6 Şubat 2017 Pazartesi

Yıkımdan önce, yıkımdan sonra




Ekim Devrimi’nin 100’üncü yılında Avrupa darmaduman. Bütün projeler, başta da Avrupa Birliği zangır zangır sallanıyor; böyle giderse çöküşü kimse için sürpriz olmayacak. Sorun büyük: Faşist devlete tüm kapıları açacağı söylenebilecek bir zihniyet, hadi faşistoid diyelim, şu sağ popülizm, mutlaka savunulması gereken bir refah kalesi olarak Avrupa’da yeni bir iktidar yüklemesi yapıyor. AB’nin kenarındaki faşist arayışlar ile merkezdeki refah şovenizmi birbirini tetikleyecek. Mecbur. Herhalde boşuna değil.

Nazizm ve faşizmlerle önü tıkanan ve özellikle liberal sol üzerinden sosyalist deneyimleri yerle bir etmeyi (kapitalist restorasyon) başaran sermayenin klasik sağ politikaları, sosyalizmin yıkılmasından sonra herhangi bir sınırla karşı karşıya kalmayacağını anladı.

Ne mi?

Galiba şu: Eskiden, yani reel sosyalizmin ve işçi sınıfı partilerinin iklimi denetleyebildiği dönemlerde Avrupa siyaset sınıfının dudağını uçuklatacak faşistlikte/ırkçılıkta tezler, şimdilerde açıkça gündemi belirleyebiliyor. Almanya’daki sağ popülizmin önde gelen isimlerinden Björn Höcke, iki hafta kadar önce Berlin’deki Holocaust Anıtı nedeniyle, “Biz Almanlar, yani halkımız, dünyada kendi başkentinin kalbine bir utanç anıtı diken yegâne halktır” deyince ortalık biraz karıştı. Sonra “tıs yok”... Çünkü bu cümlenin hemen hemen aynısını, ünlü demokrat haber dergisi Der Spiegel’in efsane kurucucu Rudolf Augstein’ın 1998 sonunda yazdığı ortaya çıktı. Atatürk düşmanlığında AKP kadrolarıyla yarıştığı iyi bilinen bu müteveffa demokratın “saklı antisemitizmi” zaten kimsenin sırrı değildi. Ama başka bir şey oluyordu: Refah kalesini yaratan kuşak, bilhassa demokratlarıyla faşist dönemin silahlarını da parlatmıştı. Yavaş yavaş ortaya çıkan buydu. Bu silahlar neden kullanılmasındı?

Doğrudur. Oradayız: Kriz derinleştikçe sermaye sınıfı ve sağ, yeni kıyafetler beğeniyor kendisine. Art arda seçime gidecek olan Hollanda, Fransa ve Almanya’daki faşistoid sağa, 2017’de, Avusturya ve İtalya’dan da yeni destekler gelebilir.

Çünkü krizin önü alınamıyor. İngiltere’nin AB’den gidişi ve ABD’nin başına Trump’ın çöreklenmesinden sonra, AB’nin eski haliyle dikiş tutturacağına inanan kalmadı. İslamcı Ankara’nın cahil tüccar imamları o nedenle AB kaynaklı tepkileri pek ciddiye almıyor olabilir. Fakat Avrupa emperyalizminden Türkiye’ye demokrasi bekleyenlerden daha “uyanık” oldukları itiraf edilmelidir.

Düşünmek zorundayız: Bütün bu gelişmelerin, bu bir türlü önü alınamayan krizin, bizim üzerimize gölgesi nasıl düşecek? Yani, parçalara ayrılacak Türkiye ve kapitalizmi, Türkiye’deki kapitalizm, ne gibi sürprizlere sahne olur ki? Yoksa yaşanacaklar sürpriz falan olmayacak mı?

Türkiye’nin dünya sisteminde ilk dış irtibat merkezi Federal Almanya, 2016’yı dünyanın en yüksek dış ticaret fazlası veren ülkesi kimliğiyle kapattı. Ama karşılıksız trilyonların, toplumun üst katlarında biriken servetin, aşağı katmanlara “sızmaması” (yani “trickle-down theory”nin fos çıkması), refah kalelerinde sefaletin olmasa bile yoksulluğun yayılması, zengin mutfağında büyük sarsıntıların habercisi gibidir. Misal: Şu sıralarda ihracat şampiyonu ülke Almanya’nın kamu emekçileri grev sinyalleri veriyor. Üstelik bu, Trump ABD’si Almanya’yla bir ticaret savaşına hazırlanırken yaşanıyor.

Almanya’nın korkunç ihracat şiddeti, demek ki, sadece yoksul AB ülkelerini değil, bu en zengin ülkenin içindeki yoksulları da vurmaya başladı. Başarı ve sınırsız parasal servet, çökertici bir nötron bombasına dönüşüyor adım adım.

Sermayenin böyle tehlikeli durumlarda daha garantili ata oynayabileceğini biliyoruz. Avusturya’da sağ popülist, hatta yer yer açıkça faşist bir zihniyet içeren FPÖ, iktidarın eşiğinde. Bu partinin Almanya’daki ruh ikizi AfD ise klasik sağı (Hıristiyan demokratlar ile liberalleri) bu yıl yerle bir etmeye hazırlanıyor. Kendisi iktidar olmasa da, sağı harmanlayacak. Angela Merkel bu yıl siyasete veda edebilir.

Bu neoliberal hırslı kadının raf ömrü dolmuş görünüyor. Sorun, bir alternatifinin olmaması. Martin Schulz diye şapkadan bir anda çıkarılıveren SPD’nin eylül ayındaki seçimlerde başbakan adayı, eski Avrupa Parlamentosu başkanıydı, malum, kendisiyle Merkel arasında bir fark olmadığını her konuşmasında itiraf ediyor.

Utangaç bir biçimde yeni bir büyük koalisyon denemeye çalışıyorlar refah kalesinin başkenti Berlin’de. Ya da solculuk taslayan, ama -eğer Oskar Lafontaine ile Sahra Wagenknecht engelini saymazsak- demokrasi adına sermayenin her yoluna gelmeye hazır Sol Parti’yi de Yeşiller ile birlikte içine alacak SPD önderliğindeki bir koalisyonu çözüm sanıyorlar.

Gerçekten de Angela Merkel ile birlikte Erdoğan’ın da siyasi hayatının bitebileceği bir yıldayız. Bizdeki yıkımın çok korkunç sonuçlar doğuracağı açık. Her şey olabilir. Referandumdan çıkacak bir “Hayır”, bu düşüşü hızlandırabilir. Ama sandıktan “Evet” de çıksa, Erdoğan rejiminin sonu yakın: Türkiye’deki dinci ve laik sermayenin böyle bir olasılığın ardını bıraktığı, ne olacağını hesaplamadığı görüşünü savunanlar, bizi eleştirmeyi bırakıp, referandumun ertesi günü ne olacağını düşünmeye başlasalar iyi olur.

O nedenle her “Hayır”ın arkasını doldurmak ve farklı bir cumhuriyet kurgusunu halkımızın aklına kazımak zorundayız. Öyle “bas geç”le olmuyor bu işler. Sermaye kendini solcu sanan safdillerden çok daha uyanık.

Eminiz: Türkiye’yi uzatmalı bir Yugoslavya-Suriye rolüyle ölüme yatırmak ve bu parça parça mezbahadan “artıdeğer” çıkarmak, sermayenin programıdır.

Olan bitenin ardını, önünü iyi düşünmek önce işçi sınıfı partisinin işidir. Kendilerine solculuk vehmeden cemaatler böyle yorucu işlerle uğraşmazlar. Beklemek sanırlar. Tuzu kuru sol cemaat kafası, “yarına allah kerim” diyen dincinin sola düşen gölgesidir. Bunlar ilk gördükleri serabı kurtuluş ilan etmekte tutuk davranmazlar. Ne yazık...

Tamam, devrimciliğin zor ve sorumluluk gerektiren, üstelik partili bir meslek olduğunu söylemek suç gibi oldu epeydir, biliyoruz, ama yıkımın öncesinde düşünmek, mühendislik hesapları yaparak direnişe katılmak, yıkımın sonrasında çare aramaktan çok daha soylu bir iştir. Kırılma kesindir... Devrimcilik mi? Cerrahlık bir nevi...




.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder