18 Ocak 2017 Çarşamba

Tayyip tuzakları


Anayasa değişikliğinde Mecliste ikinci turun başladığı gün artık tuzaklara işaret etmek yetmiyor. Tuzağa düşülmüş bulunuyor. Anayasa değişikliğine karşı çıkan geniş kesimler tuzağa düştü!

Bir değil çok tuzak var ve galiba herkes beğendiğine değil, inanılmaz bir beceriyle topluca her birine düşülüyor.

Anayasa değişikliğine hangi mevzilerden karşı çıkılabilir? AKP’nin yüklendiği değişiklikleri hafife almamak, tersine çok önemsemek, değişiklik gündemini bir “saldırı” olarak görmek için ortada korunması gereken demokratik, laik bir cumhuriyet rejimi olduğunu söylemek mi gerekir?

Böyle zannediliyor ve sanki şu anda veya düne kadar memlekette temelli bir sorun yokmuşçasına bir mevzi tarif edilmeye çalışılıyor. Yaratılan bu izlenim bütünüyle temelsizdir. AKP geniş bir ittifaka dayandığı ilk yıllarından başlayarak 1923 Cumhuriyetinin düşmanıydı ve uzun iktidar süreci boyunca çeşitli kritik momentlerden geçerek Cumhuriyeti yıktı. O süre içinde Cumhuriyetin bir tarihsel ilerleme olmadığı temel tez olarak işlev gördü. Kimilerine göre 1923 önceki ceberrutluğun yeni biçimlerde sürmesi anlamına gelmişti. Yıkım projesinin has sahiplerine göre ise önceki dönem bir Osmanlı-İslam altın çağıydı. Bu iki farklı varyant Cumhuriyetin gayrı meşru olduğu konusunda ortaktı.

Şimdi 18 maddelik Tayyip düzenlemesine karşı çıkmak için AKP’li yılların yıkımını yok mu sayacağız? Cumhuriyet “şimdi” yıkılıyormuş! Demek ki şu ana kadar dimdik veya hasbelkader ayakta olduğunu kabul edeceğiz!

Cumhuriyeti mutlu Osmanlı-Türk tarihimizde bir sapma olarak görenler kimlerdi peki? Kişileri bir kenara bırakabiliriz. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yönelmesi için sapmanın tasfiye edilmesini savunanlar vardı. Bunlara göre arkaik bir diktatörlükten ibaret olan Cumhuriyet rejiminin demokratikleşmesi için, kamuculuktan arınmak gerekiyordu. Her şey satılıp savılmalıydı. Laiklik tepeden inme bir laikçilik olmaktan çıkmalı, cemaatlerin, tarikatların “Doğu tipi sivil toplum” olduğu kabul edilmeliydi. Özgürlük toplum geneli için ve sınıfsal bir olgu olarak değil birey bazında tanımlanmalıydı. Yani mümkün olduğunda herkes dilediğini yapabilmeliydi. Bağımsızlık içe kapanmak ve nevi şahsına münhasır bir diktatörlüğe zemin sunmaktı. Doğrusu dünyayla bütünleşmekti. Kaldı ki emperyalizm, sömürgecilik gibi kavramlar çoktan geçersizleşmişti.

Sadece KİT’lerden ibaret olmayan, halkçılığın temelini oluşturan, eğitimi, sağlığı, barınmayı yurttaşlık hakkı saymak anlamına gelen kamuculuğu sileceksiniz. Dinin siyasetten dışlanması için önlem almayacaksınız. Bağımsızlığı bir saçmalık olarak lanetleyeceksiniz… 

Bunların yerini emek cehenneminin, sadaka düzeninin ve savaş kışkırtıcılığının alması kaçınılmazdır. Bunların her biri gerçekleşmiştir.

Şimdi kalkıp sadaka dağıtılıp savaş çıkartılan bu emek cehenneminin tek başına Tayyip Erdoğan tarafından yönetilmesine hayır diyorlar!

Bu formülasyonun içinde bir değil çok tuzak var. Hepsi de Tayyipli tuzaklar!

Kişileri bir yana bırakalım gerçekten… 
Tayyip Erdoğan’ı, yani topu topu bir tek kişiyi bu kadar güçlü kılan özel hastaneler zinciridir, özelleştirmelerdir, Irak’taki inşaatlardır, Suriye’de taş üstünde taş bırakmamak için alınan maceracı inisiyatiflerdir. Bunları unutacağız ve Erdoğan’ı bir imam çetesinin reisi olarak göreceğiz, öyle mi!

Laiklik… 
Özel hastanelerden, özelleştirmelerden, inşaatlardan, savaş ticaretinden yarar sağlayanların özgür bir yaşamı savundukları ve Anayasa değişikliğine karşı durduklarına kim inanır? Bu zengin yağmacı takımın bir bölümü için laiklik kendine laikliktir. Oysa laiklik tek tek insanların ne giyimine, ne yiyip içmesine, ne inanışına indirgenebilir. Laiklik, etimolojisinde olduğu gibi olsa olsa bütün bir halk, bütün bir insanlık için savunuluyorsa anlam taşıyacaktır. Emekçi sınıfının, sınıf olmaktan çıkartılıp sadaka bekleyen zavallılara dönüştürülmesinden memnun kalanlar viski içip mini etek giyince laik mi oluyorlar?

Tasarı Meclise gelinceye dek başkanlık sisteminin tartışılabilir bir öneri olduğunu söyleyenler vardı. İçlerinden biri ana muhalefet partisi adına ilk resmi görüşü kürsüden bildirdi! Başkanlık sistemine karşı olmadığını söyleyen, bu görüşü on yıllar öncesinden başlayarak raporlaştıranlar vardı. Şimdi Tüsiad’ın konuyla ilgili pozitif açıklamalarını ara ki bulasın; tek satır bulunamıyor! Karşı olmayanların bir bölümü de, ana dilde eğitim ve yerel yönetimlere yetki verilmesi durumunda, hele bir maddeye Kürt sözcüğü yazılı verse başkandan çok başkanlıkçı olmaya hazır olduğunu ilan ediyordu!

Şimdi bu sözlere, iyi de, diyenler çıkacaktır, “iyi, haklısın da, eldeki malzeme bu. Hal böyle diye bu saldırıyı sineye mi çekelim, mücadele etmeyelim mi?”

Bu da son tuzaktır ve bu da bir Tayyip tuzağıdır! Açıklık sağlanmadan, saldırının tarihselliğini, bütününü görmeden, Tayyipçiliğin tek adama indirgenmek yerine sisteme yayıldığını temel almadan verilecek mücadelenin başarı şansı yok çünkü.

Ama tersi doğrudur: tarihselliği, bütünü ve sınıfsallığı yakalayanlar çoğaldığında, Anayasa değişikliği, demagojiyle, tehditle, yalanla, açık oylarla, sahte oylarla, bin bir dolandırıcılıkla gerçekleşse bile hükümsüz kalacaktır.








.
.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder