24 Ocak 2017 Salı

Yetmez ama hayır!



2010’un “yetmez ama evet”cisi Hasan Cemal son yazısında diktatörlüğe hayır dedi ve bunun nedeni olarak 70 madde sıraladı. Hâlbuki evet demesi için tek madde yetmişti. O tek madde Tayyip Erdoğan’ın demokrasi getireceği inancıydı. Sıraladığı o 70 maddeye bakın, hepsinin içinde 2010 12 Eylülünde “evet” denilmesinin rolü büyük.

Abi-kardeş ilişkisi bitince Hasan Cemal da ormanı yanmış ayı gibi ortalıkta kaldı. Reina Katliamı sonrası yazmayı bıraktığını açıkladı. "Bir süre yazı yazmak istemiyorum, 2017'den korkuyorum, Allah hepimize kolaylık versin!" dedi. Sonra nedense kararını değiştirdi, "Yazılarımı en çok iki hafta süreyle kestim. Demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelem T24’te devam edecek" diye açıklama yaptı. Yazıyor şimdi. Belki de yazıyor yerine ağlıyor demek daha doğru. Sesli ağlıyor. Hâlbuki karnı tok sırtı pek liberal yazarımızın. En son Fransa'nın sahil kentlerinden Nice'te bir kafede otururken görüldü. Ohal’den de uzakta yani.


Samir Amin, Yordam Kitap’ın Türkçeye kazandırdığı “Liberal Virüs” adlı kitabında şöyle diyor: “XX. Yüzyılın sonuna doğru dünyaya bir illet musallat oldu. Gerçi herkes ölmedi ama hastalık herkese bulaştı. Salgının nedeni olan virüse ‘liberal virüs’ adı verildi.” Yazar, virüsün ilk kez 16. yüzyılda Paris-Londra-Amsterdam üçgeninde boy gösterdiğini de haber veriyor ki, hala buralardan az gelişmiş ülkelere doğru yayıldığını biliyoruz. Amin’e göre Avrupalılar virüse alıştılar, gerekli antikorları geliştirdiler. Bunun üzerine virüs Atlantik’i geçip yenidünyaya yayıldı. Liberalizmin kontrolden çıkmasının nedeni bu göçtür. Virüsü Amerika üzerinden alanlar büsbütün yürüyen ölüye dönüşüyor ki, liberal camiada baskın hal budur.

Virüsün piyasa toplumu veya kapitalizm ile demokrasi arasında bağ olduğuna değin bir halüsinasyona yol açtığını biliyoruz. Şurası bir gerçek; kapitalizm, çıkışında, içinde geliştiği bütün organik yapıları dağıttı ve toplumu iktisadi bir yeniden yazılıma hazır hale getirdi. Toprakla bağını koparmadan bir köylüyü ücretli çalışmaya zorlayamazsınız. Mülksüzleştirildiler ve aynı anlama gelmek üzere özgürleştiler.

“Özgür” insanların birbirleriyle eşitlenmesini mümkün kılan şey dolaşım alanıdır. Varsayımı, bütün eski bağlılıklarından kurtulmuş insanın, dolaşım alanında birer alıcı-satıcı kimliğiyle, bir dolaşım odağı olarak özgür kalmasıdır. Dolaşım alanında, piyasada işçi, köylü veya burjuva yoktur. Orada dolaşanlar yalnızca birer para sahibidir, alıcı veya satıcıdır. Yani birer dolaşım odağı olarak diğer bütün kimliklerinden arınıp birbirlerine eşitlenmişlerdir.

Evet, toprağa bağlı olanlar özgür kaldı. Sonra ne oldu? Ücretli köle. Üstelik emek gücünü ücreti mukabili sattığı için özgür olduğunu sanan ücretli bir köle…

Sosyalizm mücadelesinin bize öğrettiği tartışılmaz bir gerçek var: Ekonomik eşitliği kuramazsanız siyasal özgürlük inşa edemezsiniz. Kapitalizm bu nedenle olması gerektiği şeye dönüştü. Bir avuç kapitalistin toplumun geri kalanının kanını emdiği bir düzendir kapitalizm. Bütün o parlak görüntüsünün altında sınıf savaşı ve devlet arası çatışmadan ibarettir. Emperyalist işgaller, katliamlar, asalak diktatörlükler, düşük yoğunluklu demokrasiler (deyim Samir Amin’in) ve azgın bir sömürüden ibarettir. Ve bir kez daha altını çizelim ki kapitalizm kapitalizmin tarihinden ibarettir, onu başka türlü teorize etmemiz mümkün değildir. Bu tarih de bize kapitalizmin yarınının olmadığını ve insanlığı büyük bir yıkımın eşiğine getirip bıraktığını söylemektedir. Ne demokrasisi? Piyasa toplumu üzerinde yeşerebilecek tek demokrasi artık bir mafya iktidarı, bir çeteler koalisyonudur.

