22 Mart 2017 Çarşamba

Kapitalizm ile dincilik kol kola, ülkeleri çıkmaza sürüklüyor!



Erendiz Atasü, Türkiye tarihindeki kırılma anlarına dair ince ince ördüğü edebiyatına yeni bir tuğla daha koydu: Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi... Atasü'yle kitaba, aydınlanmaya, kadınlara, referanduma dair konuştuk... Atasü, kitabında kapitalizm ile dinciliğin kol kola girerek ülkeleri nasıl bir çıkmaza sürüklediğini vurguluyor.

Ülkemiz aydın kuşağının önemli temsilcilerinden yazar Erendiz Atasü, yeni romanı "Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi"nde bize çokça tanıdık gelen hayali bir ülkenin kuruluş ve çözülüş süreçlerini, modernleşme çabalarının başından neler geçtiğini, nelerle sekteye uğratıldığını ve nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor...

Kitaba dair, kadınlara dair, aydınlanmaya dair Erendiz Atasü ile konuştuk... Yazar Atasü, referandumun eşiğindeki Baharat Ülkesi'ne dair ise "Umarım halkımız bu kadar kolay kanmaz. Ama şu var, 'evet' de çıksa bu her şeyin sonu değil. Sonuçta yüzde 51 bir muhalefet var. Bu çok mühim" diyor.

1983 yılında yayımlanan “Kadınlar da Vardır” öykü kitabınızdan bugüne kadınlar öykülerinizin, romanlarınızın temel unsuru oldu. Peki, siz kadın edebiyatı mı yazıyorsunuz? Ya da şöyle soralım isterseniz, kadın edebiyatı diye bir şey var mıdır?

Bence kadın edebiyatı diye bir şey var. Kadın bakış açısıyla yazılmış, kadınların gerçek duygularını dile getiren edebiyat, kadın edebiyatıdır diye düşünüyorum. Kadınların çektiği çileleri sıralayan değil, ataerkil kültüre eleştirel gözle bakabilen, onu biraz olsun dönüştürmeyi hedefleyen, özellikle ataerkil kültürün daha incelikli, anlaşılması, sezilmesi daha zor baskı yöntemlerini konu edinmiş; ve kadınların gerçek deneyimlerini, gerçek duygularını aksettiren edebiyat, kadın edebiyatıdır bana göre.  Kadınların gerçek duyguları diye vurguluyorum çünkü biz insanlığın hakikaten susturulmuş yarısıyız ve ne yapmamız gerektiği, nasıl davranmamız gerektiği, ne hissetmemiz gerektiği hep buyurulmuş. Diyeceksiniz ki herkes için böyle. Doğru. Ama kadınlar için biraz daha fazla öyle.

Yakın zamanda yeni bir romanınız yayımlandı. Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi nasıl ortaya çıktı?

Bu kitap on sene kadar önce zihnimde filizlenmeye başladı. Aslında ilginç bir şey edebiyat yazmak. Biraz gizemli bir şey. Bilimin henüz tam olarak çözebildiği bir şey değil. Çoğu kez okur başka şey anlar, yazan başka şey düşünür. Bu kitabın bendeki ilk tohumu diyelim, benim uçak korkumdur. Özellikle denizlerin üzerinde uçmaktan hiç hoşlanmıyorum  Belki on yıl var, denize çakılan bir uçak imgesi herhalde  korku sonucu belirdi ve zihnimden gitmedi… Sonra, elbette yaşadığımız yıkım süreci. Sadece bizim ülkemiz değil, insanlık büyük bir bunalım içerisinde. Kişi bu yıkım üstüne düşünmeden duramıyor. Yıkım süreci ile uçak imgesi birbirine geçti ve yavaş yavaş bu roman belirmeye başladı. Türkiye’nin geçtiği yollar, Cumhuriyet tarihi ve neden bu hale geldik gibi sorular -bütün aydınların olduğu gibi- benim de zihnimi sürekli meşgul ediyor. Bu sorular üzerine yoğun biçimde düşünürken o sırada Hindistan’a bir yolculuk yaptım ve bu ülke çeşitli biçimlerde beni çok etkiledi. İki ülkeyi düşündüm sürekli. Bizim cumhuriyetimiz Kurtuluş Savaşı’yla, aktif silahlı mücadele ile  gerçekleşmiş. Onlarınki pasif direnişle. Tabi Hindistan’da da kan dökülmüş; ama ana mücadele pasif direniş üstünden yürüyor. Büyük bilim insanları çıkmış Hindistan’dan ve inanılmaz bir yoksulluk, inanılmaz bir sefalet var. Afyon serbest, yoksul kitleler afyonkeş, Belki onbinlerce kişi nüfusa kayıtlı bile değil! Böyle dağınık, böyle karman çorman bir ülke, ve müthiş bir sömürü düzeni... İnsan sormadan edemiyor: Gandhi’nin mücadelesi nereye gitti? Beni çok sarsan bir şey öğrendim:  2007 deki ziyaretimizden  bir süre önce, Racistan Eyaleti’nde kimi kadınlar bir yürüyüş yapıyorlar : Budist geleneğinde var olan ve şu anda (ve hayli zamandır) elbette yasa ile yasaklanmış bulunan, dul kadının kocasının cesediyle birlikte  diri diri yakılması uygulamasını, ‘’Yakılma hakkımızı istiyoruz’’ diyerek talep ediyor, bu kadınlar!. . Tabi bu hadisenin örgütlü dinle ve onun yoksullar arasındaki müthiş propaganda gücüyle alakası var…

Tabi çok fazla dini unsur var ve bunlar gündelik hayatın içinde içselleştirilmiş durumda...

Evet. Budizmin tapınaklar aracılığıyla gerçekleşen, yüksek güçlü  bir mali örgütlenmesi olduğunu öğreniyoruz. Her halde propaganda da bu sayede yürüyor.  Kadın, kocasının ölüsü ile yakılmazsa, ruhu yeniden vücut bulduğunda, dünyaya –örneğin- kurbağa olarak geleceğine inanıyor.. Oysa yakılırsa yeniden insan olarak dünyaya gelebileceğine ya da ne bileyim  güzel bir kuş olacağına, inanıyor. Dünyevi sebepler de olmalı.; çok mutsuz ve tamamen  yoksun bir yaşam sürüyor olması gibi. Sonuçta katılımcı kadınlar bu yarı siyasi yarı dini gösteride, kendilerine bir varlık sebebi buluyorlar, yaşadıklarını o gösteri sırasında  hissediyorlar gibi geldi bana. Aynı şeyi daha sonra hafif ölçekte bizim başörtüsü için eylem yapan kızlarımızla ilgili de düşündüm. Velhasıl bütün bunlar bir araya gelince, Türkiye’miz gibi, Hindistan gibi sanayileşmeye, aydınlanmaya geç kalmış ülkelerin -hele bu neo-liberalizm çağında- kapitalizmle dincilik kol kola girmişken, nasıl bir çıkmaza sürüklendiklerini anlatmak istedim. Belki de kendim anlamak istedim.

Daha önceki öykülerinizde, romanlarınızda hep bu coğrafyayı mesken tuttunuz. Türkiye’nin kuruluşundan bu yana içinden geçtiğimiz dönemleri, yaşadığımız kırılmaları tanış olduğumuz karakterler üzerinden anlattınız.  Dağın Öteki Yüzü romanınızda Cumhuriyet’in erken zamanlarını, Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı’nda 80’ler ve sonrasının tahribatını, Dün ve Ferda’da “eski solcu” Ferda ve kocası üzerinden neoliberal dalgalanmaları görebiliyoruz. Ama bu kez hayali ama tanıdık bir ülkenin hikâyesiyle karşı karşıyayız. Baharat Ülkesi'nin kurucu lideri Cavahar Mehta da Atatürk’ü anımsatıyor örneğin...

Cavahar Mehta, Atatürk’ü anımsatıyor, Gandhi’yi de anımsatıyor. İkisinden bir şahsiyet yaratmaya çalıştım. Yani her ikisinin de önderi oldukları hareketlerin, başka yollar izleseler de yarım başarılar olarak kalması düşündürdü beni. Daha önce Hindistan  üzerine hiç düşünmemiştim. Orada da müthiş bir mücadele verilmiş. Silahsız bir mücadele ama silahlı İngiliz askerlerinin karşısında silahsız bir mücadele!

Sonra kitapta geçen “dullar evi” olgusu bir gerçek. Hindistan bir İngiliz sömürgesiyken, kadınların yakılması yasaklanıyor. Bu kez de dul kadınların parasız pulsuz terk edildikleri ‘’dul evleri’’ peydah oluyor. İngiliz egemen buna göz yumuyor. Bu evleri yasaklayan, kadın-erkek eşitliğine inanan Gandi!.. Gandi, tıpkı Atatürk gibi, kadın erkek eşitliği olmadan, ne kalkınma, ne aydınlanma, ne mutluluk olamayacağının farkında.  Bakmayın siz şimdiki teşekkürsüz insanlara! Türkiye, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında tektir.  Bu halini ne kadar sürdürür ya da  hala sürdürebiliyor mu bilemiyorum;  ama Cumhuriyet aydınlanması gerçek bir fark yaratmıştır. İnsan dış ülkelerde bizim aydınlarımız ile diğer Müslüman ülkelerin aydınlarını birlikte gördüğü zaman, meselelere akılcı ve  analitik yaklaşım açısından, olguları her yanıyla kavrayabilme açısından, bilgileri açık bir zihinle kullanabilme açısından bizim insanlarımızın farkını görebiliyor; ya da görebiliyordu, benim üniversitede çalıştığım dönemlerde!  Aydınlanmamızın 150 yıl önce mahcup adımlarla da olsa başlamasının bunda etkisi var; ama farkı büyük ölçüde cumhuriyete borçluyuz. Ancak vardığımız nokta hazin!  Hindistan’ın vardığı yer de öyle… İşte ‘’gecikmiş’’ ülkeler üstüne gamlı düşlemler, iç dünyamdaki kimi titreşimlerle birleşince böyle bir kitap  doğdu.

Yine Mehta’nın manevi kızı Mavi Rüzgâr ve yaptıkları da Sabiha Gökçen’i anımsattı. Pilot olması ve kuzeydeki kabileler isyan ettiğinde bombalama harekâtına katılması direk aklımıza Sabiha Gökçen’i düşürdü. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Aslında bağlantılar kendiliğinden kuruldu. Mehta’ya bir evlat edinme fikri şuradan geldi: Kitabın başında bir filmden bahsediyorum. Aslında o filmdeki sahne beni esinledi. Sahne  şuydu, Gandhi iş başında, fakat dul evleri alttan alta sürüyor. Tıpkı bizdeki gibi çocuk gelinler var. Hatta o çocuk gelinler dulsa, halleri daha da feci. Dul evinden, yanında küçük bir çocuk-dul ile  kaçmış bir kadın, çocuğu Gandhi’ye emanet ediyor.  Ürpertici ve duygulu bir sahne!.  Sahne tıpkı  uçak olayı gibi zihnimden gitmiyor. İkisi bir araya gelince Sabiha Gökçen girdi işin içine. Kısacası zihnimdeki sahnelerle Sabiha Gökçen’in hikâyesi uyuşuverdi.

Kitap çok ümitli başlıyor ancak Mehta’nın imparatorluğu devirmesiyle taçlanan süreç modernleşme çalışmalarıyla büyük bir hızla ve ivmeyle devam ederken Baharat Ülkesi çözülmeye başlıyor. Peki, ne oldu da Bağımsızlık Savaşı ile taçlanan bu modernleşme hareketi başarıya ulaşamadı?

Romanda sanıyorum olay toprak meselesinde tıkandı. Püf noktası orası. Verimli bir toprak reformu yapılamadı. Cumhuriyetin de gündeminde vardır toprak reformu. Fakat yapılamaz. Yapılamıyor, çünkü Kurtuluş mücadelesi zaten  ağalarla  birlikte yürütülmüş; bizde de  romanda da. Gerek Doğudaki ağaların gerek Batıdaki ağaların bir kısmı "İstiklal kahramanı." Toprak meselesi çözülemeyince gelişimin temeli sağlam atılamıyor. Daha doğrusu şöyle düşünüyorum, ne kadar doğru bilmiyorum –sonuçta sosyolog ya da siyaset tarihçisi değilim- ama benim gözlemlerim ve okuduklarım, toprak meselesi çözümlenmeden feodal yaşama kalıplarının çözülemediğine işaret ediyor. Bu kalıplar sadece deforme oluyor; ve beter oluyor. Sanayileşme kurulsa da, o sanayileşmenin getireceği hayat tarzını feodal alışkanlıklardan kurtulamamış insanlar benimseyemiyorlar. Böylece, hani derler ya  altı kaval üstü şaşkaval bir toplum çıkıyor ortaya. Şu anda Türkiye sanayileşmeden de vazgeçmiş durumda, işi tamamen ticarete dökmüşüz… Erken cumhuriyet dönemindeki sanayi hamlesinin cumhuriyet tarihinin en hızlı sanayileşme dönemi olduğunu söyler, uzmanlar.  Ülke kendi çapında büyük bir adım atmış. Küreselleşme ve neoliberalizm bu adımı ve sonraki adımları da ters yüz etti. Günümüzde devletin bütün fabrikaları "özelleşti", bildiğimiz gibi yani önce talan, sonra yok edildi.

Romanda Baharat Ülkesi’nin kurucu lideri Cavahar Mehta ana karakter ve bir anlamda kitabın bütün yükünü sırtlanıyor. Bunun yanında Cavahar Mehta’nın gençlik döneminden tanıştığı ve mücadele arkadaşı Berrak Su karakteri kitabın tartışmasız en devrimci karakteri. Baharat Ülkesi çözülürken ve herkes ülkeyi terk edip, kaçarken Berrak Su mücadeleye devam ediyor ve yeniden doğuş için hazırlanıyor. Bu durum bana son dönemlerde ‘bu ülkede artık yaşanmaz’ klişesini ve ülkeden kaçmanın yollarını arayanları hatırlattı. Siz ne dersiniz?

Evet, bana da onları hatırlattı, Berrak Su’nun karakterini çizerken. Berrrak-su artık oradan kaçamazdı. Hatta kitabın sonunda kendiyle bir hesaplaşması var,  niye gitmedim diye. Yaşadığımız olaylar, yaptığımız seçimler bir yerden sonra kaderimiz oluyor, bir yerden sonra tuttuğumuz yolu değiştiremiyoruz. Bizim hani neredeyse bütün gençlerimiz kaçmayı düşünürken, bu durumun bende yarattığı üzüntü ve tepki girdi işin içine sanırım. Berrak Su, kalan ve direnen bir insan ; devrimci bir kadın.  Yani onun ülkesi bütün dünya, milleti bütün insanlık. Öyle olmasa Baharat Ülkesi'ni bu kadar benimseyemezdi. Sevdiği adamları kaybettikten sonra dönebilirdi. Dönemedi çünkü ülkede bir mücadele yürüyordu ve kendi ideolojisine göre hala çabalamaya devam etmeyi seçti.  Devrimciliği sayesinde kaldı tabi.

İsyancı kabilelerin bombalanmasından sonra Mavi Rüzgar’a madalya takıldığı gün aynı zamanda Boğakan kabilesinin lideri ve kardeşinin de idam edileceği gün.  Kabile lideri ve kardeşinin idam edilmeden önceki son konuşmalarında şöyle bir cümle geçiyor. “ Biz asla yenilmeyiz. Biz insan soyunun en kadim damarından geliyoruz. Biz korku, kıyım ve öcüz! Can alır, can veririz. Yok olmaz, sadece şekil değiştiririz.” Öcün bu tariflenişi bana yakıcı gündemimiz olan tarikatları hatırlattı. Peki, siz bu diyalogu nereden beslenerek yazdınız?

Onu pek tarikatları düşünerek yazmadım ama tarikatları da düşünerek konuşabiliriz. Kürt halkında, isyanların ve isyanların bastırılmasındaki şiddetin yarattığı yarada, kinin dönüşmüş halinden izler var. Bazı insanlarda açıkça nefret var. Çatışmanın öbür yanındaki kimilerinde ise Kürtlere açık nefret var. Biraz bunu düşünerek yazdım. Nefretin ve kinin sürmesine  yol açan ise, aşiret uygarlığına –toprağa bağlı uygarlığa- has bakış açıları ve duygular diye düşünüyorum.  Kent uygarlığı farklı bir durum. Sonuçta ister sosyalist bir ülkede ister kapitalist bir ülkede olsun,  şehir hayatında  insanın zihnine çekici gelen çok fazla unsur vardır. Amaçlar çeşitlenir, geleceğe dair, ya da şimdiye dair… Mazinin kini böyle kutsal bir emanet gibi kuşaktan kuşağa devredilemez. Biliyorsunuz İttihatçılardan Cavit Bey, Atatürk’e suikasttan idam edilir. Cavit Bey’in oğlu Şiar Yalçın, yıllar sonra yapılan mülakatta şöyle söyler: "Ben elbette bir evlat olarak çok kırgınım; ama bir yurttaş olarak Atatürk’e teşekkür duyuyorum." Bu ayrımı, bu iki yönlü düşünüşü, zihnine mutlak değerlerin hakim olduğu kabile ya da aşiret insanının yapabilmesi mümkün değil, gibi gelir bana.

Sözünü ettiğiniz pasajı biraz bunları düşünerek yazdım.  Tabi tarikatlar için de düşünülebilir. Onlar da kini devrediyorlar. Fakat orada bir yalan, bir kurgu üzerine şekillenen bir mağdurluk var. Bu sene 70 yaşında oluyorum. Bu yaşıma kadar hiçbir dindar Müslümanın dindarlığı yüzünden mağdur edildiğine tanık olmadım.  Rica ederim, öldürülenler, dövülenler, yakılanlar kim bu ülkede? Taşrayı da biliyorum, büyük kenti de biliyorum. Hiç mağdur olmuş bir dindar görmedim. Yalan üzerine kurulu bir mağduriyet bu.

Erkeği tahrik eden unsur olmaktan çıkarmak adına kadın bedenine müdahale kadınların en eski ve güncel sorunlarından bir tanesi. Romanda eski ve gerici düzeni temsil eden Saçsızkadınoğulları kabilesinde kadınlar saçlarını kazıtıyor ama memelerini açıkta bırakıyorlar. Kadının saçını kazıtan ancak memesini açıkta bırakan bu şaşırtıcı ama bir o kadar da alaycı geleneğe dair neler söylemek istersiniz?

Evet, şaşırtıcı ve alaycı aynı zamanda… Biz insanlar birtakım vücut bölümlerini saplantı haline getirmişiz, ezelden beri. İlkel uygarlıkların önemli tabularına baktığımız zaman, bunların kökeninde insanlığa zarar vereceği düşünülen şeylerin bulunduğunu görürüz. Örneğin, nüfusun az olduğu yörelerde doğumlar engellenecek, yeterli çalışan insan olmadığı için ürün alınamayacak gibi endişeler var, kimi tabuların kökeninde. Tabuların  bir kısmı biyolojik gerçeğe dayanıyor bir kısmı dayanmıyor. Fakat bu vücut kısımları ile ilgili saplantılar çok enteresan! Cinsellik organları ile ilgili saplantılar anlaşılabilir  ama saç neden saplantı haline getirilir? Saçın cinsellikle uzak bir bağlantısı olabilir ama, fetişist bir insan için eğilimine göre, herhangi bir vücut parçasının önemi saçtan her halde kat be kat fazladır. Ama bakıyorsunuz insanlık tarihi boyunca saçla ilgili takıntılara saplanmış. Antik Yunan’da malum “Samson Efsanesi” var. Samson’un gücü saçlarında. Saçı kesilince gücünü yitiriyor. Hintlilerde, Sihler’de de saç takıntısı var. Onların da erkekleri saçlarını uzatıyor ve belki de nazar değimesin diye saçlarını kavuğun altına gizliyorlar; saçlarını göstermiyorlar. Kişi içinde yetiştiği kültürün saplantılarındaki abesliği  sezemiyor; durum tersine çevrilince görebilir belki diye düşündüm.  Kadının saçı ile gelenekler de öyle...

Kaldı ki cinsel organların görüntüsünün tahrik ediciliğinde biyolojik bir temel var olsa bile, buradaki etki de çokça kültüreldir; daha doğrusu içinde bulunulan kültürün bireyin imgeleminde tutuşturduğu imgeler yani cinsel fantazilerdir, asıl etkili olan. Hani romanda Mehta diyor ya, "Doğduğu andan itibaren sağında solunda, her yanda meme gören bir erkek, memeyle tahrik olmaz" diye. Bence doğru. Aksi doğru olsaydı, genç ve güzel bir hastayı muayene eden erkek bir jinekoloğun cinsel engellenmişlik içinde mahvolması gerekmez miydi!  Ya da 20. Yüzyılın ortalarında bile Güney Amerika’da tamamen çıplak yaşayan ilkel insanlar vardı. Onların bütün gün sevişmekten baş alamamaları gerekmez miydi? Ama öyle olmuyor; biliyoruz ki avlanıyorlar, ilkel bir tarımla uğraşıyorlar, alet edevat yapıyorlar, kulübeler inşa ediyorlar, bitkilerden ilaç hazırlıyorlar, ölülerini gömüyorlar ya da yakıyorlar; ayin ve büyü ile de uğraşıyorlar, sevişmenin yanında bir dolu iş görüyorlar çıplak halleriyle! İcap edince de sevişiyorlar.

İşte benim Saçsızkadınoğulları kabilesinin adamları da memeden tahrik olmuyor! Ne yapayım? (gülüşmeler) Ama saç onlar için tahrik unsuru; saç ile meme çelişkisinin kökenini de Mehta romanda açıklıyor zaten; bence çok mantıklı bir açıklama!

Bu ters çeviriş biraz çarpıcı oldu.

Zaten okuru çarpsın istedim. Yani okuyucu bu durum hakikaten saçma desin istedim.

Önümüzde bir referandum var. Bizim Baharat Ülkesi'ni neler bekliyor sizce?

Başta çok ümitsiz ve karamsardım. Sonra o karamsarlığı yendim. Aslında herkes yendi. Hayır cephesindeki kalkınma ve ümit beraberinde mücadele azmini de getirdi. Birkaç gündür yine karamsarım. Zira Avrupa ile çıkarılan bu zoraki sürtüşmelerin, seçmeni, yaratılmış bir düşman imgesinde yurtseverlikle ilgisiz ve gericilik zamkıyla yapıştırılmış ilkel, kaba ve kıyıcı  bir milliyetçilikte toplaştırmaya azimli; ve en azından Avrupa çapında senaryolar hazırlayıp yönetebilen kişisel ya da grupsal aklın işleri olduğunu düşünüyorum. Bu aklın daha ne senaryolar yazıp oynayabileceğini doğrusu benim aklım kestiremiyor; vahim olan, ana muhalefetin de kestirememesi!  Umarım halkımız bu kadar kolay kanmaz. Ama şu var, "evet" de çıksa bu her şeyin sonu değil.  Sonuçta ülkenin yarısı tek adam anayasasına da bu iktidara da karşı!  Bu çok mühim.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.

.......................................................


ERENDİZ ATASÜ KİMDİR?
1947’de Ankara’da doğdu. 1968’de Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldu. Aynı fakültede uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra 1997’de farmakognozi profesörlüğünden emekliye ayrıldı. Öyküleri, 1981’den bu yana, SanatEdebiyat’81, Düşün, Çağdaş Türk Dili, Varlık; deneme, inceleme ve makaleleri Saçak, Çağdaş Türk Dili, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Varlık, Papirüs gibi dergiler ile Cumhuriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayımlandı ve yayımlanmaktadır. Dağın Öteki Yüzü adlı romanı İngilizceye (2000), Lanetliler Almancaya (2004), Bir Yaşdönümü Rüyası Yunancaya (2005), İngilizceye (2013) çevrilip yayımlanmıştır. Atasü’nün bazı öyküleri İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, Hollanda, İsviçre, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan’da yayımlanan öykü antolojilerinde yer almıştır.

Eserleri: Kadınlar da Vardır (1982, Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü), Lanetliler (1985), Dullara Yas Yakışır (1988), Onunla Güzeldim (1990), Dağın Öteki Yüzü (1996, Orhan Kemal Roman Ödülü), Taş Üstüne Gül Oyması (1997, Yunus Nadi Öykü Ödülü; 1998, Haldun Taner Öykü Ödülü), Uçu (1998), Gençliğin O Yakıcı Mevsimi (1999), Benim Yazarlarım (2000), Kadınlığım, Yazarlarım, Yurdum (2001), Bir Yaşdönümü Rüyası (2002), İmgelerin İzi (2003), Kavram ve Slogan (2004), Açık Oturumlar Çağı (2006), İncir Ağacının Ölümü (2008), Düşünce Sefaletinin Kıskacında (2008), Bilinçle Beden Arasındaki Uzaklık (2009), Hayatın En Mutlu An’ı (2011, Yunus Nadi Öykü Ödülü; 2010, Dünya Kitap YılınTelif Kitabı Ödülü), Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı (2011), Yıllar Gerçerken Hayat ve Roman (2013), Dün ve Ferda (2013), Kızıl Kale (2015, Türkan Saylan Sanat Ödülü), Saldırganı Hoş Tutmak (2015).






.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder