parti’ye üye olmak istiyorum.


Bu konuşma ikimizin de karşılıklı heyecanı ile devam etti. Ve dakikalar sonra Ahmet Abi, bir komünistten duyduğum en naif, en masum, en kibar, en tertemiz cümleyi kuracaktı.
-Yalnız kardeşim, bir sorun var.

-(Haydaa, ne güzel gidiyorduk. Ne olabilir ki? Memur değil. TKP güç kaybetti ben ona güç vermeliyim diyen bir işçi de kalkıp çoluğum çocuğum var bahanesine sığınmaz.) Dinliyorum Abi, nedir?

-Ben elli yaşındayım da, bu saatten sonra bir işinize yarar mıyım?


Zilin çalmadığı vakitlerde, ellerim afiş saymaktan kesildiğinde, dirseğimi duvara vurup acı çektiğim anlarda, umutsuzluğa düşüşümde gözlerime biriktirip tuttuğum bütün yaşlar o an dökülüverdi. Nasıl becerebildim bilmiyorum, her yaştan insanın devrim ve sosyalizm mücadelesine, komünizm davasına katkı koyabileceğini anlattım Ahmet Abi’ye. Aslında ben Ahmet Abi’ye değil, o bana çok şey anlatıyordu.

Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfının öncü partisidir. Ve eğer o güç kaybederse, Türkiye işçi sınıfı onu tutup en güçlü şekilde ayağa kaldırır. Kuruluşundan birkaç ay sonra önderliğinin önemli bölümü katledilen, Seksen yıldan fazla yasa dışına itilen, iki tevkifat ve üç darbeyi en ağır şekilde geçiren, tarihi boyunca yüzlerce yoldaşını kaybeden, sayısız likidasyon girişimiyle karşılaşan ve birinde likide de olan bir parti işte tam bu nedenle her seferinde kendini yeniden yarattı. Çünkü Zehra Kosova’nın dediği gibi “İşçi sınıfı var oldukça komünist partisi var olacaktır.”

Ahmet Abi umutsuzluğun içine sürüklenmeye başladığım o anlarda bana tüm bunları yeniden hatırlatmıştı. Çünkü iradesini işçi sınıfının ve sosyalizmin iradesine bağlamış yirmi yaşında bir genç umudunu kaybedecek olursa, mutlaka bir işçi gelir ve onu ayağa kaldırırdı. 22 Ocak günü TKP’yi yeniden siyaset sahnesine döndürecek kongreye gitmek için İzmir’den 8 otobüsle çıktığımız yolda son mola yerinde karşılaştık onunla. Sarıldık, gülümsedik birbirimize ve o günü bir kere daha andık. Ve ben iki buçuk sene önce Ahmet Abi nezdinde işçi sınıfımıza verdiğim sözü bir kere daha hatırladım; bundan sonra ne umutta ne de mücadelede, geri düşmek yok.

Türkiye Komünist Partisi’ni siyaset sahnesine geri döndürdük. Bunu biz değil, işçi sınıfı yaptı. Eğer o genç yoldaşım 20 yıl sonra gelirse ona diyeceğim ki: “Karşısında hayranlık duyacak tek güç işçi sınıfı ve onun öncü partisidir, TKP’dir.” Şimdi işimiz bellidir; "TKP benim umudum" diyen işçi Ahmetleri, üniversiteli Ekinleri, liseli Bedirhanları, sanatçı Gülcanları, aydın Enverleri, yurdundan uzakta da yurdunun derdini dert edinen Şebnemleri partiye örgütlemek ve onlardan yüz binlercesini, milyonlarcasını yaratmak. Türkiye Komünist Partisi, bunu başaracak. Ne sanılıyordu ki, 96 yıldır bunca felaketi boşu boşuna atlatmadık biz...  








.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder