31 Ocak 2017 Salı

Dünya dönüyor....Evrim sürüyor..........

Evrim Oyununda Nasıl Başarılı Olunur?

Özgür aklın simgelerinden Atinalı filozof Socrates, dönemin egemenleri tarafından şehrin tanrılarına inanmamak ve gençlerin ahlakını bozmakla suçlanarak ölüme mahkûm edilir. Sokrates, eleştirel düşünmenin, yaratıcı aklın, özgür vicdanın savunucusudur. “Sadece bir iyi vardır, bilgi; sadece bir kötü vardır, cehalet.” sözü ona aittir. İlkelerinden vazgeçmeyi reddeder, kendi isteğiyle baldıran zehiri içerek hayatına son verir.
Giardano Bruno da bilim tarihinin simge isimlerinden biridir. Kopernik kuramına dayanan güneş merkezli sistemi Kilisenin öğretilerine ters düşüyor ve bu öğretiyi coşku ile savunması Kilisenin öfkesini çekiyordu. 16. Yüzyılda Engizisyon Mahkemesi tarafından yakılarak öldürülür. Bruno, "Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." manifestosuyla dikilir Engizisyonun karşına. Aradan yüzyıllar geçmesine karşın bu uğursuz kural ne yazık ki devam ediyor. Aynı yüzyılda Galileo Galilei, “Dünya dönüyor!” dediği için engizisyon mahkemesi tarafından idama mahkûm edilir, sözünü geri alması karşılığında affedilir. Ancak mahkemeden çıkarken ‘’Siz isteseniz de istemeseniz de dünya dönüyor’’ diye mırıldandığını tarih not düşer.
19. Yüzyıl’da C. Darwin, doğada yaptığı gözlemler ve topladığı fosillerden yola çıkarak “evrim kuramı”nı geliştirir. Bu kuram, semavi dinlerin vazettiği yaratılış anlayışıyla çelişiyordu. Semavi dinlere göre tüm evren ve canlılar bir yaratıcı tarafından yaratılmıştı. Tüm canlılar en başından beri mükemmel bir biçimde vardı. Bu yüzden C. Darwin, kilise tarafından Tanrı’nın kanunlarına karşı gelmekle suçlanmış ve eleştirilmişti. Ancak İngiliz Kilisesi Darwin’in 200. doğum gününde "Charles Darwin: Doğumunun 200. yılında, İngiltere Kilisesi seni yanlış anlamış olmaktan ve yanlış bir ilk tepki vermiş olmaktan ötürü sana bir özür borçludur. Bu hatamızın, günümüzde halen seni yanlış anlamayı sürdüren insanların varlığını desteklediğini düşünüyoruz. Bizler, 'inanç anlamayı gerektirir' sözünün erdemine inanıyoruz ve bu özrümüzün bazı şeyleri tamir edeceğini umuyoruz." sözleriyle ondan özür dilemişti.
Evrim düşüncesinin Darwin’i önceleyen çok çok eski bir geçmişi var. Antik Yunan’da, Çin’de, Orta Çağ Müslüman bilginlerinde sistemli bir evrim görüşü vardır. Antik Yunan’da Anaksimnndros, Empedoklas, Aristo gibi düşünürler çeşitli bağlamlarda evrimden söz ederler. Uzak Doğu’nun büyük düşünürü Konfüçyüs’te de evrim düşüncesi vardır. El-Cahiz, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina gibi İslam düşünürleri de birçok yapıtında evrimden söz ederler. Evrim düşüncesiyle Tasavvuf edebiyatında da karşılaşırız. Tasavvuf şairleri “devriye” adını verdikleri uzun şiirlerde canlılığın nebatattan, hayvanata, oradan da insanata evirildiğini anlatırlar. İnsanı Tanrı’ya ait özellikler taşıyan en üstün varlık olarak kabul eder, insana değer verirler.
Kaldı ki günümüz modern bilimlerinin hemen hepsi bir evrim, tekâmül sistematiği üzerine kuruludur. Sosyoloji, insan topluluklarının işleyişini belli genel yasalara dayandırarak açıklar ve bir sosyolojik evrimden söz eder. İnsanlığın ana çizgileriyle avcı-toplayı bir yaşam biçiminden, toprağı işlemeye dayalı bir yaşama(tarım toplumu), oradan da modern sanayi-kent toplumuna ulaştığını söyler. Dinler tarihi, insanın inanç dünyasının da bir evrimi olduğunu; dinin animizmden, totemizme, çok tanrıcılıktan, tek tanrıcılığa evirilen bir süreç olduğunu ortaya koyar
Aslında evrim kuramı da yöntemsel olarak diğer bilim disiplinlerinden farklı bir şey söylemez. Evrim kuramı, canlılığın tek hücreli basit bir yaşam formundan zaman içerisinde gelişerek ve çeşitlenerek oluştuğunu ileri sürer. Ortak atadan uzaklaştıkça çeşitlilik artar. Bitkiler, hayvanlar, insanlar ve diğer tüm canlıların kökeni kendilerinden önce yaşamış türlere dayanır ve ayırt edilebilir farklılıklar, başarılı kuşaklarda meydana gelmiş genetik değişikliklerin bir sonucudur. Canlılar, doğal koşullardan kaynaklı mutasyonlar sonucu değişime uğrar ve hayatta kalmak için içinde yaşadığı çevreye adapte olur. Bu değişim yaşamın ana dinamiğidir, bu değişimi yok saymak yaşamın kendisini yok saymaktır.
1580 yılında Takiyüddin Efendi’nin rasathanesini topa tutturarak yıktıran Osmanlı İmparatorluğu, 17. Yüzyıl boyunca Batı karşısında neden sürekli yenilgiye uğradığını, çözüldüğünü kavrayamaz. Çünkü Fatih dönemini dışarda tutarsak, Osmanlı medreseleri pozitif bilimlere ve dış dünyadaki gelişmelere kapalıdır. Hafızaya ve ezbere dayalı Osmanlı ilmiye sınıfı yeni bir şey söylemeyi “şirk” sayar. Daha çok kendinden önce söylenenleri ezberler ve yineler. Osmanlı’da dogmalardan bağımsız düşünmeyi kısmen mutasavvıflar temsil eder. Bizde aklını eleştirel bir biçimde kullanan modern aydın tipi ancak 19. Yüzyılda Batılılaşma süreciyle ortaya çıkar.
Belli ki bilimden, akıldan, çağdan kopmanın bedelini çok ağır yaşamış bir toplumun çocukları tarihten en ufak bir ders almamışlar. Akıl, bilgi ve bilim çağında evrim kuramının çürüdüğünü kesin bir dille söyleyebiliyor, modern bilimin en temel kuramlarından birini orta eğitim müfredatından çıkararak akla, bilme, bilgiye nasıl sorunlu baktıklarını ortaya koyuyorlar. Bugün şeriat kurallarıyla yönetilen İran eğitim sisteminde bile evrim kuramı yasaklanmış değildir. Hemen her çağdaş ülkenin eğitim müfredatında evrim kuramı saygın bir yere sahiptir. Umudum odur ki bizim topraklarımızın birikimi bu yanlışlığı düzeltecektir.
Bilimle dogmanın, bilgiyle cehaletin savaşımı devam ediyor. Ama bilinmelidir ki güneş balçıkla sıvanmaz. Değişen koşullara ayak uydurabilen canlılar, insanlar, toplumlar geleceğe kalacaklar. Değişimi gerçekleştirecek zekâ ve yeteneği gösteremeyenler elenecek. Biz istesek de istemesek de, kızsak da kızmasak da doğanın yasası böyle. Yani sözün özü dünya dönüyor, evrim sürüyor…

Turgay Çimen



.

İşçi sınıfının gizli yaralarının şairi: Philip Levine



İşçi sınıfının gizli yaralarının şairi, büyük işçi şair Philip Levine’i geçen 14 Şubat’ta, 87 yaşında yitirdik.
Levine, uluslar arası Pulitzer ödülüne, iki kez aldığı Amerikan Ulusal Kitap ödülüne, Amerikan Kongre kütüphanesinin her yıl bir şaire verdiği Büyük Usta Şair ünvanına sahipti. Ancak aldığı şiir ödülleri ve ünvanlarının, öğretim üyesi olduğu üniversitede İngilizce ve edebiyat dalında yükseldiği profesor ünvanı dahil, bir önemi yok. Çünkü o, hep ömrünün ilk yarısını ve babası ve ağabeyini çarkları arasında bıraktığı bir Detroit fabrikaları işçisi olarak kaldı. Ömrünün son günlerine kadar yalnızca işçi sınıfının şiirini yazdı.
Son 35 yılda aldığı onca büyük ödül ve ünvana karşın hep bir işçi olarak sade yaşadı. Kendini hep işçi sınıfına, 1930’ların kara buhranında işsizlik ve sefalatten ölen işçi babasına, 1948’de Detroit fabrikalarında aşırı çalışma takatsizliğinden ölen işçi ağabeyine, çalışma acısından ölen sayısız işçi arkadaşına sorumlu hissetti. İşçi şiirlerinin ününü istismar etmeye çalışan elit edebiyat ve akademi çevrelerine, şiirlerini seçim kampanyasında kullanmaya kalkışan burjuva politikacılara, sosyete ve medya alemlerine asla tenezzül etmedi. Öldüğünde, o da ancak 15 yıl önce, 72 yaşındayken alabilmiş olduğu bir evinden başka hiçbir maddi varlığı yoktu! Onu da, bir röportajında, sanki işçi sınıfına karşı bir suçmuş gibi, “15 yıl önce Amerika’da işçiler de ev alabiliyordu” diye utana sıkıla söyler. Aldığı ödül ve ünvanlardan bile utanır. Yine başka bir röportajında, “ben örgütlü bir işçiydim (“I was a union man”)” bana verdikleri bu ödülü alırsam sınıfıma ihanet mi etmiş olurum diye tereddütler yaşadığını, ödülleri işçi sınıfının yaşadıklarını daha geniş kitlelere anlatabilmek için kabul ettiğini, ancak para ödüllerini ve sanat ve sınıf istismarcılığını kesinkes reddettiğini anlatır.
Türkiye’de Levine’in şiirlerinin bir çeviri seçkisinin bile yayınlanmamış olması, Levine’in kendini markalaştırmaya ve piyasalaştırmaya gönül indirmemesi ve herhalde, işçi şiirinin yayınevi piyasası açısından para etmemesine ilişkindir. Ancak Türkiye’deki sol, devrimci, sosyalist iddialı, iyi dil bilen yazar ve şairlerin, şiir-edebiyat çevirmenlerinin dünyada bu kadar nadir bulunan bir şeye, evrensel proletaryanın evrensel proleter şairlerine ilgisizliği neyle ve nasıl açıklanır? Nadir bulunan, diyoruz: Elbette işçi sınıfı üzerine yazılan çok şiir vardır, fakat işçi sınıfının emek ve yaşam sürecinin dolaysızca içinden, dolaysızca proleter şair sayısı çok azdır. Nazım’ın bile dolaysızca işçileri anlattığı şiirleri veya şiir bölümleri en az okunan, bestelenmeye en az uygun görünenlerdir. Tıpkı Marx’ın Kapital’inin 1. Cildindeki, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını ayrıntılı biçimlerde anlattığı bölümlerin, pek Marksist aydınlar tarafından en fazla görmezden gelinen, hiç “derin” ve “teorik” bulunmayan bölümleri olması gibi. İşçi sınıfının yalnız kent merkezlerinde, sosyal yaşamda, medyada değil akademik ve entelektüel alanda, kültür ve sanatta da görünmezleştirilmesi, işçi sınıfına neoliberal despotik saldırının bileşenidir.
İşçi sınıfının gizli yaraları
Rusya’dan Amerika’nın Detroit otomotiv kasabasına göçmüş, yahudi ve yoksul bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasını 1930’lu kara buhran yıllarında açlık ve sefaletten kaybetti. Bir yandan okulunu sürdürmeye çalışırken, 14 yaşından itibaren işçi olarak çalışmaya başladı. Detroit fabrikalarında geçici, yevmiyeli işçi olarak çalıştı. Çok geçmeden Detroit otomobil fabrikalarının iş ilanlarına birlikte başvurdukları, birlikte işçi alım kuyruklarında bekledikleri, tek bir çift ayakkabıyı dönüşümlü olarak giyip vardiyalı çalıştıkları ağabeyini de 22 yaşındayken kaybetti. Ağabeyinin bir gün işten eve ölü gibi takatsiz geldiğini, dönüşümlü giydikleri ayakkabıları çıkartıp “bunları alabilirsin” dedikten sonra uykuya daldığını ve bir daha uyanmadığını, en sarsıcı şiirlerinden birinde anlatır. O dönem aşırı çalışmaktan tükenmiş işçilerin uykuda ölümü, oldukça yaygın bir işçi ölümü biçimiydi. Bunu insanı yüreğinin en derininden vuran “Alabilirsin Onları” şiirinde anıtlaştırmıştır. Yine en güçlü şiirlerinden biri olan “İş Nedir” de ve bir çok başka şiirinde ağabeyinin ve arkadaşı, tanıdığı olan işçi arkadaşlarının ölümleri, derin ve onulmaz bir işçi yarası olarak yer almaya devam eder. Levine’in şiiri, bugün “işçi sınıfının gizli yaraları” dediğimiz olgunun en sarsıcı anlatımlarından biridir.

ALABİLİRSİN ONLARI

Ağabeyim işten eve gelir
ve çıkar merdivenlerden odamıza.
Yatağın gıcırdadığını duyabiliyorum ve ayakkabılarının düştüğünü yere,
tek tek. Alabilirsin onları, diyor.
Ayışığı pencereden vuruyor
ve traşsız yüzü aydınlanıyor
ayın yüzü gibi. Uyuyacak
ikindi üstünden çok sonraya ve uyandığında beni gitmiş bulacak.
Otuz yıl geçecek ben tekrar hatırlayıncaya dek
o anı, aniden anlamıştım her işçinin
tam yaşamla yüzleşmeye büyüdüğü anda uyuyan,
uyurken ölen bir ağabeyi olduğunu,
ve onların birlikte ancak bir işçi ettiğini,
paylaşan her zaman emek diye atan bir kalbi, sararmış
ve çatlamış elleri, kocaman solukları yutan
ve soran bir ağzı, Şimdi bunu mu yapacağım, bayım?
Her akşam buz fabrikasında su oluğunu
gümüşi kalıplarla besler ve sonra ben
portakallı soda sandıklarını istiflerim çocukları için
Kentucky’nin. Her dakika bir gri kamyon vardır yüklenen
iki de bekleyen. Biz sadece 20 kişiydik
bu kadar kısa zamanda bu işi yapan ve her zaman
yanlış giysiler içindeydik, kirden
ve terden katılaşmış. Şimdi düşünüyorum da
aslında hiçbir zaman 20 kişi değildik.
1948’de Henry Ford’un uzak amaçları için
de la Mothe Cadillac tarafından kurulan
Detroit şehrinde, kimse uyanmadı veya ölmedi,
kimse sokaklarda yürümedi veya fırın ateşini karıştırmadı,
çünkü böyle bir yıl hiç olmadı, ve şimdi o yıl
kayboluyor eski gazetelerden,
takvimlerden, doktor randevularından, bonolardan,
evlenme cüzdanlarından, şoför ehliyetlerinden.
Şehir uyudu. Kar buza dönüştü.
Gölleri ve nehirleri tutan çatlamış buzlar
sulama hendeklerinde yarışıyor. Sonra parlak çimenler yetişti
binlerce karonun kırıkları arasından
sonra o çimenler de öldü. Size 1948’i geri veriyorum.
Size ondan sonraki tüm yılları veriyorum
gelecek yıla kadarki. Bana ayı geri verin
bir yüzün üstüne düşen donuk ışığıyla.
Bana genç ağabeyimi geri verin, sert
ve telaşlı, geniş omuzlu
ve Tanrı’ya küfür eden ve yanan gözleriyle
tüm eserine bakıp, Onları alabilirsin, diyen.
1940’lı yılların sonlarından 1958’e kadar Detroit’in Ford, Cadillac, Chevrolet fabrikalarında, kasnak ve dingil atelyelerinde, montaj hattında bir işçi olarak çalıştı. Çocukluğundan beri şiire ilgisi ve yeteneği vardı. Okuldaki edebiyat derslerini ve öğretilen resmi şairleri sevmiyor, radyodan dinlediği gospel ve caz ritmleriyle amatör şiirler yazmaya çalışıyordu. İşçi olarak çalıştığı dönem boyunca Detroit ve fabrikalara dair bir şiir yazmadı, yazdıklarını da kimseye göstermeden buruşturup attı. Bunu bir röportajında, “fabrikadan, işlikten, montaj hattından, bize davranma şekillerinden ölümüne nefret ediyordum. İşten çıkınca bir saniyeyi bile fabrikayı düşünerek geçirmek bana ölüm gibi geliyordu” diye açıklar. Başka bir röportajında “Detroit’i sadece Pazar günleri severdim” der. Her gün işten sonra büyük bir disiplinle devam ettiği bir üniversitenin halka açık edebiyat dersleri gece kurslarında, şiire olan büyük yeteneği bir edebiyat öğretmeninin dikkatini çekti. Öğretmeni ve bazı sol akademisyenler ve yazarlar sendikasının desteğiyle yayınladığı ilk şiir ve kitaplarının ünü, 60’lı yıllarda Amerika’da yükselen sol rüzgarlarla birlikte, sol işçi, aydın, akademisyen, öğrenci çevrelerinde yayılır. Bir öğretim üyesi olarak ekonomik durumunu bir nebze toparlayıp şiir çalışmalarına yoğunlaşma fırsatını bulduktan sonra, unutulmaz işçi sınıfı şiirlerini yazmaya başlar. Nefret ettiği Detroit’e bir daha hiç dönmez. Ama ömrü boyunca Detroit’in, otomobil ve diğer fabrika işçilerinin şiirini yazacaktır. Ondaki işçi yaralarını, işçi nefretini, işçi sorumluluğunu, disiplinini, mutavazılık, yalınlık ve hatta mahcubiyetini, yalnız şiirlerinde değil, aldığı her ödülle tepesine doluşan ünlü gazete muhabirlerinin saçma sapan sorularına verdiği kısa yanıtlarda, son fotoğraflarında bile görmek mümkündür.

Şiiri dikkatsiz okur için, ilk bakışta, “sıradan insanların, sıradan yaşamlarının, sıradan olaylarının, sıradan öyküleri” gibi görünür. Nitekim ABD emperyalist burjuvazisi, ancak Amerikan işçi sınıfının direncini bir süreliğine kırıp onu bir tehdit olarak görmemeye başladığı, 1980’li yıllardan itibaren, Levine’in şiirini “sıradan insanların sıradan yaşamının da anlamlı ve değerli olabileceği” türünden ahmakça bir popülizm ve pohpohlama ile ona ödüller yağdırmaya başlamıştır. Öyle ya, burjuva hamkafalara, sanat piyasasının yüksek otoritelerine göre, bir işçinin iyi şiir yazması, hem de gündelik çalışma ve yaşam süreçleri gibi en “sanat dışı” sayılan şeylerin şiirini yazması, pek hayret vericidir!
Çalışma acısı
Bugün her yıl binlerce işçinin işçi cinayetleri ve meslek hastalıklarında yıkıma uğradığı Türkiye gibi bir ülkede, böylesine trajik ve isyan ettirici bir toplumsal olayın bile – bir iki istisnai örnek dışında- şiiri, öyküsü, romanı yazılmıyorsa, müziği, resmi, heykeli, filmi yapılmıyorsa, zamanın çoğunu kesen çalışma süreçlerindeki sınıf acısı ve öfkesi sanatın konusu olamıyorsa, sanat niye var diye sormak gerekir?!
FABRİKAYI ÇALIŞTIRMAK
1 metrelik mavi nitro tüpleri
montaj hattı boyunca, akıyor yavaşça
konuşuyor sessizliğin lisanını.
Çatıda, yüzümde iş maskesiyle ben
yamıyorum asbestli gaz borularının
bir meşe palamutu gövdesi kadar geniş
çeperlerini. “Bunlar burada
fabrikanın damarları, içlerinden
kan akar.” Çalışırız biz yağmurda,
sıcakta, karda, boranda. İlk ılık
bahar meltemi esiyor Ohio’dan, ben
merdivenin tepesinde durmuş
bakıyorum manzaranın geniş açısına, uzanan
ırmaktan ta aşağıya ve ötesine. Güneş ışınları
boşanıyor duran ve hareket eden
marşandiz vagonu katarlarının üstüne, yeni tarlaları
boy veriyor yaban otlarının, sulanan
vadiler, sahte dağlar kömürden
ve curuftan. Ufkun sonuna doğru
yuvarlanan bulutların para kadar
karanlık bir kütlesiyle dönüyor hava.
İşçi sınıfı yapamaz diyen burjuva ön yargının şiirde de çöküşü: Linzi ve Levine

Oysa Linzi Xu ve Philip Levine gibi büyük proleter şairlerin varlığı, hem de her şeyin işçi sınıfının atomize edilmesi ve görünmezleştirilmesi için olduğu şu neoliberal kapitalizm çağına meydan okuyan varlığı, tıpkı yaşamları ve mücadeleleri gibi şiiri de o tam fabrikasyon, yıkıcı çalışma koşullarından dişle tırnakla çıkardıkları varlığı, yalnızca şuna işaret eder: İşçi sınıfı yönetemez, kendi kararlarını kendi alamaz, kendi sanatını yapamaz; yönetmek, politika, bilim, kültür, sanat, felsefe, spor gibi pek yüksek işler, ancak burjuvazinin ve onun arpalığından yetişmiş olan uşaklarının harcıdır diyen o gerici burjuva önyargının gümbürtüyle çöküşü! Linzi ve Levine gibi büyük proleter şairlerin varlığı, işçi sınıfında, burjuvazi ve uşaklarınınkini en fazla acınası bir çöplük olarak solda sıfır bırakacak, sonsuz zenginlikteki bir yetenekler toplamının yattığını gösterir oysa. Linzi ve Levine gibi proleter sanat devleri bu kadar istisnai ise, bu dev çaplı proleter yaratıcılık volkanı üzerinde onu eze eze, sermaye ve mali oligarşisinin oturması, yetenekleri gün yüzüne çıkacak kadar şanslı olan işçilerin çoğunun da, piyasa çarkları içine çekilip çürütülmesidir. Yüzmilyonlarca işçiyi ve sınırsız yetenek potansiyellerini her gün eze eze kötürümleştiren bu sistem içinde Levine, şiir tutkusuna zaman, enerji ve olanak bulabildiği bir duruma geçiş yapabilmekte gerçekten “şanslı”dır! Linzi ise, bunun için aradığı 8 saatlik bir masa başı büro işini bile bulamayarak intihar etmiştir!

Levine’in şiirleri, proleter yalınlığı içinde derin ve sarsıcı; sessizliği içinde, insanın yüreğinin ve kafasının en derininden patlayan bir dinamit gibidir. Proleter sanat, herkesin, her işçinin okuyup anlayabileceği, dahası öz yaşam deneyimlerinden en iyi bildiği, belki bin kez yaşadığı ve gördüğü kesitler içinden, o büyük sınıf acıları ve öfkesi lavlarının dipten gelen dalgasını açığa çıkarabilmek, işleyebilmek, harekete geçirebilmektir.
Sıradanlığın şiiri değil sıradan algıları sarsan şiir

Hemen her şiirine, işçilerin gündelik yaşamından en “sıradan” bir kesiti, en “sıradan” bir tarzda anlatmakla başlar. Bir işçi sofrasında tuzluk ve su bardağı, sokak tablacısından alınan bir kilo patates, pişen ekmeğin kokusu, işten yorgun argın dönen işçinin uyuya kalması veya bir işçi alım kuyruğunda saatlerce bekletilen işçilerin iki ayakları üstünde hafifçe sallanması… Veya fabrika çalışmasının “sıradan” işleri: Montaj hattı, sürüye sürüye taşınan malzemeler, kamyona yüklenen sandıklar, kaynak ve tesviye işleri, torna tezgahları, makinaların uğultusu, kırmızı demir tozu, zift, asbest, nitrojen tüpleri, terli ve kirli iş elbiseleri… Veya bir büyük sanayi şehrinin “sıradan” manzaraları: Marşandiz vagonları, nakliye kamyonları, ambarlar, yüklenen boşaltılan malzeme dağları, kömür ve curuf yığınları, kurumuş tarlalar… Fakat şiiri okumayı bitirdiğinizde gözünüzün üstüne sert bir proleter yumruk yemiş gibi olursunuz. Boğazınıza takılan acı ve öfke yumrusu günlerce orada kalır. “Sıradan” işçilerin tüm o “sıradan” çalışma ve yaşam olguları, olayları, nesneleri bir ateş topuna dönüşür, işçi sınıfının birikmiş acısı ve öfkesiyle birlikte içinize akar. Tam da bunları doğal gören o asıl sıradan algı ve düşünce dünyasını alt üst eder. Olanca sesinizle haykırmak, sokağa çıkıp çılgınca koşmak, önünüze çıkan her insanı tutup “biz işçiyiz, işçiii!” diye sarsmak istersiniz.
İşçilerin işyerlerinde çalışırkenki korkunç sessizliğinin sesi olmaya çalıştım, en azından denedim” der. “Girdiğim ilk işyerlerinde işçilerin nasıl bir mezar sessizliğiyle çalıştığını görünce, çok şaşırmıştım. İş gereği dışında kimse konuşmaz, iş gereğini de zaten formenler söyler. Makine uğultusunun her şeyi bastırdığı işliklerde ise işçilerin her biri kendi başına avazları çıktığı kadar şarkı söyler, küfür eder, ya da kendi kendine konuşurlar. Ama ne birbirlerini duyarlar ne de kimse onları duyar. İşçiler böyle çalışır, sessiz. Benden illa edebi laflar bekliyorsanız, Amerika’daki edebi jargonla, işçiler duyulmazlar ve görünmezler. Kimse işçilerle de işçiler adına da konuşmak istemez. İşte ben de bir cahil cesaretiyle işçiler için, işçiler adına, bir işçi olarak konuşmaya giriştim. Ve tüm yaşamım bundan ibaret hale geldi. Başardım mı? En azından denedim.”
İş/çalışma nedir?
Şiiri ilk bakışta, bir solukta okunuverecek nesir-öykü parçalarına benzer. Ancak, ne yazık ki Türkçeye tam çevirme olanağı olmayan, çok güçlü, gospel, soul ve blues müzikalitesi, ve asıl daha güçlü semantik bir iç tını taşır. Tekil imge, benzetme ve uyak çok azdır, imge şiirin bütününden, asıl olarak okurun kendi içinden, öz yaşam deneyiminden patlar. Levine’in şiir tekniği ve estetiği üzerine sempozyumlar yapılmıştır, fakat o kendi şiirinden konuşmayı pek sevmez. Genellikle Detroit’teki işçilik deneyimlerini anlatmakla yetinir. “İş Nedir” de, kendi yaşadığı işçilik/işsizlik yarasının evrensel ifadesidir. Ford fabrikası işçi alımı yapacağını gazete ilanıyla duyurur, iş isteyenin sabah 8.00’de kapıya gelmesini buyurur. Levine 8.00’de iş alım kuyruğuna girer, işçiler 2 saat ayakta ve yağmur altında kuyrukta bekletildikten sonra ancak “bir yetkili” gelir, “bugün işçi alımı yok!” deyip kapıları kapatır. Levine tam 50 yıl sonra bu olayı bir röportajında anlatırken, hala öfkeden zangır zangır titremekte, gözlerinden yaşlar akmaktadır. “8.00 deyip neden 2 saat beklettiklerini düşünmeye başladım. Sonra anladım. Bizi 2 saat beklettiler, çünkü iş için 2 saat beklemeye can atan kişiler olmamızı istiyorlardı. Yani robotlaştırılmayı yeterli düzeyde sineye çekecek olanları…” der. 2 saat yağmurda bekletilmek, milyonlarca işçinin şehirler boyunca taban teptiği sayısız iş başvurusundan boşuna yanıt bekleyip durması… Ne kadar “sıradan”, “sanat kapsamı dışında” olaylar değil mi? İşçilerin işin/çalışmanın ne demek olduğunu nefretle öğrenmesi üzerine, işçi sınıfının “gizli yaraları” üzerine yazılmış, belki de en yalın ve en sarsıcı şiirlerden biridir.
İŞ NEDİR
Uzun bir kuyrukta dizilmiş
bekliyoruz, Ford Highland Fabrikası önünde. İş için.
İş nedir bilirsiniz- bunu okuyacak yaştaysanız
işin ne olduğunu
bilirsiniz- işbaşı yaptırılmayacak olsanız da.
Boşverin şimdi sizi. Bu beklemek hakkındadır
bir ayaktan öbürüne ağırlık kaydırıp durarak.
Hissederek hafif yağmuru, çiğ gibi
saçınıza dökülen, görüşünüzü bulandıran.
Kendi öz ağabeyinizi gördüğünüzü sanarak,
önünüzde bir yerlerde, belki on sıra.
Gözlüğünüzü silersiniz parmaklarınızla,
ve tabii ki o bir başkasının ağabeyidir,
omuzlarının arası sizinkinden
daha dardır ama aynı üzgün eğik baş, bir sırıtış
inatçılığını saklayamayan,
hüzünlü reddedilme duygusu, onca teslimiyete rağmen
yağmura, beklemeye harcanan saatlere,
ve önlerde bir yerlerde bir adamın “Hayır,
bugün işçi almıyoruz” diyen bilgisine, keyfinin
istediği herhangi bir nedenle. Ağabeyinizi seversiniz,
şimdi aniden, yanınızda veya arkanızda
veya önünüzde olmayan ağabeyinize doğru akan
sevginize güç bela direnirsiniz, çünkü
o evde, Cadillac Fabrikasındaki
hastalıklı bir gece vardiyasından sonra,
uyumaya çalışıyor, ki öğleden önce
kalkabilsin, Almancasına çalışmaya.
Gece vardiyasında 8 saat çalışır, orda şarkı söyler,
Wagner’den, en nefret ettiğiniz opera,
ezel ebed yaratılmış en berbat müzik.
Ne kadar zaman oldu onu sevdiğinizi
söyleyeli, geniş omuzlarından sımsıkı tutarak,
gözlerinizi sonuna kadar açarak, o kelimeleri söyleyeli,
belki yanağına bir de öpücük kondurup? Hiçbir şeyi
bu kadar basit, bu kadar açık yapmazsınız,
çok genç olduğunuzdan değil ya da çok sersem olduğunuzdan,
kıskanç olduğunuzdan da değil ya da kötü niyetli
ya da başka bir insanın varlığına
tahammül edemediğinizden de değil, hayır,
sadece bilmediğinizden; İşin ne olduğunu.
“İstesem de asla unutamam” diyor fabrika işçiliği yılları için. Ama ayakta kaldıysam, sayısız kişilik sahibi, paylaşımcı, dayanışmacı, güçlü ve cesur işçi arkadaşım sayesinde, diye sürdürür. “Sessiz Söylenebilecek Ne Varsa Tek Kelime Bile Etmeden Anlatırdı” başlıklı şiirinde, işçi arkadaşı Frankie’yi şöyle anlatır:
Ondan bir sigara ya da ateş istediğinizde
cebinin diplerinde ne varsa karıştırır
size onları uzatırdı: bir çakı, ter silmekten kararmış
buruşuk bir mendil, bir dolarlık bir kağıt para,
bir metro jetonu. Siz açsanız ve ateş istiyorsanız,
anlar, o küçük ayaküstü lokantasının önünde,
tek kelime etmeden
yediği sandiviçin yarısını uzatırdı.
Gerçeği, sadece gerçeği…
“Benim yakalamaya çalıştığım, raslantısal gerçek değil” der, “gerçeğin bam teli, yaşadığımız olguların içimize işlediği, çoğu zaman farkında bile olmadığımız ya da derinlere bastırdığımız duyguların ta kendisi. Gerçeğe yalnızca gözlemle ulaşılabileceğini sanmak saçmadır. Deneyimimizi bu duygular işler ve şekillendirir. Şiiri oluşturan hayal gücüdür. Bir şiir yazmaya oturduğunuzda bir şeyler sezer ama ne çıkacağını tam bilmezsiniz. Şiirin akışını takip etmeniz gerekir. Sizi şaşırtacaktır. Söylemeyi ummadığınız şeyleri söyleyecektir. Nereye gideceğini tam bilmezsiniz, ama bir şeyler olduğunu ve bunu yazmak zorunda olduğunuzu bilirsiniz. Ve şiirin nereye gittiğini anladığınızda, zaten onu yazmışsınız demektir. Geriye kalan yalnızca derindeki bir şeyleri açığa çıkaran duygu ve düşüncelerin şiddetini yansıtan dilsel ve teknik işlemedir.”
BASİT GERÇEK

Bir buçuk dolara küçük kırmızı patateslerden satın aldım
eve getirdim, kabukları içinde kaynattım,
ve yedim onları akşam yemeğinde bir parça yağ ve tuzla.
Sonra kurumuş tarlaların içinden yürüdüm
şehrin kıyılarına. Haziran ortasında ışık
ayaklarımın daldığı karanlık saban çukurlarının üstünde asılı duruyor
ve akşam için toplanan kuşların üstünü
meşe palamutları örtüyor, alakargalar ve taklitçi kuşlar
önden arkaya acı acı bağırıyor, ispinozlar hala
toz ışınlarına dalıp çıkıyor. Bana patatesleri satan kadın
Polonya’dandı, pembe şeritli süeter ve güneş gözlüğü
içindeki çocukluğumdan çıkmış birisiydi
yol kenarındaki tablasına dizdiği meyvelerinin ve sebzelerinin
kusursuzluğuna yemin billah ediyordu ve tadmam için beni sıkıştırıyordu
yol boyunca uzanan solgun ham mısır koçanların aynısının
New Jersey’den geldiğini iddia ediyordu. “Ye, ye” dedi,
“Yemesen bile yediğini farzedeceğim.”
Bazı şeyleri
yaşamınız boyunca bilirsiniz. O kadar basit ve gerçektirler ki
süssüz, ölçüsüz ve uyaksız söylenmeliler
masadaki tuzluğun, su bardağının, resim çerçevelerinin
büyüyen gölgelerinde batan güneşin
yanına konmalılar. Çıplak ve yalın,
kendileri için, kendi ayakları üstünde varolmalılar.
Arkadaşım Henri ile buraya birlikte geldik 1965’te
ben gitmeden önce, o kendini öldürmeye başlamadan önce,
ve her ikimiz de aşklarımıza ihanet ettik. Ne dediğimi
anlıyor musunuz? Bu soğanlar veya patatesler demektir, bir çitmik
basit tuzdur, eriyen yağın zenginliğidir, apaçıktır
gırtlağınızın arkasına bir gerçek gibi yapışır
hiç ifşa etmediniz çünkü zaman hep yanlıştı,
ömrünüzün geri kalanı boyunca orada durur, konuşulmaz,
pislikten yapılmış olana yeryüzü deriz, metale tuz deriz,
anlatacak sözcüklerimizin olmadığı bir form içinde,
ve siz bunun üzerinden bir hayat sürersiniz.
“Buna Müzik De” başlıklı şiirinin bir dizesinde söylediği gibi:
Daracık sokağa bakan odama güneş ışığı kusursuz bir açıyla düşüyor, içimden geçip dünyaya yayılırken bir kısmı süte bir kısmı demire dönüşüyor.
Tek bir dizede doğa, emek, sanat, yani işçi sınıfı, maddi ve zihinsel üretim süreci nasıl bu kadar yalın ve derin anlatılabilirdi? İşte Levine’in şiiri.
Şiirimiz karadır abiler!

Bazı edebiyat eleştirmenleri, Levine’in şiirini karanlık ve umutsuz bulurlar. Bir eleştirmen, onun şiirlerini, “savaş kaybedildikten sonra sonsuz bir kuşatma altında geri çekilme savaşı veren gerillalar”a benzetir. Bu benzetme, 1968 yenilgisinden sonra yazdığı “Kaybedilenlerin İsimleri” (1976) başlıklı destan şiir kitabından gelir. Bu şiirlerinde 1930’lardaki İspanya İç Savaşı ve büyük bir sempati duyduğu İspanyol işçi devrimcileri ve enternasyonal işçi taburları ile Amerikan işçi sınıfının kalbi olan Detroit otomobil fabrikası işçilerinin büyük mücadeleleri ve yenilgileri, işçi sınıfının gelecek ideali sosyalizm umutlarının zayıflaması arasında, hem coşku hem de derin bir acı verici bir bağ kurar. Detroit işçilerinin dillere destan kolektif güç ve eylemleri, önce Mc Cartyism, sonra da otomobil fabrikalarının Avrupa ve daha ucuz ve örgütsüz işgücü ülkelerine kaydırılmasıyla, kırılmaya başlamıştır. Avrupa ve Amerika işçi sınıflarının reformist partiler, sendika bürokrasisi, Sovyet revizyonimi cenderesinde uzun bir gerileme/savunma savaşımlarına doğru çekildiği dönemlerdir. Çocukluğundan itibaren zihnine ve ruhuna çakılmış, kara buhran yılları, babası ve ağabeyini kaybetmenin travmatik etkileri, Detroit’in tüm o “Amerikan rüyası, Amerikan otomobili” şatafatı altındaki otomobil işçilerinin korkunç çalışma ve yaşam koşullarının bunda bir etkisi vardır. Ece Ayhan’ın “Şiirimiz Karadır Abiler” dizesi hatırlansın.
Levin’in aşk şiirleri de fabrika işçilerinin fabrikada, adeta üretim ve emek sürecinin bir parçası haline gelen aşklarına ilişkindir. Aynı üretim hattında çalışan bir kadın ve bir erkek işçinin aşk şiiri başka nasıl olabilirdi ki?
YAKINA GELMEK
Sessiz işçi kadını düşünün, cila tekerleğinin önünde
üç saattir ayakta,
ve daha yirmi dakikası var
öğle molasına. Bir kadın mı o?
Kollarını düşünün, bastırırken
güderiye uzun pirinç tüpü,
kolunun üstündeki triseps kaslarının, gerilince
üç başı görülüyor açıkça ve uzuyor ince çizgiler halinde.
Dudağının üstündeki ince kara tozu
nasıl sildiğini düşünün, kırmızı başörtüsünün altından
ter yatakları akıyor kaşlarının arasına
ve siliyor onları da kararmış bilek bantıyla,
bir çocuğun Hayır! Hayır! demek için yapabileceği
tek bir acaip refleksle. Daha yakına gelmelisiniz
anlamak için, kravatınızı ve ceketinizi
dolaplardan birine asmalısınız, siyah
bir iş elbisesi giyeceksiniz, hazırlanmalısınız
vardiya vardiya üstüne
yığındaki metal künkleri sürümeye,
eğilirsiniz önce, dizler bükülür vücut gerilir,
sonra ha gayret yüklenirsiniz, ikiniz arasında
ilk nezaket kelimesi, sonra yeni destelerini
getirmeye koşmalısınız cilalanmamış bela tüplerin. O kadını
beslemelisiniz, fabrika dilinde söylendiği gibi.
Yanlışım yok, işliğin bir dili var,
ve şans eseri elektrik kesilirse, tekerlek
yavaşlayıp durur, o zaman siz
onun yekpare katı bir nesne değil ama
mükemmel bir çember hareketi oluşturan
ne çok kıymık parçacığı olduğunu aniden farkedersiniz, kadın size dönüp
soracaktır, “Neden?” Neden bir haftanın beş gecesini
bu cehennemde harcamalıyım’ın şu eski neden’i değil.
Sadece, “Neden?” Bildiğiniz
bir sihir bile olsa, konuşmaya cesaret edemez,
kadının gülmesinden korkarsınız, o zaten şimdi
kirli elinin tıpırdayan beş parmağını
beyaz gömleğinizin koluna koymuştur, sizi
kendinize zimmetlemek için, şimdi ve sonsuza kadar.
Levin’in ömür boyu süren Detroit’le hesaplaşması, kendisiyle hesaplaşmayı da içerir. “İkili” başlıklı şiirinden bir parça:
“Ya aşıklar?” diye soruyorsun. Hiçbir şey yazmadım aşıklar hakkında.
Bak şunlara. Bulutlar, kamyonlar, trafik lambaları, bir akşam yemeği, kokusu
pişen ekmeğin, dilin kaosu, gece vardiyasında
sekiz saat, harcanan her soluğun hesabını tutan gözetmen.
Korkup yazmaya hiç cesaret edemediğim şeyleri duyabiliyor musun?
Neden bir çift daha gerçektir senden veya benden,
neden onları toplamak için bir daha hiç geri dönmedim,
ne kadar az şey ifade ediyorum şimdi kendime veya başkasına,
ne anlama geliyor tüm bunlar, nereden buluyorsun
tüm bu gerçeklere ve itiraflara dayanma sabrını?
Görünmezleşen kelimeler, bir “film noir”a dönüşen şiir

Yine de Levine’in yer yer gerçekten travmatik biçimler alan şiirinin, tümüyle karanlık ve karamsar olduğu söylenemez. O işçi sınıfını yalnız acı çeken değil mücadele eden bir sınıf olarak anlatmış, fakat hiçbir süsleme, güzelleme ve dışsal dilek ve niyet yüklemeden, konformist ve sol okurun da beklediği ajitasyonal vaat ve katharsizle kolaya kaçmasına izin vermeden… Ölümleri, sefillikleri, korkuları, yaraları, sıradanlıkları ve sıradışılıkları, aşkları, kavgaları, cesaretleri, umutları ve umutsuzlukları, robotlaşmaları ve insanilikleri, onurlarıyla işçilerin gerçeğini, yalnızca “hardcore” (sert-çekirdeksel) gerçeğini anlatmıştır. Geleneksel kelime oyunları, teknik virtüözlük, çok anlamlılık, anlaşılmazlık, kişisellik, uçuculuk gibi “yüksek şairenelik” içermez onun şiiri. Levine’in “basit hikaye edici” şiiri, en bilineni ama bilinmezden gelineni, en görüneni ama görmezden gelineni, yani işçi sınıfının en somut gerçekliğini, neredeyse travmatik bir şiddetle ortaya koyar. İşçilerin en alışılageldik yaşam olay ve nesnelerinin varoluş sırrını amansızca, kanatırcasına deşer. Levine bir röportajında, kendi ideal şiir anlayışını şöyle özetler: “Okurken hiçbir kelime farkedilmemeli. Saydamlaşmış basit kelimelerin içinden sadece işçilerin, çalıştıkları ve yaşadıkları mekanların gerçeği olanca çıplaklığıyla görünmeli.” Bir başka edebiyat eleştirmeni, onun şiirini şöyle tanımlar: “Onunkisi duygusal olarak öylesine şiddetli, yoğun ama o ölçüde de kontrollü ve mütavazi bir şiirdir. Öyleki okuduğunuz şiirlerinin sayısı arttıkça, birikimli etkisi, sonunda sizi zangır zangır titretmeye başlar.”

Levine’in, yine ısrarla işçileri, Detroit’i anlattığı son şiirlerini topladığı Merhamet (1999), Nefes (2004), Dünyanın Haberleri (2009) kitaplarını değerlendiren bir edebiyat eleştirmeni şunları söyler: “Levine’in yapıtları ne kadar eski bir dönemi, Amerikanın bir dönemki gözbebeği, şimdi çöküp gitmiş olan bir büyük sanayi şehrini anlatırsa anlatsın insana onun şiirini okurken her zaman o yüksek aciliyet gerilimini yaşatır. Öldürücü çalışma koşullarına karşın, kendileri asla ölüp gitmekle kalmamış olan, fakat unutulmanın daha uzun ve sancılı ölümünden kurtarılması gereken işçileri anlatır.”

Tatlı Dilek (parça)
… yani ’48 yılında Cumartesi gecesiydi
işçi şehrinin tam kalbinde
Cadillac arabaları üretilirdi.
Doğrusu tüm o işçiler öldü
cennete gittiler en sevdikleri şarkıları söyleyerek
ve tüm Cadillaclar toprağa karıştı
ama o gece ürettiğimiz hiçbir şey
üretenlerden daha değerli değildi

Amerikan rüyasını kendi kabusları olarak üreten işçiler

Bir dönemki “Amerikan rüyasını” kendi kabusları olarak üreten Detroit Ford, General Motors, Chrysler işçileri… Ya da bölge gücü/küresel güç Türkiye rüyasını, kendi kabusları, işçi ceseti dağları olarak üreten Türkiyeli işçiler… Levine’in Detroit şiirleri bunun için evrenseldir. Her gerçek sanat yapıtının iki temel niteliği olan, ne zaman ve nerede yazılmış olursa olsun, evrensellik ve tüketilemezlik niteliğine sahiptir. Ve Levine’in şiirlerinin yarattığı aciliyet duygusu, bugün çok daha küresel ve acildir.
Levine’in şiirinin, nisbeten ve bir ölçüde benzerleri, ancak Çinli Foxconn işçisi Linzi Xu’nun şiirlerinde ve Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda bulunabilir. Nazım’ın şiirleri, dolaysızca işçilerin yaşamını anlattığı zaman bile, kısmen aynı yalınlıkta fakat kuşkusuz daha ideolojik ve felsefidir. “Şiirimizde yalnız onların öyküleri vardır” diyen Nazım’da bile olmayıp Levine ve Linzi’nin proleter kara gerçekçilik şiirinde olan farklı bir şey vardır: Bu işçilerin yaşamlarının tüm bastırılmışlığı, sıkıştırılmışlığı, kıstırılmışlığı içinde adeta patlayıcı bir travmatik duygusal şiddete, bir işçi şiddetine sahip bir şiirdir. Levine ve Linzi, işçi sınıfına mesaj veya ders vermeye çalışmazlar, kurtuluşun nerede ve nasıl olduğu göstermezler, fakat birer işçi olarak kendi içlerinde ne yaşıyorlarsa onu, yani işçilerin en sessiz çalışma anlarında bile her an her saat içlerinde zaptettikleri o korkunç sınıf gerilimini, sınıf karşıtlığının en dolaysız olduğu üretim sürecindeki o travmatik şiddet duygusunu, yansıtırlar. İşçi şiirlerindeki en büyük ustalık, kendi derdini ve duygularını ifade edemez olana dışsal bir tercüman olmaktan ziyade, işçi okura kendi özyaşam deneyimleriyle o şiiri bizzat kendi yazmış gibi hissettirmektir. Aslında “gibi”si bile fazla, proleter şiir kelimenin tam anlamıyla, tüm işçilerin öz yaşam deneyimlerinin, “gizli” yara ve öfkelerinin içinden geçerek yazılan, kolektif bir sınıf şiiridir.
Somut durumun somut şiiri
Levine’in yazı içinde sunmuş olduğumuz en ünlü şiirlerinden birkaçını çevirme çabamız üzerine birkaç söz: Şiir çevirisi her dilin ve kültürün kendine özgü yapısı nedeniyle zordur. Özellikle dış ses, ritm ve melodide kayıplar kaçınılmazdır. Ancak işçi sınıfının yaşadıklarının, özdeneyimlerinin, duygularının evrenselliği ve işçi şairlerin olağanüstü yalınlığı bu zorluğu bir nebze aşma olanağı vermektedir. Bu yüzden çok sınırlı serbest kültürel uyarlamalar dışında, şiirleri olabildiğince bire-bir çevirmeyi tercih ettik. Levine’in kendi şiirine ilişkin söylediği, okurken hiçbir kelime ve dize farkedilmemeli, hiçbir kelime kulağa ve zihne takılmamalı, işçinin aşina olmadığı hiçbir kavram ve olay olmamalı, kelimeler ve anlatım olabildiğince en gündelik ve en alışılageldik tarzda olmalı ki, bunun içinden işçi sınıfının, çalışma ve yaşam mekanlarının kendi amansız gerçeği en çıplak, en yoğun, en dolaysız biçimde gözler önüne serilebilsin/yüze çarpsın yaklaşımını, çevirilerde de uygulamaya çalıştık. Levine’in şiirinin, bir büyük sanayi fabrikası işçisi olarak kendi özyaşam deneyimlerine dayandığı kadar, tüm işçilerin ve işçi okurunun özyaşam deneyimleriyle köprü kurmaya dayanan kolektif bir sınıf şiiri olduğunu, her günkü en iyi bilinen ve en görünür olan, ama bir biçimde bilinmezleşmiş, görünmezleşmiş, doğallaştırılmış, kanıksanmış veya içe atılmış olan olay ve nesnelerin varoluş gizemini deşmeyi, yani uzlaşmaz sınıf çelişkisinin “somut durumunun somut şiirini” hedeflediğini yineleyelim. Bu yüzden Levine’in şiirindeki, kelime ve anlatımların bilindikliği, bir mavi yakalı işçi yaşadığı bir olayı birkaç yüz kelimelik dil haznesiyle en bilinen ve en görünen biçimiyle nasıl anlatıyorsa öyle bir bilindikliğin dibinden yükselen sınıf acısı ve öfkesi dalgasını yakalamaya çalıştık. “En azından denedik.”
İşçi sınıfının gizli yaralarının şairi, evrensel proleteryanın evrensel proleter şairi Philip Levine saygıyla.


.

Hayır’dan sonra




Çok basit bir tarifimiz var, tekrarlıyoruz: Cumhuriyet, cemaatleri, tarikatları, kurumsallaşmış dini, aristokrasiyi, monarşiyi dağıtıp, geriye kalanlardan bir yeni halk yaratma işidir. İş, yeni bir kamusal alana ihtiyaç ortaya çıkarır. Özgürleştirilmiş meydanlardır cumhuriyet. Örnekleri var. Bir meydanda toplanıp Bastille’i basanlar yeni bir halk olur. Fransız halkıdır bu. Moskova’da, Kızıl Meydan’da, Çarı kovalamak için toplananlar artık yeni bir halktır. Sivas’ta, yoksul Ankara’da toplanıp işgalcilerin üstüne yürüyenler, İstanbul’da Sultanı kovalayanlar, halifeyi alaşağı edenler artık ne tarikattır, ne de cemaat. Sultanahmet’te toplanıp Halide’yi dinleyenlere yeniden bakın; Onlar artık ümmet değil halktır. Türkiye halkıdır. Cumhuriyet özetle budur. Cumhur’un bir alanda toplanıp, kendisini kul yapanlara meydan okumasıdır. Meydanı ve kendisini özgürleştirmesidir. Kısaca devrim diyoruz.

Devrim bu ise karşı devrim de cumhuriyetle halk olmuş kalabalıkları yeniden ümmet olmaya çağırmak, tarikatların, cemaatlerin içinde toplamaya çalışmaktır. Olabilir mi, imkânı var mıdır, tartışırız. Ama yapmaya çalıştıkları budur. Böyle bakıldığında Fransız Devrimi ile Rus Devrimi, Rus Devrimi ile Türk Devrimi akrabadır, ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır. Biz şimdi hepsini bir ve aynı görüyoruz. Bu gelenek bizimdir.

Geleneğimizi sahipleniyoruz. Ümmet olmaya çağrılanları, cemaatlerin, tarikatların içinde insanlıktan çıkarılmaya çalışılanları yeniden ortak bir meydanda toplanmaya, yeniden halk olmaya çağırıyoruz. Tereddüt yersizdir; Bu artık bütünüyle sol bir iştir. Gezi’de, meydanı da, bayrağı da, cumhuriyeti de, laikliği de zalimlerin, egemenlerin, gericilerin elinden aldık, artık bizimdir. Devrim artık cumhuriyeti ezilenlere zimmetleme girişimidir.

Cumhuriyeti ezilenlere zimmetleyebilir miyiz? İmkânı var mı?

Cumhuriyet, sultanın mülkü olan topraklarda bir halk yaratma hamlesiydi. Yakup Kadri’nin Yaban’ına bakın, imkânsız görünen bir iştir. Devrimciler halk için savaşmaktadır ama aslında ortalıkta bir “halk” yoktur. Ümmettir çünkü. Yaban, halksız aydındır. Halksız aydın halksızlıkla kıvranmaktadır ve bir halk yaratmak zorunda olduğunun farkına varmaktadır. Cumhuriyet, sultanın mülkü olan topraklarda sultanın mülkü olan insanlarla yeni bir halk ve yeni bir ülke yaratma ütopyasıdır.

Yarattılar mı? Evet. Tamama erdi mi? Hayır. Çünkü bu uzun soluklu bir mücadeledir. İşte yüzyıl sonra yine sultan özentileri, cariye kalıntıları, kapıkulları, tuhaf görünüşlü yeniçeriler türedi. Yine meydanlarda sultanın mülkü olmaya teşne tuhaf kalabalıklar dalgalanıyor. Cumhuriyete şaşı, laikliğe düşman cahil bir sürü ile karşı devrim örgütleme kalkışan cüretkârlar var.

Not ediyoruz: Cumhuriyet’in bir “komplo” olduğun sananlar, laikliğin bir “aşırılık” olduğunu düşünenler çok kısa bir zaman sonra yanıldıklarını anlayacaklardır. Çünkü Cumhuriyet bütün bunların ötesinde bir insan olma ve bir insan kalma mücadelesidir. Kim engelleyebilir, kim tersine döndürebilir? Cumhuriyet insanlığın en büyük, en kapsamlı ütopyası, kulu insan yapma hayalidir. Bu hayal de bizimdir.

Kemalizm mi? Belki. Ama artık bütünüyle sol bir işten söz ediyoruz. Ölçümüz Kemalizm’in kurduğu cumhuriyette yeniden, ağa, şeyh, halife, sultan olabileceğini sanan yobaz gafiller değil. Şurası açık; Kemalizm’den geriye gitmeyiz. Diyorlar ki, “Kemalizm çok aşırı, çok radikal davrandı, o yüzden hata yaptı.” Mümkün mü? Kemalizm’i ancak yeterince radikal olmamakla eleştirebiliriz. Yeterince radikal olmamış, olamamıştır. Kemalistler dini kullanabileceklerini sandılar. Halkı disipline etmek için dini kullanmaya kalkıştılar. Sonra, cumhuriyetin yarattığı yeni insandan korktular. Köy enstitülerinden, 1960’da parlayan soldan korktular. İmam hatiplerle bu yükselişi engellemeye kalkıştılar. Sonra ülkeye egemen olan gafiller, Kemalizm’den uzaklaşıp anti-Kemalist bir Atatürkçülük imal ettiler. Bu düzen Atatürk’ün önde göründüğü, arkada karşı devrimin hüküm sürdüğü bir düzendi. Kurucusu Kenan Evren’dir. Kenan Evren cumhuriyeti işkence ederek öldürdü ama siyasi ömrü ölüyü kaldırmaya vefa etmedi. Bu yüzden imamları çağırdılar ölüyü kaldırsın diye. İmamlar geldi, cenaze namazından sonra ölüyü gömmeye götürüyoruz diye alıp tecavüze yeltendiler. Anayasayı değiştirip sultanlık ilan etmeye kalkışmalarının nedeni işte bu.

Muhafazakârlıkmış… Ne muhafazakârlığı? Neyi muhafaza etmişler şimdiye kadar? Osmanlının bile kuralları, belli ölçüleri vardı. Bunlar bütün kuralları yıktılar, bütün ölçüleri sildiler. Bir kuralsızlık ve bir ölçüsüzlük düzeni kurdular. Artık her türlü muhafazakârlığın imkânsız olduğu bir noktadayız.

Cumhuriyet bir halk yaratma işidir evet. Ama bu iş de halk olmak isteyen bir mazlumlar topluluğunu gerektirir. Teslim etmeli ki, bu ülkenin büyük kalabalıkları kendisine rağmen halk yapıldı, yurttaş yapıldı. Şimdi de gönüllü kul olmak isteyen geniş kalabalıklar var. Düşkünleştirildiler ve her türlü yazıma hazır hale getirildiler. Bu dinci gericiliğin, cumhuriyet düşmanlığının kitle tabanıdır.

Öteki yanında egemen sınıfların cumhuriyetin devrimci yanından duydukları derin korku var. Cemaat düzeni, tarikat düzlemi onlar için daha elverişli çünkü. Baksanıza ülkeye. Bir tek grev yok, bir tek öğrenci hareketi yok. İşçi gitti, mürit geldi yerine. Bir düşkünler düzeni kurdular böylece. Toplumu dinselleştirerek bütün hücrelerini bozdular. Toplum dediğimiz şey aşırı büyümüş bir kanserojen ur sanki. Bu uru dağıtmadan yeni mümkün değildir.

Evet, devraldığı sorunları çözemedi cumhuriyet. Korktu, öteledi. Halkının karnını doyuramadı, eğitimini sağlayamadı. Bu topraklarda yaşayan herkesi, dinine, diline, ırkına bakmaksızın yurttaş haline getirebilmeliydi. Başaramadı. Demek ki yeni ve devrimci bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Demek ki, yeniden başlarken eşitliği mutlaka sağlayacağız. Demek ki ürettiğimizi yeniden ve eşitçe bölüştüreceğiz. Demek ki sosyalist bir cumhuriyetten başka şansızımız yok.

Denedik, olmadı. Yine deneriz, oldururuz. Oldurmayıp ne yapacağız? Yeniden kul olacak bir sultan mı bulacağız kendimize? Yeni zenginlerden yeni şeyhler mi yaratacağız? Bir imama mı devredeceğiz akli yeteneklerimizi? Toplanırız meydanlarda, hep birlikte özgür ve eşit yeni bir cumhuriyet kurarız. Bu daha kolay!

Görüyoruz, cumhuriyeti hedef almak demek Osmanlıcılık ve hilafet demek. Mümkün mü? Olsa olsa dinsel tonu yüksek bir diktatörlük kurarsınız. Sopasını da dinin arkasına saklarsınız. Petrolünüz varsa Suudi Arabistan olursunuz. Yoksa Afganistan’dır varabileceğiniz yer. Bu ülke giderek daha fazla Afganistan’a benziyor farkındaysanız. Hiç kimse Türkiye’de bir Afganistan kuramaz. Olmaz. İzin vermez bu ülke. Birikimleri var, deneyimi var.

Evet, azaldı cumhuriyet. Laiklik azaldı. Bunların azalmasının nasıl kanlı, karanlık bir gelecek vaat ettiğini görüyor artık kalabalıklar. Bu ülkenin en yakıcı sorunudur bunlar. Geldiğimiz yer bu: Ya laik bir cumhuriyet olacağız, ya mahvolacağız.

Yıkıldı. Önemli değil. Kurulabileceğini biliyoruz. Kurarız. Mutlaka. O ışığı görüyoruz, o ışık yakın. Tabii bu derlenip toparlanma, örgütlenme, düşünme, yeni fikirler geliştirme gereğini ortadan kaldırmıyor.

Evet, toplanıp bir yol bulacağız. Bulamazsak, gelenlerle yürüyüp yeni bir yol olacağız. Mutlaka ama…





.

15 tatil ve ebeveynin sisifosu




Bizim öğrencilik zamanımızda bir kırlangıcın aceleciliğiyle bitiveren yarıyıl tatilinin, ebeveynlik gelip çattığında karınca adımlarıyla ilerlediğini birçoğunuz deneyimlemektesinizdir sanırım. Zaman işte böylesine göreceli bir kavram. Bu hafta boş zaman kavramını ve sevgili çocuklarımızla onların boş zamanlarını nasıl birlikte “keyifli” hale getirebileceğimizi tartışmak istedik.

“Boş zaman” kavramının kutuplaştırılarak zamanın geri kalanından ayrıştırılması olgusu başlı başına bir garabet. Kapitalist çalışma hayatının en ince ayrıntısına kadar tanımlanıp, yaşamın diğer yarısı üzerine konumlandırılır hale gelecek şekilde kutsanmasıyla birlikte boşa düşen yaşam parçalarının toplanmasıyla oluşan zaman dilimine maalesef “boş zaman” diyoruz. Ama doğalında boşluk tanımayan kapitalizm, modern dünyada boş zamanları da allayıp pullayıp bize yeniden satmayı başardı. İnsanoğlunun üreticiliğini işi ile sınırlandıran modern dünya, boş zamanları da bir tür “tüketme ayini” haline getirerek değerlendirdi. Önceleri işçinin emeğini yeniden üretebileceği asgari standartlara göre belirlenen ücret ve çalışma saatlerinden arta kalan boş zaman, şimdilerde işçinin ve dolayısıyla onun çocuklarının tüketim miktarının bir kıstası değil. Zaten bu nedenle hizmet sektörünün üretim sektörü karşısındaki saçma büyüklüğü ve kredi kartı borçları tavan yapmış durumda. İnsanoğlu insanlığını yeniden üretebilmesi için ihtiyacı olan zamanı ve parayı “boş”a harcıyor özetle.

Bu durumun çocuklarımızla ilgisi ise en başından eğitim ve öğretim süreçlerinin tıpkı bizim iş hayatımız gibi en ince ayrıntısına kadar planlanıp, mekanize edilerek insan doğasından ve yaratıcılığından koparılmasıyla başlıyor. Çocuklarımızın merak duygusu bu sürecin çarkları altında güzelce ezilerek onların kendilerini yeniden üretecek şekilde kendi eğitim ve öğretim süreçlerine katılmaları engelleniyor. Çocuklarımız önüne konan testi çözen, anlatılan dersi dinleyen, zil çaldığında koşturup oynayan robotlar olarak tasarlanıyor. Bu süreç dışındaki boş zamanlarında ise onların çılgınca tüketmesi için hazırlanmış oyuncaklar, oyun parkları, bilgisayar oyunları, saatlerce izleyebilecekleri çizgi filmler, başkalarının nasıl oyun oynadığını bile izledikleri videolar, nasılsa bir süre sonra sıkılıp bırakacakları çeşitli kurslar ve doludizgin market arabası sürebilecekleri süpermarketler var. Kısacası çocuklarımızı gelecekte üretecekleri sınırlandırılmış işlerinden kazanacakları parayı daha çocukluklarında peşin peşin harcayan “bilinçli” tüketiciler olarak yetiştirmemiz için bütün şartlar sağlanmış durumda.

Kısa yoldan söyleyeyim bu kısır döngüyü, bizleri çoktan sarmalamış, çocuklarımızı da yavaş yavaş içine alıştıran bu kısır döngüyü kırmak zorundayız. Çocuklarınızla Lego* animasyon filmini mutlaka izlemişsinizdir (izlemediyseniz de mutlaka izleyin), filmde günlük hayatın her dakikasına özenle yedirilmiş yabancılaşma ile mücadele eden usta yapıcılar var ya işte bizler de öyle olmalıyız. Çocuklarımız ile tüketme mottosundan,  çocuklarımız ile üretme evresine geçmeliyiz. 

Mesele ne ürettiğimizden çok çocuğumuzun üretici kimliğine, yaratıcılığına, kendiliğindenliğine kattıklarımız aslında.  Birlikte yemek de yapabiliriz, kurduğumuz hayallerin resmini de; oturup sevdiklerimize mektup da yazabiliriz, onun gözünden bir kısa film de çekebiliriz. Yeter ki en güzelini, en doğru şekliyle yapmaya çalışmak yerine, onun içinde bağlamla ilgili olan biteni dışarı aktarmasına ve sürece katkıda bulunmasına izin verelim.  Yeter ki onun oyuncakla oynama halinden oyun oynarken oyuncakları kullanma haline geçmesine veya çevresindeki her şeyi oyunun içine katabilme eğilimini gerçekleştirmesine katkıda bulunalım.  Merak ettiği her ne ise elimizdeki akıllı telefonlardan oturup birlikte bakınalım, saçmadır sapandır demeyelim yollara düşüp birlikte arayalım. Çünkü sevgili Orhan Öztürk hocamızın “Özerk Benlik, Kul Benlik” kitabından özetle; “Merak eden kolay kolay biat etmez.”

Elbette ki, içinde yaşadığımız kısır döngüden bağımsız değiliz, çocuklarımız da öyle. Öncelikli olanın bizi ve çocuklarımızı köleleştiren zincirlerden kurtulma mücadelesi olduğu da aşikâr. Bununla birlikte zincirlerini sorgulayan çocuklar yetiştirmek de boynumuzun borcu. Usta yapıcılar okullarda yetişmiyor, onları biz elbirliğiyle büyüteceğiz.

bilim soL - Psikiyatrist Cem Taylan Erden




.