Ama evet, demokrasi geçmişte lükstü, bugün bir ihtiyaca dönüştü. Paris-Londra-Amsterdam ve Atlantik ötesinden dilenmek, yardım almak, okşanmak, desteklenmek için demokrat olmak, demokrat görünmek şart. Bunun yolu da mutlak liberalizmden geçiyor. AKP’ye verilen sınırsız liberal desteğin arkasında işte böyle bir ruh hali var. AKP İslamcıydı ama demokrattı, ülkeyi AB’ye sokacaktı, ABD ile ilişkileri düzeltecekti. İnsan haklarını tanıyacak, işkenceyi önleyecek, vesayeti bitirecek ve çiçek gibi bir anayasa yapacaktı. Bu inançla AKP’nin yargıyı ele geçirme manevrası olan 12 Eylül referandumunda “yetmez ama evet” dediler. “Yetmez” demelerinin sebebi AKP’den daha fazlasını istemeleri, ummaları. Daha fazlası gelince hepsi başka bir dağa kaçtı. Hasan Cemal Fransa’da, Cengiz Çandar Stockholm'e yerleşti. Kaçanlar kaçtı, kaçamayanlar içeride çile dolduruyor.

Hakkını yemeyelim bir kısmı yuvalandıkları, ele geçirdikleri eski kurumlardan liberal salvolarını sürdürüyor. Hasan Cemal’in arz-ı endam ettiği site bunlardan biri. Böyle irili ufaklı bir sürü site var ortalıkta. Hepsi bir gün liberal cennete geri döneceğimizi vaaz ediyorlar. Bir kısmı ölü ele geçirdikleri eski cumhuriyetçi gazetelerde cumhuriyete vurarak iktidar eleştirisi yapmaya çalışıyor. Alamet-i farikaları cumhuriyete, laikliğe, cumhuriyetin kurucularına olan derin nefretleri. Demokrasinin önündeki asıl engelin bunlar olduğuna inanıyorlar çünkü.

Ve başkanlık sistemine hayır diyor şimdi hepsi. Fakat bu arada 2010 Eylülünde yargıyı arkadaşa teslim ettiklerinden ne devlet kaldı, ne meclis, ne mahkeme, ne yargı, ne ordu, ne üniversite, ne gazete, ne TV. Anayasa askıda, internetin fişi ellerinde istedikleri zaman çekiyorlar. “Andımız”ı kaldırdıkları okullarda ayağında parmak arası terlik, elinde süpürge sapıyla tank kovaladığına inanan adamlar boy gösteriyor. Teneffüse çıkış zili “15 Temmuz marşı”, derse giriş “Ölürüm Türkiye’m”… “Hoca”ları “Büyük Türkiye” marşıyla derse davet ediyorlar. Bütün sokaklar kan revan. Vesayetten kurtulan öğrencilerden biri karne tatilinde kendine uzatılan mikrofona hayalini şöyle açıkladı: “Önce muhtar, sonra başkan olacağım. İdamı geri getireceğim.” Müthiş! Ne olduysa liberal virüsün katkılarıyla!

Mesele şu; piyasa ile demokrasi arasında bağ olduğu yalanı çoktan nihayete erdi. Liberal virüsün yol açtığı halüsinasyon dağılınca vahşi kapitalizmin perdesi yırtıldı. Seçim dedikleri büyük bir sahtekârlık. Halk iradesi dedikleri manipülasyon. Demokrasi dedikleri faşizan bir yalan. Doğanın, çevrenin, insan emeğinin yağmalanması üzerine kurulmuş devasa bir mafyoz yapıdan söz ediyoruz. Haliyle siyaset de örgütlü çetelerin elinde.

Dün demokrasi getirecek arkadaşlar şimdi seçim meçim deyip sınırsız bir diktatörlük inşa ediyorlar. ABD’nin silah zoruyla yaptığını bunlar referandum zoruyla yapıyor. Mesele az gelişmiş ülke kaynaklarının merkeze aktarılması değil mi? Oturdular ABD’nin, AB’nin kucağına, onların onayıyla demokrasinin son kalıntılarını gömüp ülkeyi bir muz cumhuriyetine dönüştürüyorlar. Ülke acımasız bir çetenin elinde esir, milyonlarca çaresiz insan yarına çıkıp çıkamayacağını düşünüyor kafası ellerinin arasında. Bu düzenin propagandisti olan liberal çete mağduru oynuyor şimdi. Bu zavallı halkı kendilerinin dürüst, namuslu, doğru olduğuna bir kez inandıracaklarını, kandıracaklarını sanıyorlar.

Demokrasi hiç gerçekleşmemiş bir ütopya. Kapitalizm başlangıçtaki devrimci rolünün dışında yürüyen bir ölü. Yani dünya Stockholm’den, Nice’ten görünen dünya değil. Liberal halüsinasyon dağılıyor. Kapitalizmin yarattığı bir cennet olmadığı, varlığını ancak dünyayı bir cehenneme çevirerek elinde tutabildiği kabak gibi görünüyor.

Geldiğimiz yer şu: Sosyalizme mecburuz. Bu düzeni alaşağı etmeye, yıkmaya mecburuz. Bu düzenden kurtulacağız, bu düzenden kurtulmadan önce de bu liberal virüsü yok edeceğiz.
Elbette biz de sokağa çıkıp, hala varsa, duruyorsa sandığa gidip hayır diyeceğiz. Ama şunu da bileceğiz ve söyleyeceğiz: Hayır demek yetmez, ardından yeni bir dünya kurmak gerekir.

Yetmez ama hayır!








.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder