26 Mart 2017 Pazar

Büyük bir yürek, kalıcı bir ses, ölümsüz bir gençlik: Max Edwards


Genç İngiliz Marksisti Max Edwards’ı (1999-2016), geçtiğimiz yılın Mart ayında yitirmiştik. “Anonim Devrimci” imzasıyla, bir yılı aşkın bir süre haftalık yazılar yazdığı blogunu ölümüne birkaç ay kala kitaplaştırmıştı Max. Ve kitabını “Uluslararası Proletarya’ya” ithaf etmişti. Kıpkızıl bir kitaptı bu. Alt başlığı “Komünist yazılar derlemesi” olan ve kapağında sapsarı yıldızlı bir orak çekiç bulunan.

Max, “Modern Dünyada Marksizm” adını verdiği blogunda, insanlığı, işçi sınıfını ilgilendiren birçok konuda yaratıcı bir üslupla, özgün yazılar yazmıştı. Yazılarındaki temaların bir kısmı şöyleydi: Küba; Rusya, Kırım ve Putin; Çipras; Yemen; Yeltsin; Mao ve Çin; IŞİD; Rus Devrimi; Komünizmin Ticarileştirilmesi; Emperyalizm, İzolasyonizm ve Komünizm;  Tito ve Bağlantısızlar; Yurtseverlik; Kuzey Kore;  Komünist Afrika;  Marksizm;  Moskova; Komünist Sembolizm; Yunanistan ve Avrupa’daki Kriz; Kapitalizmin Doğuşu ve Gelişimi; Troçkizm; Komünizm ve Kürt Sorunu;  Makineler ve İşçiler;  Terörizm ve Komünizm;  Corbynism;  Ekim Devrimi;  Kapitalizm ve Göçmen Krizi; Şiddet;  Devrimci mücadelede ittifaklar;  Emperyalizm; Terörizmi meşrulaştıran dil; Marksizm ve kadınların ezilmesi.

'DÜNYAYA BAKIYOR, 'DEVRİM BU KEZ NERELERDE?' DİYE SORUYOR'
Max, bazı yazılarında da, insanlığın sömürüden kurtuluşunun, daha iyi ve daha adil bir dünya özleminin önünü tıkayan, bilim dışı önyargıları masaya yatırmıştı. İnsan doğası gibi çok tartışılan bir temayı kitabının arka kapağına da taşırken şöyle yazmıştı Max, “İnsan Doğası Sosyalizmi İmakansız mı Kılıyor?” başlıklı yazısında: “İnsan doğasının eşitlikle çatışmadığına, tam tersine, onu  mümkün kıldığına inanıyorum”. Ve bu yazısı da diğer birçok yazısı gibi, okurlarından, “Çok güçlü bir yazı” tepkisi almıştı.

İyimserdi insana dair.

Dünyaya bakıyor, “devrim, bu kez nerelerde?” diye soruyor, bir diğer yazısında da “devrim adayı” olarak gördüğü ülkeleri tartışıyor ve bunlar arasında Yunanistan’ın yanı sıra, kendi ülkesi İngiltere’ye de yer veriyordu. Milyonlar Türkiye, Yunanistan gibi ülkeleri devrim adayı olarak görmezken, “İngiltere’de bile mümkün” diyordu.

Yazılarını, kalıpsal bir tarzdan tamamen uzak, okurunun ilgisini canlı tutan, hatta giderek artırabilen yaratıcı bir üslupla ve vardığı sonuçlara nasıl bir düşünme süreci sonunda ulaştığını da sergileyerek kaleme almıştı. Yazılarının içeriğinin yanı sıra üslubu da okurlarında hayranlık uyandırıyordu.

'BEN BİR MARKSİSTİM, LENİNİSTİM, BOLŞEVİĞİM VE ENTERNASYONALİSTİM'
“Ben bir Marksistim, leninistim, bolşeviğim ve enternasyonalistim”, diyordu Max, görüşlerine dair.

Marksizmin, leninizmin bir dogma olmadığının capcanlı, taptaze bir başka kanıtıydı yazıları. Günümüz gençliğinin Marksizm, leninizm ile artık ilgilenmeyecek olduğu; okumayacak, düşünmeyecek olduğu tezinin canlı bir inkarı.
Kapitalizmin düşünme yetisini yok ettiği on milyonlarca Batı Avrupalı’dan biri olmayı reddeden, düşünebilen, bir genç  insan.

“Bu blog 2015 yılında 19 bin kez ziyaret edildi” diye yazıyordu Max kitabının sonunda. “Sydney Opera Binası’nın 2 bin 700 kişilik bir kapasitesi olduğu düşünüldüğünde” diye ekliyordu, “bu binada verilen bir konser olsaydı bu, bütün biletlerin 7 kez satılmış olacağını düşünebiliriz”.

'ŞANSIM VARSA BİR KISMINIZA MARKSİZM AŞILAYABİLİRİM'
20 bine yakın insan, onun sayesinde, Marksizm ile ya ilk kez ya da bir kez de bu vesileyle ilişki kurmuş ve dünya ve insanlık üzerine düşünme fırsatına sahip olmuştu. Bu insanların yaklaşık 15 bini İngiltere’den, 1500’ü ABD’den temas kurmuştu Max’in bloguyla.

Gelişkin bir mizah duyusu, gelişkin bir iletişim tarzı vardı. Okurlarına teşekkür ederken, “Şansım varsa, bir kısmınıza Marksizm aşılayabilirim” diye yazıyordu kitabının önsözünün en son cümlesinde. “Öğreti aşılama”nın ya da buna maruz kalmanın önsel olarak olumsuz bir eylem ya da durum olduğu yönündeki, çağımızda oldukça güçlenmiş bu ideolojik saldırı argümanını elinin tersiyle, incelikle, ve biraz da alaycı bir tarzda bir kenara iterken.

Neşeli, yaşamı seven; okumayı, merak etmeyi seven, çalışkan bir çocuktu Max.  “Günümüz gençliği çalışmayı sevmiyor, ne kendisi ne başkaları için” önermesinin canlı bir inkarı. Ve gelişkin bir adalet duyusuna da çok erken yaşta ulaşmıştı. Bu adalet duyusu, onu, bir yazısında, “sürdüğü konforlu yaşam tarzı itibariyle devrimci davayı temsil etmediğini bildiğini” ifade etmeye kadar götürmüştü.

Oysa, başlı başına bu sorgulayabilme yeteneğinin kendisi, onu, içinde yaşadığı gelişmiş, kapitalist tüketim toplumunun yüz milyonlarından açık bir biçimde ayırıyordu. Max, kısa sürede ve hızla oluşan komünist bilincinde, insanın yaşam tarzının ve felsefesinin de içinde yer aldığı etik boyutun yaşamsal bir öneme sahip olduğunu kavramış görünüyor. Yaşasaydı, muhtemelen, bu etik boyutun, (bunlar üzerinde düşündüğünde) sosyalist kuruluş süreçlerinin sekteye uğramasını ya da direnebilmesini de büyük ölçüde belirleyen, ideolojik bir boyutla yakından ilişkili olduğunu da görebilecekti.

Max’in Marksizm’e, Ekim Devrimi’ne, Lenin’e, özel bir değer verdiğini, sevgi beslediğini biliyoruz. Lenin’in Mozolesi’nin önündeki ve Marks ile Engels’in Berlin’deki heykellerinin yanı başındaki fotoğraflarının onun için özel bir değeri olduğunu da. Ama kuşkusuz öncelikli olan, Marksist klasiklerin okunmasıydı, fotoğraf çektirmek değil.


'ÇOK ÖNEMLİ BİR HALKAYI, ÇOK KÜÇÜK BİR YAŞTA KAVRAMIŞTI'
Kremlin’deki kızıl yıldız da ve kitabının kapağına az kalsın konmayabilecek olan ama son anda “kurtardığı” yıldızlı orak çekiç de çok güzel ve çok değerliydi onun için. Komünist sembolleri seviyor ve önemsiyordu.

Şiirler yazdığını, besteler yaptığını da biliyoruz, Rusça öğrendiğini. (Max’in beş zayıf halkasından bir diğerinin Rusya olduğu düşünüldüğünde, acaba bu dil öğreniminde bir “kendini geleceğe hazırlama” boyutu da var mıydı?).

Emperyalizmin insanlığın üzerine çökmekte olduğu bir karşı devrim çağında çok kısa yaşadı. Marksizmi, leninizmi, proletaryayı, ve komünizmi sevdi ve anladı.

Max’in Marksizm ile, leninizm ile kurduğu ilişkide en çok göze çarpan ve en önemli özelliklerden biri de bu sevgiydi aslında . Bu ilişkide en belirgin bir biçimde gözlenebilen güçlü özelliklerden biri. Bu anlamda, Max, pek çok marksistin, leninistin yakalayamadığı çok önemli bir halkayı çok küçük bir yaşta tam da tutulması gereken yerden ve oldukça sıkı kavramıştı: Sevgi.

Çöküşün içinden çıktı, öncelikle düşünsel olarak kurtardı, eğitti, bağımsızlaştırdı, özgürleştirdi kendini ve bu çöküşten bütün bir insanlığın kurtuluşunun yeni devrimlerde, yeni Ekim’lerde; Marks’ın, Engels’in, Lenin’in çalışmaları üzerinde titiz, yaratıcı bir çalışma ile; ancak proletarya ile mümkün olabileceğini gördü, anladı… Ölümüne yakın Marksizm üzerine ikinci kitabın taslağını yazmaya girişti.

'BU İDEOLOJİDEN YOKSUN BİR İNSANLIK NE HALE GELİR?'
Max Edwards’ın uluslararası proletaryaya ilettiği mesajın kalıcı bir şekilde alınmış olduğunu söyleyebiliriz bugün, ölümünden bir yıl sonra. Max’in, proletaryanın ve insanlığın “son  kavga”sında, genç proleter ve komünist birçok kuşağa birçok yönden örnek oluşturacağını ve genç kuşakların, onun sahip olduğu birçok çizgiyi özümseyip daha da geliştirerek, ileriye taşıyarak, devrimin gelişkin birer aydını, militanı olmak üzere Max’tan yararlanabileceklerini; onun mücadelenin insanına katabilecekleri üzerine düşünebileceklerini, çalışabileceklerini söyleyebiliriz kendi kendilerini ve yoldaşlarını biçimlendirirlerken.

Max Edwards. Düşünsenize bugün onun yaşındaki on milyonlarca çocuk, kapitalizmin, emperyalizmin, doğrudan ve aileleri aracılığıyla kendilerine şırınga ettiği, bireysel geleceklerinin ne olacağı, hangi mesleği seçerlerse “paçayı kurtarabilecekleri” vb kaygıları yaşarken; geleceklerini  kapitalizmin maddi ve ideolojik saldırısı ve dayatmasıyla bencil ve bireyci bir tarzda sadece kendileri için kurgular, kurgulamaya zorlanırlarken Max, Marksizm, leninizm sayesinde, bütün bir insanlığın geleceğini düşünebilen uçsuz bucaksız bir ufka doğru yelken açabiliyordu. Başka hangi ideoloji verebilir bunu insanlığa? Ve bu ideolojiden yoksun bir insanlık, genç kuşaklar ne hale gelirler?

(Ve bütün bunları gerek Türkiye kapitalizminin gerekse uluslar arası kapitalizmin en berbat insani biçimlenmelerinden biri olan Orhan Pamuk’un anlaması mümkün müdür, Lenin’e laf ederken).

Max için söylenebilecek son bir şey belki de onun, insanın, özellikle de genç bir insanın, Marksizm ile, leninizm ile, proletarya ve devrim düşüncesi ile en güzel buluşmalarından birini temsil ettiği, somutladığı ve bunların Max’teki halleriyle insanlığın belleğine kalıcı olarak yerleşmiş olduklarıdır.

Komünizm, insanlığın gençliğidir. Max bunu kendisinde çok güzel somutladığı için de kalıcı ve güzel. Onu belki de bu nedenle çok seviyoruz. Yaşarken – en çok da ruhsal olarak - öldürülmüş bir gençlik olmayıp, ölümsüz bir gençlik, komünist gençlik olduğu için.

Max’e Türkiye’yi, Gelenek’i, Türkiye Komünist Partisi’ni birazcık anlatma, tanıtma imkanımız olsaydı…ne iyi olurdu.

Gezegende yeni ve hem de epeyce esaslı  zayıf bir halka ile onun kendisi gibi Gelenek’çi marksistlerini, leninistlerini keşfetmekten duyacağı sevinç ve heyecanı gözümüzün önüne getirebiliyoruz.

Senin yazılarında hep dediğin gibi, Max:

Yaşasın Bolşevizm.

Max, Marksist klasikler için bir kaynak olarak kendi okurlarına, Marxist Internet Archive’ı önermişti. Marxist Internet Archive, Türkiye Komünist Partisi’nin girişimiyle,  sitesinde Max Edwards için bir sayfa açmış bulunuyor. Max’e ilişkin MIA sayfasında yer alan metin, Türkiye Komünist Partisi’nin ricası üzerine, Max’in annesi ve babası tarafından kaleme alındı.

https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2016/mar/19/im-16-five-months-a...





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder