14 Şubat 2017 Salı

Nâzım’dan Öğrenmek: Mücadele Ve Umut


Nâzım’dan öğrenmek: Mücadele ve umut
NÂZIM VE FİLMSEL ÜRETİMİ
Bilinir, Nâzım’ın bir komünist sanatçı olarak üretim yaptığı pek çok alandan biri de sinemadır. 19 yaşının heyecan ve coşkusuyla işçilerin Rusyası’nda Pudovkin’in “Açlık… Açlık… Açlık…” filmini izlediğinde aklında ve yüreğinde özel bir yer edinen sinema, Nâzım’ın şiir ve tiyatroda olduğu kadar yoğunlaştığı bir alan değilse de, önem verdiği ve ihmal etmediği bir alan… Türkiye’de bulunduğu dönem sinema alanında seslendirme yönetmenliğinden senaristliğe ve bizzat film yönetmeye kadar pek çok üretime imza atan Nâzım’ın bu dönem çalışmalarından geriye çok az şey kalmış durumda. Sovyetler Birliği dönemi ise hem nitelik açısından hem de üretimlerin bugüne kalması nedeniyle özel bir değer de taşıyor. (Nâzım ve sinema ilişkisi daha geniş bir kapsamda ve farklı bir bağlamda ele alınmayı hak eden bir konu, o nedenle burada buna girmeyeceğim; sadece filme odaklanacağım.)
AYNI MAHALLEDEN İKİ DELİKANLI
1957’de yapılan, Sovyetler Birliğinde, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde çekilen bir film. Nâzım’ın Sovyetler Birliği dönemin’deki üretimlerinden biri…
Film, yönetmenleri İlya Gurin ve Ajdar İbrahimov’un ilk filmleri. Bu anlamda kimi sahnelerde senaryoda kurulan atmosferin yakalanmasında ortaya çıkan kimi zayıflıklardan bahsedilebilir. Ancak bunlar senaryonun önemini ve değerini zayıflatmıyor.
Kısaca filmin konusundan bahsedelim:
1940’lar ve 1950’ler Türkiyesi… Aynı mahallede büyüyen iki arkadaş, yıllar içinde, Türkiye’nin iktisadi, siyasi ve toplumsal yaşantısının gidişatına boyun eğmeyen iki de yoldaş oluyorlar. Mücadelelerini, çıkardıkları “Aydınlık” gazetesi aracılığıyla toplumla da buluşturmaya soyunuyorlar. Ancak toplumsal ve siyasal süreçler, bu iki arkadaşın yollarını ayırıyor: Bir arkadaş düzenle uzlaşıyor; diğer arkadaş ise, bedeli ne olursa olsun, mücadeleye devam etmeye kararlıdır…
Filmin senaryosu 1956 yılında yazılıyor ve Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’nde filme çekiliyor. Nâzım Hikmet’in pek çok çalışmasında da rastlanabileceği üzere, bu eser de kendisinin yaşamından öğeler barındırıyor. Arka planında Marshall yardımlarının, Demokrat Parti’nin iktidara geliş sürecinin, Barışseverler Cemiyeti’nin ve tabii ki dönemin TKP’sinin mücadelesinin de ele alındığı film, Türkiye’de özellikle edebiyat ve sinemanın görece az eğildiği bir dönemi, son derece insani, zengin, renkli bir şekilde ve esas olarak da politik bir perspektifle işliyor. Kapitalistleşme sürecinde ve emperyalizmle ilişkilerinde dolu dizgin yol alan Türkiye’nin aynı zamanda komünistler açısından nasıl bir mücadele nesnelliği sunduğuna işaret ediyor.
Film, Nâzım Hikmet’in senaryosu çerçevesinde özel bir ilgiyi de hak ediyor. Sadece kendi döneminin Türkiye sineması ile değil, dünya sineması ile de karşılaştırıldığında, oldukça gelişkin ve cesur bir dramatik yapı kuran Nâzım, yaklaşık yirmi yıla yayılan bir tarihsel kesiti, geri dönüşlerle, ileri sıçrayışlarla, gözünü kâh sermaye sınıfına kâh emekçi sınıfa çevirerek, şiirlerindeki zenginliği ve dinamizmi, filmi aşan senaryosuna da taşımayı başarıyor.
NÂZIM’DAN ÖĞRENEBİLMEK
Peki bu senaryoyu değerli kılan ne?
Yaklaşık elli yıl önce yazılmış bir senaryodan yola çıkarak bugünkü sinemaya ilişkin sonuçlar çıkarmaya çalışmak bir anakronizm midir?
Nâzım’ın tüm eserleri gibi alabildiğine politik, alabildiğine insani bir film bu. Peki, politik olan, insani olan ne demek? Anakronizmden bizi sıyıracak düzlem burası… Politik olanı, insani olanı tarihsel bir düzlemde ve sisteme ilişkin olgular olarak ele alabilmek, değerlendirme ve karşılaştırma yapma olanağını sunuyor.
Şunu öncelikle yazalım: Bugün bu düzleme dair bir deformasyon yaşandığını tespit etmek gerek. Sinema alanında özellikle şiddetle yaşanıyor bu deformasyon… Politik olan, insani olan, Türkiye sinemasında oldukça sağlıksız bir zeminde varlık buluyor uzunca bir süredir. Bu filmin senaryosu, rahatlıkla, bu sağlıksızlığı açığa çıkaran bir kerteriz olarak değerlendirilebilir.
SENARYODAN YÖNTEM VE SİYASETE: MÜCADELE VE UMUT
Film, 1940’lı yıllardan 1950’li yıllara geçişi ele alıyor. Dönemin CHP iktidarının, bir başka sermaye partisine, DP’ye devroluşu arka planında, Türkiye’nin nasıl bir yolda mesafe kat ettiğini işliyor. Politika ve insan kavrayışı çerçevesinde, Nâzım’ın farklılığı daha bu noktadan itibaren, belirginleşmeye başlıyor.
Nâzım, anlattığı insan hikâyelerini, anlattığı coğrafyaları bir bütün olarak ele alıyor. Toplumsal ilişkilere damga vuran dinamikleri, kendi sanatının eksenine koyuyor.
Bu film özelinde, bu, şu anlama geliyor:
İlk sıraya emperyalizm olgusunu yazmak lazım: Nâzım’ın bu filmdeki yaklaşımı dışında Türkiye sinema tarihinde, emperyalizmi, dramatik yapısının eksenlerinden biri olarak kurgulayan bir başka filme, maalesef, rastlayamazsınız. (Tek istisna Yılmaz Güney’in Umut’udur…)
Memlekette yaşanan meselelerin kaynaklarından biri olarak emperyalizme, sermaye iktidarının sürekliliğinin analizinde emperyalizme verdiği yer ile gerçekten istisnai bir değer taşıyor.
Yoksulluğun da sermaye birikiminin de kaynağında emperyalizmin de izini görebilmek, Türkiye’nin sinemacılarına pek nasip olan bir şey değil… En fazla sağcıların “Kurtlar Vadisi” vb. filmlerinde rastlanabilir bu olgunun çarpılmış bir versiyonuna: Sınıf uzlaşmacılığına davet eden, “dış mihrak” edebiyatına yönelen, “aynı gemideyiz”cilik vazeden bir unsur olarak. Bunun dışında, dediğim gibi, Umut filmi bir istisnadır bu anlamda… Son on yılda patlama yaptığı söylenen Türkiye sinemasında emperyalizm diye bir şeye rastlamak mümkün değildir.
İkincisi, bir önemli özellik, işçi sınıfı ve emekçi halk kavrayışında yatıyor… Bu filmde yine son dönem sinemada perdede gördüğümüz türden, acı çeken zavallı insanlar topluluğu değildir işçi sınıfı ve emekçi halk. Üreten, yaratan, sömürülen ve bunu değiştirme gücü kendisinde olan bir sınıftır. Bu anlamda kendi çağdaşlarından da günümüzde örneklerini gördüğümüz ürünlerden de farklı bir perspektifi vardır. İşçi sınıfının o dönemki toplumsal / siyasal ağırlığına karşın Nâzım, teorik bir kavrayıştan beslenerek bu perspektifi üretebilmiştir. Bu perspektife bugün çok ihtiyacımız var.
Üçüncüsü, filmde vurgulanan politik örgütlenmedir. Türkiye sinema tarihi, politik örgütlenmenin kendisini “tu kaka” etmenin sinemasıdır bir anlamda… Bu yanıyla da Nâzım’ın bu senaryosu çok özeldir. Örgütlenme belirgin bir karakter taşımaz ama tüm filme yedirilmiştir ve omurgayı dik tutan unsurdur. İnsan davranışlarını ve eylemini, sığ bir ahlakçılıkla değil, politik olandan beslenen, politik olanı besleyen bir zeminde ele alır Nâzım. Bu perspektif de sinemamızda yokluğunu hissettiğimiz bir perspektiftir.
Son olarak bu filmde de kendini hissettiren iyimserlik ve umut konusuna değinelim:
Nâzım’ın iyimserliği dillere destandır, herkesin bildiği ve değer verdiği bir unsurdur sanatında… Şunu sormak lazım belki: Nâzım’ın iyimserliğinin ve umudunun kaynağında ne vaklaşımını düşünelim: Umut, en büyük kötülüktür, çünkü eziyetin süresini uzatır, diyen Nar acaba? Örneğin Polyanna’nın iyimserliği gibi bir şey midir bu? Ya da Nietzsche’nin yietzsche ile Nâzım’ın umut dolu dünyasını nasıl karşılaştırabiliriz? Büyük şairin karakter özellikleri bir yana, şunu çok net söyleyebiliriz: Nâzım’ın umudu, sosyalizmin kuruluşu demektir. Bir “kendinde şey”, bir ahlaki değer değildir. İnsanlığın eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği için, sınıfların ve sömürünün ortadan kaldırılacağı somut ve gerçek bir toplumsal tahayyülün gerçekleştirilmesi inadıdır. Bunun için beslenen umuttur. Nâzım’ın umudu, bu mücadelede kaynağını bulan bir umuttur. Ve elbette bu perspektif de sinemamızda yokluğunu en çok hissettiren öğelerden biridir.
Başka türlü filmin son cümlelerini nereye oturtabiliriz ki:
“Mücadele ettiklerini gördünüz; kazandıklarını da göreceksiniz.”



.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder