25 Ocak 2017 Çarşamba

Örgütçü ve Önder Lenin




Lenin'i, "Stalin Lenin'i anlatıyor" adlı kitaptan. 
Stalin aşağıda yayınladığımız konuşmasını Lenin'in ölümünden sadece 7 gün sonra 28 Ocak 1924'de, Kremlin askeri öğrencilerinin Lenin'i anma gecesinde yaptı.
Dağ Kartalı
Yoldaşlar, duydum ki, burada Lenin'i anmak için bir gece düzenlemişsiniz ve ben de konuşmacılardan biri olarak çağrılmışım. Zannederim ki, Lenin'in yapmış oldukları konusunda sıradan bir konuşma yapmam gereksiz olur. Bence, Lenin'in bir insan ve halk işçisi olarak özelliklerini ortaya koyacak bir kaç olaydan söz etmem yerinde olacaktır. Bu olaylar, birbirleriyle bağlantılı değillerdir; ancak bu durum, bu olayların Lenin'in genel bir tanımını yapmalarına engel değildir. Her durumda, bugün, şu söylediklerimden fazlasını yapabilecek durumda değilim.
Lenin'le ilk kez 1903 yılında tanıştım. Bu tanışmamız karşılaşma şeklinde bir tanışma olmadı. Bu tanışıklık mektupla kuruldu. Ama bu ilk tanışmamız, parti için çalıştığım yıllar boyunca üzerimde silinmeyen bir etki bıraktı. O günlerde, Sibirya'da sürgünde idim. 1890'ların sonuna doğru ve özellikle 1901'de izleyen günlerde, Iskra'nın yayınlanmasından sonra Lenin'in devrimci eylemi üzerinde gördüklerim bende Lenin'in sıradan bir adam olmadığı izlenimini uyandırdı. O sıralarda, Lenin'i sadece partinin lideri olarak görmüyor; yaratıcısı olarak düşünüyordum. Bunun sebebi ise partinin özünü ve gerekliliklerini sadece ve sadece o kavrıyordu. Lenin'i ne zaman partinin öteki liderleriyle, Plekhanov'la, Martov'la, Axelrod'la ve diğerleriyle karşılaştırsam, bana öyle gelirdi ki, silah arkadaşlarından bir baş boyu daha uzundur. Lenin onlara kıyasla sadece liderlerden biri değil, üstün bir lider, savaşta korku nedir bilmeyen ve partiyi Rus devrimci eyleminin nereye çıkacağı belli olmayan yollarına cesaretle yöneten bir dağ kartalıdır. Bu izlenim kafama öylesine kazınmıştır ki; o sıralarda benim gibi sürgünde olan bir arkadaşıma düşüncelerimi yazmak ve Lenin hakkındaki görüşlerini öğrenmek istedim. Bir süre sonra, ben hala sürgünde iken, yani 1903 yılında arkadaşımdan bir heyecanlı mektup ve onunla birlikte Lenin'den basit ama içten bir not aldım. Anlaşılan arkadaşım mektubumu Lenin'e ulaştırmıştı. Lenin'in mektubu oldukça kısaydı; ama partimizin uygulamalı çalışması konusunda açık sözlü ve korkusuz bir eleştiri yapıyor ve parti çalışmalarının o devre için gerekli planını keskin çizgilerle anlatıyordu. Sadece Lenin, en zor sorunlar hakkında böylesine basit, böylesine açık seçik, böylesine keskin ve böylesine sıcak ve yakın yazabilirdi. Onun her sözü, konuşuyor gibi olmak şöyle dursun bir kurşun gibi konuyu can alıcı yerinden vururdu. Bu sade ve sıcak mektup partimizin dağ kartalını Lenin'de bulduğumuz konusundaki düşüncemi bir kat daha da arttırdı. Eski bir yeraltı çalışmacısı alışkanlığıyla Lenin'in bu mektubunu da diğerleri gibi yaktığım için büyük pişmanlık duyuyuyorum.
Lenin'le beraberliğimiz o zamandan başladı.
Alçakgönüllülük
Lenin'le ilk kez 1905'in Aralık ayında, Tammerfors'daki (Finlandiya) Bolşevik Kongresinde karşı karşıya geldik. Partimizin dağ kartalını, o büyük insanı, hem sadece davranışlarıyla değil fiziği ile de büyük olan o insanın nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum. Çünkü, Lenin'i, kafamda bir dev gibi, iri yarı ve gösterişli olarak çizmiştim. Sıradan bir adamla, ortadan daha kısa boylu ve hiçbir biçimde, sözün tam anlamıyla hiçbir biçimde, öteki ölümlülerden ayrılamayacak bir adamla karşılaştığım andaki düş kırıklığımı ne kadar anlatsam azdır.
"Büyük adamların" toplantılara gecikmesi ve orada bulunanları merak içinde bırakması ve tam gelirken de toplantıdakilerin "Şişt... Susun... Geliyor" demeleri bir alışkanlıktır. Bu tören, bana da gerekli görünürdü. Çünkü, büyük etki yapar ve büyük saygı uyandırır diye düşünülüyor. Lenin'in toplantıya delegelerden önce geldiğini, bir köşeye sıkışıp, kongrenin sıradan delegeleriyle, sıradan bir konuşma yaptığını öğrendiğim andaki düş kırıklığını gözünüzün önüne getirin. Bu tutumun bana bazı gerekli kurallara karşı gelmek göründüğünü sizlerden saklamayacağım.
Ne var ki, sonradan anladım ki, Lenin'in bu sadeliği ve alçak gönüllülüğü, göze çarpmamak için bu çabası ve her durumda kendini ileriye atmayıp üstün durumunu göstermemesi, Lenin'in yeni kitlelerin yeni lideri olarak, basit ve sıradan kitlelerin yeni lideri olarak, insanlığın sıradan bireylerinin lideri olarak en güçlü özelliklerden biriydi.
Mantık gücü
Lenin'in bu konferansta siyasal durum ve toprak sorunu üzerine yaptığı iki konuşma çok önemliydi. Ne yazık ki, bunların belgeleri saklanmadı. Bu konuşmalar konferansdakilerin tümünü büyük bir duygu ve heyecan seline kaptıran ve doğaçtan yapılmış konuşmalardı. Olağan üstü bir ikna yeteneği, sözlerin sadeliği ve açık seçikliği, herkesin anlayabileceği biçimde kısa cümleler, çok bilmişlik yapmamak, etkili olmak için şiddetli el kol hareketleri ya da yüksekten atar sözler söylememek... Bütün bunlar Lenin'in konuşmalarını sıradan "parlamento" sözcülerinin konuşmalarından ayıran özelliklerdi.
Ancak o sıralarda beni en çok etkileyen Lenin'in konuşmalarındaki bu özellik olmamıştı. Beni kıskıvrak bağlayan Lenin'in konuşmalarındaki biraz kuru ama buna karşı, dinleyenleri yenik düşüren, giderek havayı elektriklendiren ve sonunda giderek herkesi avucunun içine alan o inanılmaz mantık gücü idi. Delegelerden çoğunun, "Lenin'in konuşmalarındaki mantık gücü insanı dört yanından kuşatıp kavrayan ve teslim olmak ya da ezilmeyi göze almaktan başka çıkar yol bırakmayan ahtapotlara benziyor" dediklerini duydum.
Sanırım Lenin'in konuşmalarındaki bu kendine özgü özellik, konuşma sanatının en güçlü yanıdır.
Ağlamazdı
Lenin'le ikinci kez 1906'da partimizin Stockholm Kongresi'nde karşılaştık. Bilindiği gibi bu kongrede Bolşevikler azınlıktaydı. Ve yenilmişlerdi. Lenin'i ilk kez orada yenik durumda gördüm. Yenilgiden sonra ağlamaklı duruma gelen ve umutsuzluğa düşen liderlere hiç benzemiyordu. Tam aksine yenilgi, Lenin'i kendine inananları ve bağlı olanları yeni mücadelelere ve gelecek zaferlere inandıran donmuş bir enerji kalıbı durumuna getiriyordu. Lenin yenilmişti, dedim. Ama ne tür bir yenilgi? Lenin'in karşısındakileri, Stockholm galiplerini, yani Plekhanovları, Axelrodları, Martovları ve diğerlerini görecektiniz. Hiç de galiplere benzer bir yanları yoktu. Çünkü Lenin Menşevizmi amansız bir şekilde eleştirirken bunların iler tutar yanlarını bırakmamıştı. Bolşevik delegelerin küçük gruplar halinde toplanarak Lenin'den akıl danıştıklarını hatırlıyorum. Delegelerin konuşmalarında umutsuzluk ve eziklik görülüyordu. Lenin'in bu tür konuşmalara sıkılmış dişleri arasında sert bir tonda, "Ağlamayın yoldaşlar, mutlak kazanacağız, çünkü haklıyız" dediğini hatırlıyorum. Lenin o sıralarda bize ağlamaklı aydınlardan nefret ettiğini, kişinin kendi gücüne güvenmesi ve zafere inanması gerektiğini söylerdi. İnsan, Bolşeviklerin uğradığı yenilginin geçici olduğunu görüyor, kısa bir süre sonra başarıya ulaşacaklarına inanıyordu o konuştukça.
"Yenilince ağlamak yok." Lenin'in çevresinde kendisine sonuna kadar bağlı ve gücüne inançlı bir ordu toplanmasını sağlayan çalışmalarındaki bu özelliği olmuştur.
Övünmezdi
1907'de, Londra'daki ikinci kongrede Bolşevikler kazandılar. Lenin'i ilk kez orada galip yolunda gördüm. Genellikle zafer galiplerin başını döndürür, onları gurura ve övünce yöneltir. Çoğunlukla galipler kendi zaferlerini kutlamaya ve zafer çelenklerinin desteğine dayanmaya başlarlar. Ama Lenin bu liderlere hiç de benzemiyordu. Tam aksine, zaferden sonra her zamankinden daha uyanık, daha tetikte oluyordu. O günlerde, delegelere ısrarla şunları dediğini hatırlıyorum:

Yapılacak ilk iş kendimizi zafere kaptırmamak ve boş bir övünce düşmemektir. Yapacağımız ikinci iş zaferi pekiştirmektir. Yapacağımız üçüncü iş karşımızdakileri ezmektir. Çünkü onlar bugün sadece yenildiler ama gereğince ezilmediler.

Hafiflik içinde "Artık Menşeviklerin sonu geldi" diye övünen delegelerle alay ediyordu. Menşeviklerin işçi eylemi içinde hala kök salmış olduklarını, onlarla ustaca savaşmak gerektiğini, kişinin kendi gücünü abartmasının ve özellikle, düşmanın gücünü küçümsemesinin kesinlikle önlenmesi gerektiğini kolayca anlatıyordu.

"Zaferde övünmezdi," Lenin'in düşman güçlerini yeterince tartmasını ve partiyi olası süprizlere karşı güçlü tutmasını sağlayan özelliği buydu.
İlkeler
Parti liderleri parti çoğunluğunun fikrini değerlendirmeden yapamazlar, çoğunluk liderlerin hesaba almadan edemeyeceği bir güçtür. Lenin bunun böyle olduğunu her parti lideri kadar biliyordu. Ancak Lenin hiçbir zaman çoğunluğa hele hele bu çoğunluğun bir ilkesi yoksa kendini kaptırmamıştır. Partimizin tarihinde çoğunluğun fikrinin ya da partinin geçici çıkarlarının proletaryanın temel çıkarlarıyla çelişmeye düştüğü anlar olmuştur. Bu gibi durumlarda Lenin kesinlikle ilkelerin yanında ve parti çoğunluğunun karşısında yerini alırdı. Üstelik bu gibi durumlarda sık sık dediği gibi "İlkeler üzerinde kurulmuş bir politika doğru politikadır" hesabıyla herkese karşı olduğunu açıkça söylemekten de geri durmazdı.
Şimdi anlatacağım iki olay bu tutumun belirgin örnekleridir.
Birinci olay - 1909-1911 dönemi. Parti, karşıdevrime yenilmiş tamamen bölünmeye doğru dört nala gidiyor, partiye güven kalmamış. Sadece aydınlar değil işçilerden de küme küme gidenler, terk edenler var. Yeraltı çalışmaları baltalanmış, aksamış. Bir çöküntü ve çözülme devresi. Sadece Menşevikler değil Bolşeviklerin büyük kısmı da işçi eyleminden uzak eğilimler ve görüşler taşıyorlar. Bilindiği gibi yeraltı örgütünü tamamen kaldırmak ve işçileri bir meşru liberal Stolyapin Partisi (1906-1911 döneminde Rusya Başbakanı, reaksiyoner Stolyapin'in kurulmasına izin verdiği partiler) içinde örgütlemek fikri bu dönemde ortaya atılmıştı. O günlerde, sadece ve sadece Lenin genel eğilime katılmadı. Parti bayrağını dimdik tuttu ve bu bayrak altında partinin dağılmış ve yenilmiş güçlerini inanılmaz bir sabır ve eşsiz bir dirençle topladı. İşçi eylemi içindeki partiye karşı eğilimlerle amansız bir mücadeleye girişti ve parti ilkesini inanılmaz bir yiğitlik ve eşi görülmemiş bir dirençle savundu.
Bilindiği gibi parti ilkeleri konusundaki bu mücadeleyi Lenin kazandı.
İkinci olay - 1914-1917 dönemi. Emperyalist savaş en özgün günlerinde bütün sosyal demokrat ve sosyalist partiler evrensel vatanseverlik zehirlemesine kapılmışlar ve kendi ülkelerindeki emperyalizmin hizmetine girmişler. 2. Enternasyonal'in sermaye karşısında yenik düştüğü Plekhanov, Kautsky, Guesde ve onlar gibilerin, şovenizm dalgasına kapılmaktan kendilerini kurtaramadıkları bir dönem. O günlerde sadece Lenin veya sadece bir kaç kişiden biri olarak Lenin, sosyal şovenizm ve sosyal barışçılığa karşı kararlı bir savaşa girdi. Guesde ve Kautsky'nin ihanetlerini ortaya çıkardı. Ilımlı "devrimcilerin" yüreksizliğini suçladı. Lenin arkasında önemsiz bir azınlığın bulunduğunu biliyordu. Ama bunu önemli bir sorun olarak görmedi. Çünkü birlik içinde bir enternasyonalizm politikasının geleceği olabilecek tek doğru politika olduğunu biliyordu. Çünkü ilkeye dayalı politikanın tek doğru politika olduğunu biliyordu.
Bilindiği gibi yeni bir Enternasyonal toplanılması konusundaki mücadeleyi Lenin kazandı.
"İlkeler üzerine kurulmuş politika tek doğru politikadır." İşte Lenin bu formül ile "inanılmaz" durumlar yarattı ve proletaryanın en iyi unsurlarını devrimci Marksistlerin safına kattı.
Kitlelere güven
Ulusların tarihini bilen, incelemiş olan parti teorisyenleri ve liderleri bazen hoş olmayan bir hastalığa yakalanırlar. Bu hastalık kitlelerden korkmak, kitlelerin yaratıcı gücüne inanmamak olarak tanımlanabilir. Bazen bu gibi durumlarda liderler devrimlerin tarihini pek bilmemekle beraber, eskiyi yıkmak ve yeniyi kurmak üzere yola düzülen kitlere karşı bir belirli aristokrat tavrı takınırlar. Bütünü tutan parçaların dağılacağı korkusu kitlelerin "gerektiğinden fazla bölünmeleri" korkusu, kitlelere kitaplardan öğrendiklerini öğretmeye kalkışan ama onlardan bir şey öğrenmeye niyetli olmayan liderlerin öğretici rolü oynama hevesi... Bu tür aristokrat tutumunun temeli işte budur.
Lenin bu liderlerin tam tersiydi. Lenin kadar proletaryanın yaratıcı gücüne güvenen ve sınıfsal içgüdüsünün devrimi başarıya ulaştıracak gerekli yolları bulacağına inanan bir başka lider görmedim. "Devrimin içine düştüğü kargaşa" ve "kitlelerin sorumsuz davranışından meydana gelen Baküs şenliği" gibi eleştiriler yapmaya cürret eden kesimleri, Lenin kadar şiddetle tersleyen ve azarlayan bir başka devrimci görmedim. Bir toplantıda "devrimden sonra normal düzenin kurulması gerektiğini" söyleyen bir yoldaşa hararetle şöyle dediğini anımsıyorum:
Devrimci olmaya özenenlerin tarihteki en normal düzenin devrim düzeni olduğunu unutmaları gerçekten acınacak bir durum.
Lenin'in kitlelere gururlu bir tavırla tepeden bakmaya ve onlara kitaplardan öğrendiklerini satmaya kalkışanlardan nefret etmesi bu yüzdendir. Kitlelerden ders almamız, onların davranışlarını anlamaya çalışmamız ve onların mücadelesinden edinilecek pratik deneyleri dikkatle incelememiz konusunda diretmesi işte bu yüzdendir.

Kitlelerin yaratıcı gücüne güven... Lenin'in çalışmalarının, kendiliğinden doğan eylemi fark etmesine ve onu proletarya devrimine yöneltmesine yardım eden işte bu özelliği olmuştur.
Devrim dehası
Lenin anadan doğma devrimciydi. Gerçekten, devrimci patlamaların bir dehası ve devrimci liderlik sanatının büyük ustasıydı. Devrim sarsıntılarının oluştuğu günlerdeki kadar hiç özgür ve mutlu olmamıştır. Bunu söylerken Lenin'in bütün devrim sarsıntılarını ve her türlü koşul altında devrimci patlamaların oluşmasını onayladığını söylemek istemiyorum. Hiç de öyle değil. Söylemek istediğim aslında Lenin'in derin önsezi ve öngörüsünün hiçbir zaman devrimci kıpırdanmalar sırasındaki kadar güçlü olmadığıdır. Devrimci ayaklanmaların başladığı günlerde Lenin, alabildiğine olugunlaştı, gelişti, bir peygamber oldu ve sınıfların eylemini devrimin olası gelgitlerini avucunun içiymişçesine gördü. Parti çevrelerinde, "İlyiç devrim dalgalarında suda balık gibi yüzer" denilmesi hiç de boşuna değildir.
Lenin'in taktik konularındaki sloganlarının "şaşırtıcı" açıklığı, devrimci planlarının "soluk kesici" cüreti işte bu yüzdendir.
Lenin'in bu özelliğini yansıtan iki olay anımsıyorum.
Birinci olay - Ekim ayaklanmasından önceki dönem. Milyonlarca işçi, köylü ve asker bir taraftan ülkedeki buhranlarla arkadan, öte taraftan cephedeki savaşla önden vurulmuş. Barış ve özgürlük istiyorlar. Militaristler ve burjuvalar, "savaşı sonuna dek sürdürmek" amacıyla bir askeri diktatörlük kurmaya kalkışmışlar; "kamuoyu" denilen nesnelerin tümü, Bolşeviklere karşı ayaklanmış, onları "Alman casusları" olmakla suçluyor. Krenski'nin Bolşevik Partisi'ni yeraltına sürmeye çaba harcadığı ve bir ölçüde bunu başardığı günler. Avusturya - Alman koalisyonunun hala güçlü ve düzenli ordusunun bitkin ve çözülmeye hazır ordularımızın karşısında direndiği günler. Batı Avrupa "sosyalistlerinin", "savaşı kesin zafere ulaştırmak" amacıyla hükümetleri ile uzlaşmaya girdiği günler...
O günlerde bir ayaklanmayı başlatmak ne demektir bilir misiniz? Ayaklanmaya girişmek, her şeyi, her olanağı bir tek kartın üstünde toplamak demektir. Ama Lenin, bu tehlikeyi göze almaktan çekinmedi çünkü o ileri görüşlülüğü ile görmüştü ve biliyordu ki: Ayaklanma kaçınılmazdır, ayaklanma zafere ulaşacaktır. Rusya'daki ayaklanma emperyalist savaşın sonunu getirecek Batı'nın ezilen kitlelerini ayaklandıracak, emperyalist savaşı iç savaşa gönüştürecek, Sovyetler Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açacak ve Sovyetler Cumhuriyeti, bütün dünyanın devrimci eylemine destek olacaktır.
Bilindiği gibi Lenin'in devrimci önsezisi ve öngörüsü eşi görülmemiş bir isabet ile doğrulanmıştır.
İkinci olay - Ekim Devrimi'nden hemen sonraki günler. Halk komiserleri şürasının asi general, Baş Kumandan Dukonin'i askeri harekatı durdurmaya ve Almanlarla ateşkes görüşmeleri yapmaya zorladıkları günler. Lenin, (sonraki Baş Kumandan) Krilenko ve ben, Dukonin'le direkt hatla görüşmek üzere Petrograd'daki genel karargaha gittik. Durum çok gergindi. Dukonin ve Kurmaylar, Halk Komiserleri Şurası'nın isteklerini yerine getirmeyi kabul etmiyorlardı. Ordu subayları tümüyle kurmayların ellerindeydi. Askerlere gelince, Sovyet hükümetine düşman ordu kuruluşlarına bağlı bu 12 milyon kişinin ne yapacağını kestirmek imkansızdı. Petrograd'da, ünlü Yunkerler ayaklanması oluşmak üzereydi. Üstelik, Kerenski, Petrograd üzerine yürüyordu. Lenin'in, telgraf başında kısa bir duraksamadan sonra yüzünün aydınlandığını anımsıyorum. Bir karara varmış olduğu anlaşılıyordu. "Radyo istasyonuna gelin" dedi:
Bize bir yardımı olacak General Dukonin'i görevinden uzaklaştırdığımızı ve yerine Baş Kumandan olarak Krilenko'yu atadığımızı radyo ile duyuracağız ve subayları aşarak askerlere generalleri çember içine almaları, Avusturya - Alman ordularındaki askerlerle ilişkiye geçmeleri ve barış sorununu kendi ellerine almaları için çağrıda bulunacağız.
Bu "bir bilinmeyenin içine atlamak" demekti. Ama Lenin, atlamaktan korkmadı. Bilinmeyenin üzerine gitti. Çünkü biliyordu ki ordu barış istemektedir; ordu barışa ulaşacak ve yolunun üzerindeki tüm engelleri ortadan kaldıracaktır; çünkü, Lenin biliyordu ki barışın kurulması için kullanılacak böyle bir metod Avusturya - Alman ordusu üzerinde etkili olacak ve hiç ayrımsız bütün cephelerdeki barış isteğini ortaya çıkaracaktır.
Bilindiği gibi Lenin'in bu konudaki devrimci önsezisi de sonradan kesinlikle doğru çıkmıştır.
Parıltılı bir önsezi ve öngörü gücü, olayların iç anlamını kavrama ve değerlendirme yeteneği... Lenin'in devrimci eylemin dönüm noktalarında doğru stratejiyi ve kesin davranış çizgisini belirlemesini sağlayan işte bu özellikleri olmuştur.





.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder