30 Nisan 2017 Pazar

TKP ile 1 Mayısa





Dostlar, ayrı durulacak gün değil.
Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de, Çark Çekiç’in altında toplanacağız.

Sanayi işçileri, banka çalışanları, plazalarda dirsek çürüten emekçiler, hizmet işçileri, öğretmenler, hemşireler, hekimler, meslek liseliler; kendi safını işçilerin yanında belirlemiş öğrenciler, aydınlar ve sanatçılar bu toplanmaya güç verecek.
Haydi 1 Mayıs’a.
Parti ile...
1 Mayıs işçi sınıfının günüdür.
Tüm dünyada böyledir.
Devrimci sınıf partilerinin büyük bir güç olduğu, hatta işçi sınıfının dünya görüşü sosyalizmin iktidarda olduğu ülkelerde de, işçilerin ağır baskı koşullarında seslerinin kısıldığı ülkelerde ve hatta işgal altındaki ülkelerde de 1 Mayıs’ta meydanlarda işçi sınıfı kendini gösterir.
Ve 1 Mayıs sonuçta bir gündür. İşçi sınıfının mücadelesi bir güne elbette sığmaz.
Buna rağmen, 1 Mayıs, işçi sınıfı için bir bayram, sermaye sınıfının, emperyalist tekellerin temsilcileri ve iktidarları için bir derttir. 1 Mayıs’ı bastırmaya, terörize etmeye, sulandırmaya ve hatta ele geçirmeye çalışırlar.
1 Mayıs bu yüzden sınıf örgütleri için bir namus günüdür.
Türkiye Komünist Partisi, ülkemizde 1 Mayıs’ların salon toplantıları ile, yasaklanmış ama engellenememiş yürüyüşlerle ya da kitlesel yasal mitinglerle kutlandığı uzun bir tarih boyunca, 1 Mayıs’a önem vermiştir. “Bizim mücadelemiz bir güne sığmaz” deriz ama o bir günü hiç ihmal etmeyiz.
1 Mayıs, sınıfın, örgütlülüğünü ve kararlılığını dostun düşmanın gözü önüne serdiği gündür.
1 Mayıs, işçi sınıfının devrimci öncüsünün kendini gösterdiği gündür.
Türkiye Komünist Partisi’nin dostlarını 1 Mayıs’a parti ile katılmaya çağırıyoruz. İşçi bayramını, kapitalist sömürü koşullarında bir teselli olmaktan çıkaracak olan parti bayrağının altında toplanan onbinler olacaktır.
Dostlar, ayrı durulacak gün değil.
İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir. Ama bunun için devrimci bir sınıf olduğunu, azla yetinmeyeceğini, sus payıyla susmayacağını göstermesi gerekir.
Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de, Çark Çekiç’in altında toplanacağız.
Sanayi işçileri, banka çalışanları, plazalarda dirsek çürüten emekçiler, hizmet işçileri, öğretmenler, hemşireler, hekimler, meslek liseliler; kendi safını işçilerin yanında belirlemiş öğrenciler, aydınlar ve sanatçılar bu toplanmaya güç verecek.
Ayrı durulacak gün değil.
Haydi 1 Mayıs’a.
Parti ile...
TKP Merkez Komite









.

ışıklar içinde uyuyun yoldaşlarım.





ölmesine ölüyoruz ya
sevmesine seviyoruz ya seni
bitmedi sürüyor o kavga ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek.














.

27 Nisan 2017 Perşembe

TKP ile 1 Mayıs'a







Denizlide TKP saflarında İzmir de 1 Mayısı yaşamak isteyen tüm dostlara, kardeşlerime davetimdir. 
Arayın beni. 
Güzel İzmir'imize 1 Mayısa gidiyoruz.


Sınıf; grevi, genel grevi öğrenecek. İşte o zaman hiç kimse sandık oyunları yapmayı aklından bile geçiremeyecek. İşimiz zevkli, sorumluluğumuz büyük.

Biz komünistiz, sınıfımızı biliriz.



İşçi sınıfı güçlüdür, saraylar yıkar, diktatörler devirir
Sömürüye ve gericiliğe son verecek olan odur. 

TKP ile 1 Mayıs'a 







.

24 Nisan 2017 Pazartesi

Yalnızca kendimize güveneceğiz, proletaryaya gömüleceğiz




Kimlik siyaseti böler.

Dini, mezhebi, etnik, tüm kimlikler bölücüdür.

Bölmek derken sınıfın bölünmesini kast ediyoruz. Din sınıfımızı Müslüman ve diğerleri diye, etnik kimlik ise Türk ve Kürt diye kutuplaştırır.

Siyaset kutuplaşmaya oturur, kutuplaşmayı organize eder ve en nihayetinde diğer kutup üzerinde üstünlük sağlamayı hedefler. Böyle olduğu için dini ve etnik temelli siyaset, siyaseti yanlış eksene oturtur.

Eğer söz konusu olan üretimi gerçekleştiren büyük çoğunluğun hakları ise siyaset sınıf zeminine oturmalı,  proletaryanın iktidarını hedeflemelidir.

Velhasıl, siyasi mücadele toplumu kutuplaştıracak, ama ayağını Türk/Kürt, Müslüman/diğerleri şeklindeki kimliklere değil, proleterler ve burjuvalar, sömürülenler ve sömürücüler şeklindeki sınıf eksenine basarak.

Biz böyle dedikçe hemen itirazlar geliyor: Proletarya nerede diye.

Oysa açık: O olduğu yerde, senin içinde bulunduğun ortamda. Bütün kapitalist ülkelerde toplumun en az dörtte üçünü oluşturuyor.

Sovyetler yıkıldığında kimilerinin tahmini sosyalizmin de geçersizleştiği yönündeydi. Bilgisayar teknolojileri ortalığı sardığında kimileri proletaryanın sonunu ilan ediyordu.

Gelişmeler tersini kanıtladı. Orta sınıflar eriyor, proletarya genişleyerek, çeşitlenerek toplumsallığı belirliyor. Zaten böyle olduğu için burjuvazi proletaryaya, kendi benliğini unutturacak kimlikçiliği pompalıyor.

Sınıfın varlığı konusunda tereddütleri olanlar bu sıradan nesnel gerçekliği inkar edenlerdir.
Öğrenciler (preproletarya diyelim), işsizler (yedek proletarya diyelim), mavi ve beyaz yakalılar, AVM’lere tıkıştırılmış esnek çalışanlar (prekarya  diyelim) işçi sınıfını oluşturuyor. Muayenehaneleri kapatılan hekimler, büyük hukuk firmalarının verdiğini kabullenmek zorunda kalan avukatlar, hepsi proletaryanın zengin içeriğine katılıyor.

Hastaneler, okullar, üniversiteler günümüzün modern fabrikaları olarak beliriyor.

Bu mekanların tümü işçi sınıfı nerede sorusunun yanıtıdır. Proletarya nerede sorusunu soranlar ya bu mekanların mülkiyetine sahip burjuvalardır ya da kendilerinin de bu mekanların ücretli kölesi durumunda olduğunu göremeyecek kadar kör olanlar.

Eğer proletaryanın olmadığından kasıt, O’nun siyaset sahnesinden silinmiş olması ise tespit olarak doğru, siyasi olarak ise yanlış ve yanıltıcıdır.

Proletarya siyasetsizdir, siyasi bir kuvvet halinde değildir. Ancak bunun önemli nedenlerinden birisi proletaryanın yok olduğunu iddia eden postkapitalist tezleri papağan gibi tekrarlayıp, kimlikçiliğin peşine takılan “sol”un kendisidir.

Proletarya siyaset sahnesinde olsaydı kendisine bu denli vurgu yapmamıza zaten gerek olmazdı.

“Sol”un etnik kimlik siyasetine yamanması, bir yandan teorik bir sefaletin belirtisidir, bir yandan da sosyalizm düşmanlığının kendisi.

Sınıf nesnel olarak yerinde duruyor. Büyüyor, çeşitleniyor.

Proletarya sermaye egemenliğinin karşısında yer alan tek kuvvettir. Eşitliğin, özgürlüğün kuvvetidir. Bu, prolaterya eşitlik için kendisini yok etmeyi hedefleyen tek sınıf olduğu için böyledir. Çünkü eşitliğin temeli sosyalizmdir ve sosyalizm sınıfsız toplumun inşa sürecidir. Proletarya sosyalizmde, kendisi de dahil tüm sınıfları yok etmeye soyunur.

Hangi etnik ve dini kimlik bunu aklından geçirebilir.

Sosyalistlerin görevi bu potansiyeli organize etmektir. Sınıf inkar edilerek, sınıftaki bu potansiyel yok sayılarak tek bir insani adım atılamaz.

Kapitalizm çıkışsız bir krizde. Emperyalizm savaşa muhtaç. Sosyalizm yıkıldı ama dünya daha da kötüleşti. Her yerde etnik ve dini kutuplaşmalar mevcut. Kimlik siyaseti tuzu biberi oluyor. Başkanlık eğilimleri, faşizan teamüller bu zeminde gelişiyor.

Yapılması gereken, kimlikleri geriye püskürtmek, sınıfı öne çıkarmak. Başkanlıkla mücadele, kapitalizmle  mücadeleyi, bu da sınıf kimliğinin inşa edilmesini gerekli kılıyor.
“Sınıfa gömüleceğiz” derken öncelikle bu perspektifin hakim kılınmasına işaret ediyoruz.
Sonra işyerlerinde sınıfı siyasi ve iktisadi meseleler üzerinden örgütlemeyi.

Bu bakış açısı komünistleri tanımlar.

Sınıf; grevi, genel grevi öğrenecek. İşte o zaman hiç kimse sandık oyunları yapmayı aklından bile geçiremeyecek. İşimiz zevkli, sorumluluğumuz büyük.

Biz komünistiz, sınıfımızı biliriz.





.






.

22 Nisan 2017 Cumartesi

NHKM - Dünyayı Verelim Çocuklara


Çocuk aklı aydınlıktır. Korkuyla, yalanla, cehaletle karartılmadıkça aydınlık kalır. Çocuk aklı özgürdür. Yasaklarla hapsedilmedikçe en cesur hayalleri onlar kurar. Çocuklarımızın aklı aydınlık kalsın istiyoruz.
23 Nisan’da tüm ebeveynleri ve çocukları hep birlikte hayal etmeye çağırıyoruz!
Bu yıl NHKM Çocuk Şenliği’nin başlığı Nâzım’dan hediye çocuklarımıza: DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA
Şenlik Programı*:
İNTERAKTİF MEKTUP KÖŞESİ / Dünyanın Tüm Çocuklarına! / 12.00 
Hey! Şimdi karşına bak… Dünyadan bir yer seç! Görmediğin o yerdeki çocuğa, nasıl bir mesaj göndermek isterdin? Bu mesajlar herkese! Gelecekte daha iyi bir dünya olacağı hayalini kuran, tüm arkadaşlarımıza! Bu duvar aracılığıyla biz, “Geleceğiz!” diyoruz. 
Yaş Aralığı: 6 yaş ve üzeri

RENK VE BİÇİM ATÖLYESİ: Renklerin Dünyasında Özgürce Bir Gezinti / 12.00
Bu atölye deneyselliğe dayalı mono baskı yöntemiyle, renk ve biçim dünyasında özgürce gezinmeyi hedefler. Çocuklar bu atölyede hayal dünyalarını renklerin diliyle aktarabilir, biçim, renk ve olgular arasında ilişki kurma refleksi kazanırlar. 
Yaş Aralığı: 9-12 yaş 
Süre: 90 dakika

BASİT MALZEMELERDEN HEYKEL / 12.00 
Bir fikir, bir forma nasıl dönüşür? Bu atölye sizin, üç basit formun kombinasyonundan
daha komplike bir formun nasıl oluştuğunu, deneyimlemenizi sağlayacak.
Temel olarak, bütün kompleks yapılar basit formların, çeşitli varyasyonlarıdır.
Bir ahşap mandal, bir ahşap karıştırıcı ve ahşap boncuğun nasıl küçük bir uçağa dönüştüğünün serüvenini birlikte yaşamak ister misiniz? 
O zaman gelin hep beraber bu heyecanı yaşayalım.
Uçağımızı diğerlerinden farklılaştırmak için boyalar da bizi bekliyor olacak.
Yaş Aralığı: 6 yaş ve üzeri 
Süre: 90 dakika

ÇOCUKLARLA MASAL SAATİ / 13.00 
Masallar! Çocuklarla zamanı durdurma anahtarı!
“Yeryüzü Masalları”nda çocukları dinlemeye, başka diyarlarda gezinmeye ve anlatmaya davet ediyoruz.
Yaş Aralığı: 3-4 yaş 
Süre: 40 dakika

KUKLA ATÖLYESİ / 14.00
Çocuklar Mustafa Horasan ile birlikte kuklalar yapacaklar. 
Yaş Aralığı: 10 yaş ve üzeri

OYUN – EĞLENCE, MATEMATİK / 14.30
Matematik derslerini korkulan bir ders olmaktan çıkarmak ve çocuklarımızı matematiğin güzellikleriyle tanıştırmak için hazırlanan “Oyun – Eğlence ve Matematik” adlı kitaptan seçilen birkaç oyunu çocuklarımızla birlikte oynayacağız. Amaç, “matematik cambazlığı” yapmak değildir. Günlük yaşamın bazı problemlerini modelleyerek çözeceğiz. Bunları yaparken matematiğin bazı temel kavramlarını onlarla birlikte inşa edeceğiz.
Yaş Aralığı: 8-11 yaş arası
Süre: 45dakika

DOĞADA EVRİMİN İZİNİ TAKİP EDELİM / 15.00
İzciler, kaşifler, gezginler toplanıyor. Sende, bende, onda ortak olanı görmek, bir tuhaf olanı yakalamak, yerinde durmayıp değişeni faka basmak için istekli misin? Hadi gel. Doğanın ve canlıların içinde ipuçlarını takip edeceğiz. İpucu zinciriyle bilimin keşiflerini tanıyacağız. Evrim ağacına yaşam yapraklarını yerleştireceğiz. 
Yaş Aralığı: 6-10 yaş arası 
Süre: 60 dakika

DANS ATÖLYESİ / 15.00
Çocuklar Huriye Yapıcı ile çalışacakları koreografiyi bahçede sergileyecekler.
Yaş Aralığı: 6-9 yaş grubu için saat 15.00 / 10 ve üzeri yaş grubu için saat 15.30
Süre: 25 dakika

SOKAK OYUNLARI / Gün boyu
Çocuklar ve büyükler, hep birlikte sokak oyunlarımızı hatırlıyor, hep birlikte oynuyoruz.
Yaş Aralığı: 6 yaş ve üzeri

CANAVAR ATÖLYESİ / Gün boyu
Çocuklar atölyede, renkli kartonlardan hazırlanmış şekilleri yapıştırarak ve istedikleri gibi boyayarak kendi canavarlarını hazırlayabilirler. Canavarlarına yüz ya da desen de çizebilir, hikayeler yaratabilir, birlikte oyun kurabilirler. 
Yaş Aralığı: 4-12 yaş

ORİGAMİ ATÖLYESİ / Gün boyu
Atölyede kağıt katlama sanatıyla hayvanlar çiçekler ve şekiller yapabilir, bu şekilleri boyayarak süsleyebilirler. Hem el becerilerini hem de yaratıcılıklarını geliştirmek için origaminin eğlenceli dünyasına küçük bir giriş yapabilirler.
Yaş Aralığı: 7-12 yaş

Gün boyu çocuk şarkılarıyla müzisyenler aramızda olacak.
Kadıköy Gençlik Festivali kapsamında, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde çocuk oyunları sergilenecek.
13:00 Çocuk Oyunu:”Barış Gezegeni”-Sabancı Üniversitesi Oyuncuları / 7-11 yaş – 45 dakika
15:00 Çocuk Oyunu:”Barış Gezegeni”-Sabancı Üniversitesi Oyuncuları / 7-11 yaş – 45 dakika
*Şenlik için 11.00 – 12.00 saatleri arasında atölye çalışmaları için kayıt alınacaktır. Tüm etkinlikler ücretsizdir.

Lenin 147 yaşında...



Bugün Vladimir İlyiç Ulyanov Lenin’in 147. doğum günü. 22 Nisan 1870'de dünyaya gelen Lenin, sosyalizmin 20. yüzyıla damga vurmasında en önemli isim oldu. İşte Lenin'in kişisel ve politik yaşamındaki kırılma noktalarından bazıları... Ve bazı 20. yüzyıl aydınlarının Lenin için yazdıkları...

1917 Ekim Devrimi'nin önderi marksist düşünce, siyaset ve eylem insanı Lenin, bundan tam 147 yıl önce bugün dünyaya geldi.  

İLK YILLAR 
Vladimir İlyiç Ulyanov, 22 Nisan 1870 yılında Simbirsk’de doğdu. Babası devlet memuru olan Lenin’in abisi Aleksandr İlyiç Ulyanov Rus Çarı III. Aleksandr’a yönelik suikaste katıldığı için idam edilir.

Kazan Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alırken, öğrenci gösterilerine katılan Vladimir İlyiç tutuklanır. Üniversiteden atıldıktan sonra, 1891 yılında avukatlık yapmak üzere lisans alır.
Lenin abisi Alexandr sayesinde Marx’la tanışır. Marx’ın Kapital’ini ilk olarak abisinde görür.

Abi Aleksandr devrimci kimliği ile kardeş Vladimir üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Ancak Aleksandr’ın Çar III. Aleksandr’a dönük suikastte yer aldıktan sonra tutuklanıp idam edilmesi Vladimir’in hayatında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Aynı zamanda kızkardeşi Anna Ulyanova da tutuklanmıştır.

ÜNİVERSİTE YILLARI
Vladimir Ulyanov’un aktif siyasal mücadele dahil oluşu hukuk eğitimi aldığı üniversitede gerçekleşir. Politik faaliyetlerinden dolayı üniversitede iken tutuklanır, eğitimini yarıda bırakır. Bir yıllık sürgünün ardından, Kazan şehrine yerleşir. Burada Marksistlerle tanışan Lenin bir yandan da başta “Kapital” olmak üzere Marx’ın eserlerini incelemektedir.

1891 yılında Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesinden diplomasını alır. Politik faaliyetlerini sürdüren Lenin, işçi ve köylülerin devrimci ittifakına dayalı bir mücadelenin savunuculuğunu yapmaktadır. 1894 yılında Nadejda Kurpskaya ile tanışan Lenin, 1895’te tutuklanır. 14 ay hapishanede kalır ancak çalışmalarını burada da sürdürür. Daha sonra sürgünle cezalandırılarak Sibirya’ya gönderilir. 1897 – 1900 arasında geçen sürgün yaşamının ardından, Rusya’dan ayrılır. 1898’de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) kurulur. Aynı yıl Lenin ve Krupskaya evlenirler.


LENİNİST ÇİZGİNİN İNŞASI

1900 yılı Aralık ayında yayın hayatına başlayan Iskra (Kıvılcım) Lenin’in siyasal yaşamında önemli dönemeçlerden birini oluşturmaktadır. RSDİP’in 1903 yılında yapılan II. Kongresinde “parti üyeliği”nin koşulları üzerine yaşanan tartışma, Menşevik Bolşevik ayrımını beraberinde getirdi.

Lenin, Bolşevik kanadın başını çekiyordu ve parti içinde Menşeviklere karşı mücadele yürütüyordu. Bolşeviklere göre, parti üyesi, bir parti örgütünde veya partinin yönettiği bir örgütte fiilen çalışma yapmalıydı.

Rusya’da 1905 yılında yaşanan devrimin ardından, RSDİP’in III. Kongresi toplanır. Lenin bu kongrede devrimin hız kesmeden devam etmesinden yana tavır koyar. 1905 yılı Kasım ayında Rusya’ya dönen Lenin, 1905 ayaklanmasını başarısız bulan Menşeviklerin karşısına, daha ileri bir devrimin provasının yaşandığını savunarak çıkar.

Bolşevikler ve Menşevikler, Nisan 1906’da Stockholm’de birleşme kongresi toplamasının ardından, 1907’de Londra’da toplanan V. Kongre ile Bolşevikler siyasi tezlerini kabul ettirirler. Lenin 1907’de Sosyalist Enternasyonel’in Stuttgart Kongresine katılarak savaş durumunda, savaşı devrime çevirmenin olanakları üzerinde durulması gerektiğini savunur.
Aralık 1907’de Cenevre’ye yerleşen Lenin, zorlu bir süreçle baş etmek zorunda kalır. Yoğun baskıların yaşandığı bu dönemde mücadele açısından bir geriye çekiliş yaşanmaktadır. Lenin birkaç yıl sonra durumu şu sözlerle özetlemektedir: “Bir yenilgiye uğrayan bütün devrimci veya muhalif partilerin içinden, en düzenli bir şekilde geriye çekilenler, ordularına en az kayıp verdirenler, Bolşevikler olmuştur.”


SAVAŞTAN DEVRİM ÇIKARMAK

Ocak 1912’de RSDİP’in VI. Kongresinde Lenin, Rusya’da gizli parti örgütlerinin kuruluşunu, bunların etrafına da elden geldiği kadar geniş legal örgütlerin yer almasını savunur. 1912 Nisan ayında yasal olarak kurulan Pravda’da yazmaya başlar.

1914’te İsviçre’ye geçmek zorunda kalır, Eylül ayında Bern civarında bir ormanda, savaş sırasındaki ilk Bolşevik toplantsını yapar. Bolşevikler, işçi sınıfının savaştan bir çıkarı olmadığını ve burjuvazinin kesinlikle desteklenmemesi gerektiğini savunmaktadır. Savaş yıllarında Lenin’i, aynı zamanda da Bolşevikleri zor günler beklemektedir.

Ağustos 1915’de Avrupa sosyalist partilerinin sol azınlıkları bir araya gelerek “Zimmerwald Konferansı”nı toplarlar. Bu toplantının ardından, 1916 Mayısında yapılan ikinci Konferansta Lenin’in etkisi iyice hissedilmiştir. Lenin işçi sınıfının barışçıl söylemlerle pasifize edilmesine karşı savaş açmıştır.

Nisan 1917’de İsviçre’den ayrılan Lenin, ünlü “Nisan Tezleri”ni yapılan toplantıda Bolşeviklere sunar. Burjuva Hükümet ve işçilerin Sovyet örgütlenmesini iki ayrı iktidar olarak tarif eden Lenin, tüm iktidarın Sovyetlere geçmesi için mücadele çağrısı yapar.

Ekim (6 Kasım) 1917’de Hükümetin Bolşeviklere yönelik engelleme girişimlerine rağmen, santraller, garlar ve köprüler ayaklanan Bolşeviklerin kontrolündedir. Artık Rusya’da yepyeni bir dönem başlamıştır. Lenin’in önderliğinde Sovyet Rusya, 1918’de savaştan çekilir. Artık Sovyet iktidarı iç savaşla baş etmek zorundadır.

DEVRİMDEN SONRA

Mart 1919’da Kremlin Sarayında, Komünist Enternasyonel’in (Komintern) kuruluş toplantısı yapılır. Lenin bir yandan da ülkenin ekonomik kaynaklarının kamusal denetime geçmesi için yapılacak düzenlemeleri planlamaktadır.

1920 Aralık ayında Lenin, Sovyetlerin VIII. Kongresinde ekonominin yeniden teşkilatlanması ve gelişmesi için hazırladığı planı sunar. GOELRO ( Rusyanın Elektirkleşmesi için Devlet Planı) olarak bilinen bu çalışma Lenin’in başkanlığında 200 uzman tarafından hazırlanır. Daha sonra gelen Yeni Ekonomik Plan (NEP) döneminde de Lenin süreci yakından takip ederek, yazılı üretimlerde bulunur.

Kasım 1922’de Komünist Enternasyonel’in IV. Toplantısında söz alan Lenin NEP’in bilançosunu çıkararak, “İspat ettik ki, Devlet olarak emtianın (metalar) dolanımını örgütleyebilir, tarımı da sanayii de geliştirebilir, ileri gidebiliriz” der.

Halkla son buluşması Kasım 1922’de Moskova Sovyetine hitaben yaptığı konuşma olan Lenin, burada şu sözleri sarf eder: “Sosyalizmi gündelik hayata soktuk, kendimizi onda bulabilmeliyiz. İşte bugünkü görevimiz, dönemimizin görevi.”

12 Aralık 1922’de Lenin son kez Kremlin’deki yazıhanesinde çalışa da, 1923 başında bazı makaleleri dikte edebildi. Lenin, 21 Ocak 1924’te Gorki kentinde öldü.


20. YÜZYILIN BAZI ÖNEMLİ AYDINLARI LENİN İÇİN NE YAZDILAR? 
Henri Barbusse – 7 Şubat 1924

Lenin bana şimdiye kadar var olan en geniş, en tam figürlerden birisi olarak görünüyor. Aslında, tarihin bilinen tüm yaratıcılarından daha yukarıda o o gerçek bir yaratıcı. Bunu yaşadım ve çok defalar söyledim: yaşamını, aklını ve iradesini bütünleştirdiği doktrinde beni her şeyden daha fazla şaşırtan, kelimelerden ve imgelerden oluşan, gerçeklik denilen bu muazzam insanlık komedyasında arayıp ortaya çıkarmak zorunda olduğu erdemdi.

Heinrich Mann – 1924

Lenin’in yaşamında büyük davaya bağlılık, kaçınılmaz olarak bu davanın önüne engel çıkarmak isteyenlere karşı hoşgörüsüzlükle el ele gidiyordu.

Bağlılığa hak ettiği katkıyı sunabilmek için, hoşgörüsüzlüğü kabul etmek zorunda hissediyorum kendimi. Ve benim için bunu yapmak, Lenin’in, davasını hayattaki insanların ivedi taleplerine tabi kılma kapasitesine kendimi ikna ettikten sonra daha kolay oldu. İşte bu yüzden insanları seviyordu, davası gibi, ve bu yüzden büyük bir adamın eserini bıraktı arkasında.


Bertolt Brecht – 1926

Yok Edilemeyen Yazı
Dünya savaşı sırasında,
San Carlo’daki İtalyan hapishanesinde,
Kaçaklar, dilenciler ve hırsızlarla dolu bir hücrede,
Bir hüküm gibi kazıdı kurşun kalemiyle sosyalist
bir asker:
“Yaşa Lenin!”
Çok yükseğe, neredeyse tavana yazılıydı bu,
alacakaranlık hücrede
duruyordu,
ve kelimeler zorla seçiliyordu.
Ama gardiyan gördü bunları, ve hücreye
bir boyacı gönderdi.
Boyacı, bir kireç fırçasıyla,
bunları silmek istedi.
Bu tehlikeli yazının üzerinden geçti
kalın fırçası.
Fakat duvarda, bu defa kurşun kalemle değil, kireç içinde mürekkeple,
bir kez daha
ortaya çıktı:
“Yaşa Lenin!”
Başka bir boyacı geldi ve tüm duvarı beyaza boyadı.
Yazı ortadan kayboldu, ancak güneşin doğmasına yakın,
kireç kuruduğunda, yüzeyde tekrar
göründü:
“Yaşa Lenin!”
O zaman gardiyan bir duvarcı getirtti,
harf harf kazıdı duvardan adam,
tam bir saat boyunca.
Ancak tam işine son verdiği sırada
yazı, taşa yontulmuş olarak, bir kez daha göründü:
“Yaşa Lenin!”
Ve asker seslendi-: Şimdi
tüm duvarı sökün!


Alejo Carpentier – 1970

Leninist düşünce artık o kadar aramızda ki –devrimciler bir yana– kapitalistler, tekeller onu hesaba katmak zorunda. Hareket ediyor. Yaşıyor. Bolivya’daki madenciye ilham veriyor, Şili’de Lotta madenlerindeki köleye ilham veriyor, Brezilya’da Rio de Janiero’nun ve Sao Paolo’nun korkunç favelalarında yaşayanlara ilham veriyor, Karakas’ın tepelerinde yaşayanlara ilham veriyor, Şili’de Concepcion’un teneke şehrinde yaşayanlara ilham veriyor, bir şairin dediği gibi, “bir elini uzatmış, yol kenarında, ya da bir caddenin köşesinde bir dilenci eliyle sadaka beklemeyi sindiremeyenlere” ilham veriyor. 

Herbert G. Wells – 1920

Kremlin’deki Hayalci: Petersburg’dan Moskova’ya yolculuğumun temel amacı Lenin’i görmek ve onunla konuşmaktı. Onu görmek istiyordum ve itiraf etmeliyim ki ona karşı önyargılıydım. Ancak, aslına bakarsanız, beklediğimden tamamen farklı bir insan gördüm.

Ben marksizmin bir doktrineriyle karşılaşmayı bekliyordum. Ama hiç de böyle olmadı. Bana Lenin’in yukarıdan anlatan bir ses tonuyla konuştuğunu söylemişlerdi, ama, bu defa, bu da olmadı. Betimlemelerde, Lenin’in gülüşüne çok önem verilirdi, başlangıçta hoş görünen, ancak sonradan sinizm hissettiren bir gülüş. Ben bunu da hissetmedim. Alnındaki çizgiler bana birini anımsatıyordu 


Paul Vaillant-Couturier – 1925

Vladimir İlyiç kesintisiz eylemin cisimleşmesi ve aynı zamanda tepeden tırnağa bir marksistti, ve böyle olmayı sürdürüyor. Onunla temas etmek, soluğu kesilmiş bir odaya kasırga girmesi izlenimi yaratıyordu insanın bilincinde: önyargılarla ve biçimsel doktrinlerle dolu beyni tazeliyordu.

Aydın Lenin, bir işçi gibi düşünmesini biliyordu. Hatip Lenin, kof ve dolambaçlı laflar kullanmadan konuşurdu. Tüm dünyayı sarsan ve bilinci, o dünyada nefes alan ve kalbi atan her şeyle sürekli olarak bütünleşen adam, bilinçli yaşamının sonuna kadar, o olağanüstü, Çinli bir ırgat gibi, siyah bir hizmetkâr gibi hissetme ve düşünme yeteneğini korudu. Ezilen bir Annamlı’yla (Vietnamlı) Hintli onun için aynı derecede anlaşılabilirdi, Petrograd’daki metal işçisi, Paris’teki terzi ya da New Virginia’daki madenciyle aynı açık kitap gibiydiler. Lenin yeni insanın son haliydi, bizim için gelecekteki insanın prototipi oldu.

Onu ilk gördüğüm günlerden beri Vladimir İlyiç bana böyle göründü.

kolonya cumhuriyeti




Disk açıklama yapmış 1 Mayısla ilgili "kutlayacağız, zıplayacağız, cart, curt". Taksim nerde lan çarşı pazar tezgahtarı. Alanlarda kutlayacakmış. Yani padişah nerde derse orda kutlarız hıyarlığı. Memleketi bok götürse lağım bizim lağımımız akar gideriz sendikacılığı. Adı içinde Devrimci olan bir sendika yönetiminin sosyal demokrat puştluğa pirim vermesini işçi sınıfı müsaade etmeyecektir günü geldiğinde diye bir realite var elbet. O da ancak eğitimli sınıf bilinci ile mümkün ki yaşayıp göreceğiz, patroncularmı yaman, emekçilermi boyun eğmeyen.

Taksim tüm yasaklamalara rağmen bu yıl özellikle 1 Mayıs Alanı olarak ilan edilmelidir. Ülkenin şu ağır gündeminde eğer ilan edilmiyorsa kim özgürlük anlamında laf üretmişse tekerlemeden öteye gitmemiş demektir. Samimiyetsizlik bu ülkenin emek artellerine işleyen kangren gibidir. Emek sınıfı bunu görür en ağır şekilde değerlendirir.
En son Grup Yorumun İstanbul Konser Yasağı diktatörün korkusunun en belirgin göstergesidir. En büyük korkusunu ise 1 Mayıs Devrim alanı olan Taksim olarak yaşamaktadır.
Şimdi Kılıçdaroğlu bu dediklerimi duysa "böyle şey olabilir mi" diyeceğinden, ankara güven parktaki cami planının altındaki avm de, partisine ait bujiteri mağazası açma fikri onun için hayırlara vesile olabilecek daha olabilir bir süreçtir. Melih gökçeğin de aynı AVM nin umumi helalarına turnike taktırıp tüm kızılayın içine sıçtığı bir cami altında para basacağı gün gibi aşikardır.
YSK nın bile kaseti varmış dedikodusunun döndüğü yıkılası bir sömürü düzeninde yaşamanın tiyatral sahnelere malzeme olmasına kim destek veriyorsa pınarından, katar milliyetçisi rize evetçisine kadar bu halkın emekçilerinin düşmanlarıdır. En alçak düşmanıda patron sendikacılığıdır. Ben domates üreticisi olsam bu denyoları nerde görsem başlarından aşağı kasa kasa domates dökerim ulan emeğimizi hiç ettirmek sizemi düştü bürotıme kıçlılar diye.
Çay hazır
Gelin konuşalım şu Taksim meselesini.

( Bu arada BKM oyuncularının yeni filmi kolonya cumhuriyeti güzel filim gidin güleriz ağlanacak halimize gibisinden iyi seyirler. Adamlar birileri gibi mızmızlanmıyorlar, işin bir yerinden mizah üretip düzene çomak sokuyorlar. Bilirsiniz karikatürcülük de bu ülke insanının düşünce inceliğidir. O da yasak bu da yasak, direnmezsen yakında nefes alman bile yasaklanır bu ülkede. Hayırın çöpe gitti bari onurun gitmesin.)

18 Nisan 2017 Salı

TKP'den referandum açıklaması: Halkın iradesine boyun eğin!



Türkiye Komünist Partisi (TKP), meşru görmediği referandum sonuçları hakkında bir açıklama yayınlayarak, halkı her yerde "Başkanlığa Karşı Komiteler" kurmaya çağırdı, iktidara "Halkın iradesine boyun eğin" diye seslendi.

TKP'nin açıklaması şöyle;

HALKIN İRADESİNE BOYUN EĞİN 
16 Nisan günü yapılan referandumun ilan edilen sonuçlarının hiçbir meşruiyetinin olmadığını aynı gün ilan etmiştik. 
Sonrasında referandumdaki hırsızlık ve usulsüzlüklerle ilgili yeni kanıtlar ortaya çıktı. Her gün her saat bunlara yenileri ekleniyor.
Bir kez daha söylüyoruz. Referandumdan HAYIR çıkmış, iktidar elindeki YSK’yı ve AA’yı kullanarak bir oldu bitti ile Erdoğan'ı balkona çıkarmıştir. Çok korkmuş olduğu her halinden belli Erdoğan bu oldu bittiyle bir de Başkanlık konuşması yapmaya kalkmıştır.
Türkiye’nin onurlu, dürüst insanlarının böylesine geniş çaplı bir sahtekarlığı kabul edeceğini sanarak büyük bir yanlış yaptılar. Arsızca, poz vererek, meydan okuyarak, “biz kural tanımayız” diyerek bu referandum hırsızlığını kabul ettiremezler. 
Buna boğun eğilmeyeceği açıktı.
Şimdi çıkıp “demokratik sürece, milli iradeye saygı duyun” diyorlar.
Dahası, kendi iradesine sahip çıkan, hileli referandumu sorgulayan milyonlarca kişiye darbeci demeye başladılar.
Darbe yapmayı siz iyi bilirsiniz. NATO ile, emperyalist ülkelerle, uluslararası tekellerle bir olup halkımıza kazık atmayı özellikle iyi bilirsiniz. Avrupa Birliği’ne bu ülkeyi teslim ettiğiniz anlaşmayı imzaladığınızda havai fişeklerle kutlama yaptınız, hatırlayın. O zaman bu ülkenin komünistleri “Kahrolsun AB emperyalizmi” diyerek mücadele ediyordu. NATO’yla, ABD emperyalizmiyle mücadele ettiğimiz gibi.
Halkın kendi hakkını aramasını lekelemek için “bunların arkasında Almanya var, büyük sermaye var” diyen hükümete yanıtımız şudur:
AKP’yi Türkiye’de iktidar yapan büyük patronlar, ABD ve Almanya’nın başını çektiği güçlü emperyalist ülkelerdir. Bu güçlerin kendi içinde derin çelişki ve çatışmalar olduğu gibi, şimdi eski dostları Erdoğan ile de derin sorunlar yaşamaya başlamışlardır.
Hiç kimsenin kuşkusu olmasın; Erdoğan ve ekibi şu anda bu güçlerin desteğini yeniden almak için her tür ödünü vermeye hazırdır. Büyük ihaleler, yeni özelleştirmeler, yeni serbest bölge anlaşmaları, muafiyetler, ayrıcalıklar… Bunların hepsi halkımızın, ülkemizin zararınadır.
Bunlar da sermaye sınıfına yetmezse, “getirdiğimiz gibi götürelim” diyecek olurlarsa...
Bunun bizim hak arayışımızla bir ilgisi yoktur. NATO’cu olan, AB kapılarında yalvaran, büyük tekellere memleketimizi talan ettiren AKP’dir. Biz emekçi halkı temsil ediyoruz. 
Bir gün gelir, Erdoğan’ı artık kendisini başa getirenler dahi savunamaz duruma gelirse o bizim sorunumuz değildir.
Biz emperyalizme, tekellere, sömrürücülere, laiklik düşmanı gericiliğe karşı bayrak açtık. Bizim tarihimiz, bunlara karşı mücadelenin tarihidir.
Siz ise anlaştığınızda “büyük dost ABD”, “ortağımız Almanya” diye böbürlenecek, gerilim yaşadığınızda “eyyyy Avrupa diye” atarlanacak kadar kişiliksizsiniz.
Darbeymiş, komploymuş, boş verin! 
İyisi mi, halkın iradesine boyun eğin ve derhal bu Anayasa değişikliği macerasından geri dönün.
Dost düşman şunu iyi bilsin: TKP halkın iradesini güçlendirmek için meşru mücadelesini sürdürecektir. Bu mücadele, para babalarına, emperyalist işgal ve savaşlara, Sorosçu müdahalelere ve halk düşmanı gericiliğe karşı mücadeledir. 
Yarından itibaren her yerde, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda Başkanlığa Karşı Komiteler kurulması için çağrı yapıyor, bu komiteleri örgütlüyoruz.
Biliyoruz ki HALK HAYIR DEMEYE DEVAM EDİYOR HÂLÂ.
Ve bu halk size boyun eğmez.



.

17 Nisan 2017 Pazartesi

TKP Merkez Komite Üyesi Okuyan: Mücadeleden başka çaresi yok bu ülkenin...



Şaibeli referandumun sonuçlarını Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi Kemal Okuyan'la konuştuk... Okuyan, "Mantık, akıl ve vicdanımız 'hayır'ın matematiksel olarak kazandığını söylüyor. Çünkü bu tabloyla anayasa filan değiştiremezsiniz. Şimdi dünyanın sonu mu geldi? Tası tarağı toplamamız mı gerekiyor? Hadi canım! TKP, örgütlü mücadelenin hızla yükselmesi için çağrı yapıyordu, yapıyor... Ama farklı bir zeminde" dedi.

Türkiye şaibelerle dolu bir oylama sürecini daha geride bıraktı... Gelinen tabloyu Türkiye Komünist Partisi (TKP) Merkez Komite Üyesi Kemal Okuyan'a sorduk.

soL'un sorularını yanıtlauan Kemal Okuyan, "Bu tabloyla anayasa filan değiştiremezsiniz. Değiştirdiğinizi sanırsınız. Türkiye Erdoğan’ı taşımıyor. Kültürel açıdan, ideolojik açıdan, siyasi açıdan, ekonomik açıdan… Yavaş yavaş ortaya çıkan bir gerçek daha var, Türkiye’nin emekçi sınıfları da Erdoğan’ı ve onun zihniyetini taşıyamaz" dedi. 

TKP'nin "Evet de çıksa hayır da çıksa mücadeleye devam" kararlılığını da vurgulayan Okuyan, "Başka çaresi yok bu ülkenin. TKP elinden geleni yapacak. Sosyalizm hava kadar, su kadar açık bir gereksinim. Bunu anlatmak için koşullar uygun, bunun anlaşılması için koşullar uygun, bunun örgütlenmesi için koşullar uygun. Cumhuriyet düşüncesinin de sosyalizme ihtiyacı var. Türkiye Erdoğan’ı, kapitalizm de cumhuriyeti taşıyamıyor" diye konuştu.

Referandum sonuçlarına ilişkin ilk başta, hemen ne söylenebilir?

Ortada matematiksel bir sonuç yok. İyi bildikleri bir şeyi yaparak, o sonucu çaldılar. Elimizde bir sonuç bulunmuyor. Mantık, akıl ve vicdanımız ise "hayır"ın matematiksel olarak da kazandığını söylüyor. Ancak başka sonuçlar da var. Bir kere, bu kadar baskıya, devlet olanağına, hileye rağmen çıkartabildikleri tablo ortada. Gerçekte Türkiye’nin yüzde 40’ı diyebiliriz, bu iktidarın peşinden gidenlerin oranı için. Bundan daha önemlisi, büyük kentlerdeki direncin azalmayıp artmasıdır. İzmir’e, İstanbul ve Ankara da eklendi. Adana, Mersin, Diyarbakır, Antalya’yı da hesaba katın. Denizli, Aydın, Eskişehir’i… Bu tabloyla anayasa filan değiştiremezsiniz. Değiştirdiğinizi sanırsınız.

Oraya geçmeden, seçim hilelerinden söz edelim. Gerçekten büyük bir etkisi var mı seçim hilesinin?

Bir bütün olarak tüm ihlalleri alırsak elbette var. Devletin bütün olanaklarının "evet" için kullanılmasına neden hile demiyoruz? Medya yalanları hile değil mi? Tehditler, estirilen terör hile değil mi? Seçimlere katılmaya hak kazanan partilerin sayısını düşürüp sandık gözlemcilerini azaltmak hile değil mi? Bunların üstüne referandum günü yapılanları ekleyin. Eksik pusulalar, mühürsüz pusulalar, dışarıda eğlene eğlene "evet"e mühür basma görüntüleri, "evet" tercihini arsızca teşhir eden binlerce kişi, oy kabinine iki-üç kişi girmeler, polis ve jandarmanın hukuksuz müdahaleleri, mükerrer oy kullanımı ve en sonunda mühürsüz oy pusulasının kabul edileceğine dair YSK açıklaması... Bunu bir bütün olarak aldığınızda her tarafı çamur bu referandumun!

Peki buna karşı bir şey yapılamaz mı?

Halkın tepki vermesi gerek. Ancak halkın o tepkisinin önünde duran, hâlâ insanların ümit beslediği bir CHP var. Erdoğan bir kez daha Kılıçdaroğlu’na teşekkür etsin. 

CHP ne yapabilir ki?

CHP bir şey yapamaz. Yapamaz ama bunu biz biliyoruz. CHP tabanı sürekli “bu kez acaba…” diye umutlanıyor ve bekliyor. Her defasında biriken öfke ve enerjiyi yatıştırma görevini büyük bir başarıyla yerine getiriyor CHP... Seçim öncesinde CHP yönetiminde az farkla "evet" çıkmasını isteyenler olduğunu konuşuyorduk. Bunlar arasında Kılıçdaroğlu da var.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz?

"Hayır"a hazır değildi Kılıçdaroğlu, bu bir... Ne yapacak "hayır" çıkınca. Hükümet kabul etmeyecek, bir sürü gerginlik… Bütün referandum kampanyası boyunca Kılıçdaroğlu “uzlaşma” demekten başka bir şey yapmadı. Burada “iktidar” yok. İkincisi ve asıl önemlisi, bu sonucun hem büyük sermaye, hem uluslararası tekellerin ağırlıklı kesiminin istediği bir sonuç olduğunu unutmayalım. Başkanlık sistemini yıllardır pişiren önde gelen patronlarımızdır. Emperyalist merkezlerin de, yürütmenin güçlendirilmesine yarayacak bir sistem için çaba harcadıklarını biliyoruz. Dertleri Erdoğan’ın aşırılıkları, başına buyrukluklarıdır. Az farkla çıkan "evet" bir yandan Erdoğan’ın elini kolunu bağlayacak, diğer yandan da sermayenin hareket alanının alabildiğine geniş olduğu bir “programı” yürülükte tutacaktı. İstenen oldu. Kılıçdaroğlu’nun kişisel misyonu yıllardır budur.

Peki bu bir rahatlama getirir mi? Yani eğer istedikleri olduysa…

Getirmez. Çünkü emperyalist sistem içi çelişkiler, çok ciddi boyutlarda ve Türkiye bu çelişkilerin düğüm noktalarından birinde. Erdoğan bir yandan bu çelişkileri kullanarak siyasi ömrünü uzatıyor ama öte yandan bu çelişkiler Erdoğan için sürekli yeni mayınlar döşenmesi demek. Buradan istikrar çıkmaz. Türkiye’nin iç dinamiklerinden de istikrar çıkmaz. Türkiye Erdoğan’ı taşımıyor. Kültürel açıdan, ideolojik açıdan, siyasi açıdan, ekonomik açıdan… Yavaş yavaş ortaya çıkan bir gerçek daha var, Türkiye’nin emekçi sınıfları da Erdoğan’ı ve onun zihniyetini taşıyamaz. Kılıçdaroğlu ağzıyla kuş tutsa taşıyamaz.

Peki ne olacak?

Bir kere düzen siyasetinde taşlar dün itibariyle yerinden oynadı. AKP’de büyük sorun var. Hadi İzmir zaten malum, üstüne Ankara ve İstanbul’u kaybeden bir iktidar partisi. Sonuçlar biraz daha gerileseydi, Erdoğan’ın hemen ertesi gün apar topar AKP’nin başına geçmek dışında seçeneği kalmayacaktı. CHP’de zaten her daim sorun var. Ben yıllardır CHP’den memnun olan tek bir CHP’liye rastlamadım. Orada tartışma devam eder. Sonra düzen siyasetinde artık bir Akşener gerçeği var. Erdoğan ve AKP zorlandıkça, AKP’yi kemirirler. MHP’yi temsil yetkisini de eline aldı bu ekip. Üstüne CHP tabanındaki hoşnutsuzların da ilgisini çekecektir. Zaten yeni bir “merkez” inşası doğrultusunda hazırlıklar ve temaslar olduğunu biliyoruz. Parlamentodaki bir diğer parti HDP ise onca baskıya rağmen kendi tabanını önemli ölçüde konsolide edebildiğini gösterdi.

Bir toparlanma mı, dağılma mı beklenmeli siyasette?

Toparlanma için önce dağılma gerekir. Ancak şu anda Türkiye bu tür dönemsel tasniflerden çok, belirsizliğin her geçen gün daha da artttığı bir ülkedir. Hele bu dünyada! Referandumun hiçbir şeyi tek başına belirlemeyeceğini söylememiz biraz da bu yüzdendi.

Oraya gelecektim. TKP “Evet de çıksa hayır da çıksa mücadeleye devam” diyordu. Referandum sonrasında bu değerlendirmeye yeni bir anlam yüklenebilir mi?

TKP böyle diyordu çünkü "hayır" çıksa, bu büyük bir başarı, olumlu sonuçlar yaratacak bir gelişme olurdu ama kendi başına asla bir çözüm olmazdı. "Hayır"lara sahip çıkacak bir örgütlülük bile yoktu ortada. Ve aslında bu doğrulandı. Matematiksel olarak Türkiye’de seçmenin yarıdan fazlasının "hayır" dediğini biliyoruz. Ama iktidar çalıyor o sonucu ve toplama bakıldığında son derece değerli ama cılız Boyun Eğme’yen tepkilerden ibaret hırsızlığa verilen yanıt. "Evet çıkarsa da dünyanın sonu değil" diyorduk. Şimdi dünyanın sonu mu geldi? Tası tarağı toplamamız mı gerekiyor? Hadi canım! TKP, örgütlü mücadelenin hızla yükselmesi için bir çağrı yapıyordu, yapıyor... Ama farklı bir zeminde.

Nedir o zemin? 

TKP gericiliğe karşı aydınlanmacılığı, laikliği, cumhuriyeti savunan bir parti. Hiç tereddütsüz ve başından beri. Türkiye’de de şu anda "hayır"ların tamamında değil ama merkezinde de laiklik duruyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var. Türkiye’deki kilitlenmeyi laiklik-gericilik kutuplaşması çözemez. Laiklik gericiliği, gericilik laikliği kendi başlarına geriletemezler. Bu kutupları uzlaştırmak, onların arasındaki geçişken alanı güçlendirmek istiyorlar. Bu aslında gericiliğin kazanması demek. “Ilımlı İslam” nasıl bir emperyalist uydurmasıysa, "ılımlı aydınlanma", "ılımlı laiklik" de artık olmaz. Ama yine de bunu istiyor patron tayfası. Bu, Türkiye toplumunun yenilgisi olur. Kilitlenmeyi sınıf ekseninde bir taraflaşma çözer ancak. Laikliğin de buna gereksinimi var. TKP her şeyden önce bir sınıf partisi, işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele ediyor ve işçi sınıfının kurtuluşu bütün toplumun kurtuluşudur diyor. Burada laiklikle işçi sınıfının mücadelesini, sosyalizm mücadelesini karşı karşıya koymuyoruz, sadece şunu diyoruz: Burjuva dünyasında, bu düzende laikliği unutun. Onun karikatürüne talim edersiniz. 

Laiklikle gericiliğin birbirine bu şekilde üstünlük sağlayamayacağını söylüyorsunuz. O halde kısa erimde Türkiye bu kilitlenmeyi aşamaz mı?

Aşamaz. Ancak Türkiye gibi ülkelerde kısa zaman dilimi nedir, uzun zaman dilimi nedir bu biraz karışık. Emperyalizm krizde. Türkiye’de de düzen çok ciddi bir ekonomik krizin eşiğinde. Bu tabloda emekçi halkın eli kolu bağlı durmayacağı açık. Lakin örgütsüzlük böyle bir dönemde ölümdür. Çağrımızda ısrarlıyız. Türkiye’de halk örgütlenmelidir. Laik duyarlılığı olan kesimler ise “sömürü olsun, adaletsizlikler sürsün ama rakımıza, eteğimize kimse karışmasın” aymazlığından çıkacak, başka çaresi yok.

"Hayır"cı kesim böyle bir dönüşüm yaşayabilir mi?

Bakın referandum bir açıdan geride kaldı. Sonuç meşru değil, bu tartışılamayacak gerçek. Ancak şimdi insanlar kafalarını sandıktan kaldırıp hayatın gerçeklerine odaklanmalı. Bu toplum örgütsüz. Fabrikada örgütsüz, ofiste örgütsüz, okulda örgütsüz, mahallede örgütsüz. E o zaman oylarını da koruyamazsın. İzmir Marşı yetmiyor. Bu düzenden memnun olan ama “laiklik elden gitmesin” diyenler eğer bunda inat edeceklerse kendi başlarının çaresine bakacaklar ve şikayet etmeyecekler. Ancak Hayır diyenlerin önemli bir oranı emekçidir. Türkiye’de laikliğin temellerine dinamiti sermaye sınıfının yerleştirdiğini, emperyalizm emperyalizm denen şeyin de tekellerin düzeni olduğunu anlayarak işe başlanabilir. Bununla örgütsüz baş edilemez. 

Sadece "hayır"cı kesime mi hitap edilmeli?

Öncelikli olarak evet. AKP tabanındaki emekçi insanlara el uzatmanın yolu da bu. "Hayır"daki enerji yok olursa, orada özgüven azalırsa, yenilgi havası yaygınlaşırsa bu ülkede hiçbir şey olmaz. İkna edemezsiniz. "Hayır"lara enerji ve kişilik aşılamanın da tek yolu var: Ona işçi sınıfının rengini vermek. Bu matematiksel bir işlem değil, siyasal bir işlem. Türkiye’de "hayır"ların onda biri böyle bir örgütlülüğe yerleşsin, her şey değişir. Üstelik bunu ne iktidar, ne Anadolu Ajansı, ne YSK çalabilir!

Böyle bir örgütlülüğü yakın gelecekte olası görüyor musunuz?

Başka çaresi yok bu ülkenin. TKP elinden geleni yapacak. Sosyalizm hava kadar, su kadar açık bir gereksinim. Bunu anlatmak için koşullar uygun, bunun anlaşılması için koşullar uygun, bunun örgütlenmesi için koşullar uygun. Cumhuriyet düşüncesinin de sosyalizme ihtiyacı var. Türkiye Erdoğan’ı, kapitalizm de cumhuriyeti taşıyamıyor. O halde? 

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Referandum günü ve öncesinde birçok kişi büyük bir samimiyetle, fedakarlıkla "hayır"lar için çalıştı. Ülkenin onurudur bu insanlar. Bu emeğin boşa gittiğini düşünerek kimse hayıflanmasın. Hiçbir şey boşa değildir. Çok önemli bir ders çıkarıldı dün: Örgütsüzsen hiçbir şeysin. Bu dersin gerekleri yerine getirilirse, enseyi karartmak için bir neden bulunmamaktadır. 






.