28 Şubat 2017 Salı

Açığa alınan Barış Akademisyeni Prof. Dr. Eren Deniz Tol yaşamını yitirdi




Akademiye dönük saldırıda Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’ndeki görevinden açığa alınan, Barış için Akademisyenler imzacısı Prof. Dr. Eren Deniz Tol, kanser rahatsızlığı nedeniyle yaşamını yitirdi. Tol, Sendika.Org için kaleme aldığı yazıda “‘Bir şey yapmalı’ ama bu metinlere imza atmaktan ibaret olmamalı” demişti

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Barış Akademisyeni Prof. Dr. Eren Deniz Tol, uzun süredir tedavisini gördüğü kansere yenik düşerek yaşamını yitirdi.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi çıkışlı olan, Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı metnine imzasını atan Tol, akademiye yönelik saldırılar kapsamında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Rektörlüğü tarafından açığa alınmış, soruşturma sonucunda yeniden göreve başlatılmış, ancak rektörlük tarafından daha sonra tekrar açığa alınmıştı.
Tol, 3 Ocak 2013 tarihinde Sendika.Org için “Utanıyorum” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Üyesi oldukları örgütleri ayağa kaldırma, olmuyorsa üniversitelerdeki direniş potansiyelini açığa çıkaracak yeni yollar ve araçlar üzerine düşünme çağrısı yapan Tol, yazısını şu cümlelerle bitirmişti:
"Ben artık bu “UTANÇLA” yaşamak istemiyorum ve benim gibi hisseden, düşünen çok sayıda insan olduğunu da biliyorum. “Bir şey yapmalı” ama bu metinlere imza atmaktan ibaret olmamalı."




.


Ankara Konur Sokak’ın ‘Yaşar abi’si tutuklandı



Ankara’da Konur Sokak’ın sevilen “Yaşar abi”si Yaşar Öztemel bir savcıya saldırdığı iddiasıyla tutuklandı. 12 Eylül işkenceleri nedeniyle akıl sağlığını yitiren Öztemel’e verilen rapor mahkemeye sunulmasına rağmen hakim, Öztemel’e “Bir sıkıntın var mı?” diye sordu.
Evrensel’den Birkan Bulut’un haberine göre, Öztemel’in akli dengesine dair bir sorunu olmadığını savunması üzerine hakim tutuklama kararı verdi. Öztemel, geçmişte de polislere gösterdiği tepki nedeniyle defalarca gözaltına alınmış, tutuklanmış ancak her seferinde sağlık durumunun tespit edilmesiyle serbest bırakılmıştı.
12 Eylül’de Devrimci Yol davasından tutuklanan ve gördüğü işkence sonucu akıl sağlığını yitiren, şizofreni tanısı konulan eski avukat Yaşar Öztemel, Yüksel Caddesi’nde bir savcı ile tartıştı. Avukatının verdiği bilgiye göre savcı N.S. oturduğu mekanda çevredekilere “Eskiden buralarda solculuk yapıyorduk” dedi. O sırada bu sözleri duyan ve savcı olduğunu öğrendiği N.S.’ye kızan Yaşar Öztemelli, “Burada her zaman devrimciler var” diyerek savcıya bir cisim fırlattı. Bunun üzerine Öztemel’i gözaltına aldıran savcı, hastaneye giderek “sol omzunda hafif kızarıklık ve ağrı” olduğu yönünde rapor aldı. Savcının şikayeti üzerine Öztemel tutuklama talebiyle Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarıldı.
Akıl sağlığını yitirdiğine dair doktor raporu olan Yaşar Öztemel çıkarıldığı mahkemede tutuklandı. Avukatları daha önce hakkında açılmış birçok davadan akıl sağlığı olmadığı nedeniyle ceza almayan Öztemel’in doktor raporunu hakime sundu. Ancak hakim Savaş Şahinbay, doktor raporu ve diğer mahkeme kararlarına inanmak yerine, Yaşar Öztemel’e “Bir sıkıntın var mı” diye sordu. Öztemel, bir sorunu olmadığını savundu. Hakim de akli dengesine dair rapora rağmen Öztemel’in yanıtına dayanarak tutuklama kararı verdi.
Yaşar Öztemel mahkemede yaptığı savunmada “Devlet bana işine gelince akıllı, işine gelince de deli muamelesi yapmaktadır. Ben devletin bana yaptığı haksız ve hukuksuz uygulamaları protesto etmek amacıyla devleti temsilen kendini tanıtan Cumhuriyet savcısına bir sandalye fırlattım. Ancak kendisine değmediği gibi yakınından bile geçmemiştir. Zaten o da üzerinden çıkardığı metal bir copu bana salladı. Ben ezilen bir çocuğun hakkı için protesto yaparken bu kişileri gördüğümde onlara karşı bir şeyler söylemiş olabilirim, hatırlamıyorum” dedi.


.

27 Şubat 2017 Pazartesi

Yetmez Ama HAYIR



İyi ki Doğdun Yoldaşım Deniz.




Deniz bize milyonlarca göz yaşının armağanıdır. Onu yaşatmak, yüreğimizdeki devrim ateşimizi yaşatmaktır.
Bu ülkenin gazetelerini açın bakın, bir yanda madenci oğlunun tabutunun başında ağlayan ayağında yırtık lastikten ayakkabılı bir baba, diğer yanda dolarların ve sarayların içinde yüzülen zevki sefa gerçeğinde, adeta yoksul insanlarıyla alay eden yeni bir Türkiye söylemi.
Buna ancak Denizleri anlayanlar ve anlamlandıranlar dur diyebilirdi. Denizi anlamak, toprağı, insanınızı, coğrafyaları anlamak demektir.
Denizi anlamayan, toprak da ıslanamaz.

video






.
.

26 Şubat 2017 Pazar

Lenin




"Eski kapitalist toplumun bize bıraktığı en büyük kötülük, en büyük zorluk kitapla pratik yaşam arasındaki son derece derin uçurumdur.
O nedenle komünizm üzerine sadece kitaplarda olanı edinmek son derece yanlıştır. Şimdi bizim konuşmalarımız ve makalelerimiz önceden komünizm üzerine yazılmış olanların sadece tekrarı değildir, çünkü konuşmalarımız ve makalelerimiz her günkü ve çok yönlü çalışmamızla bağlantılıdır.
Çalışma olmadan, mücadele olmadan komünist broşür ve eserlerden alınmış kitabi bilgilerin beş kuruşluk değeri yoktur. Çünkü teori ile pratik arasındaki eski uçurum, eski burjuva toplumun en iğrenç özeliğini oluşturan bu uçurum hâlâ varlığını sürdürüyor."






.

25 Şubat 2017 Cumartesi

Yetmez ama HAYIR


EVET ÇIKARSA NE OLUR?
AKP’de işin ortası, kararı yoktur. Hep daha güçlü görünmeye mahkumların iktidarı altındayız. Yarın, dün olduklarından birazcık daha az güçlü görünseler tekneleri su almaya başlar; iktidar çözülür. Çözüldükçe hesap vermekten kaçamayacakları gün gelir. Suçlarının hesabı ise verilebilir gibi değil!

Aslında epey zamandır bir başkanlık rejiminin tepesindeymiş gibi yaşıyorlar. Ama bu fiili durum yetmiyor. Hep, her gün biraz daha güçleniyormuş gibi yapmalılar ki güçten düşüşleri gizlensin. Fiili durumu anayasa haline getirmeleri gerek ki fiili gücü kaybettiklerinde kendilerini yasadan koruyacak bir yasaya sığınabilsinler.

Devletin her kademesinde laikliği ezdiler. Ama yetmez: laiklik yasalardan da çıkmalı aksi onlar için bir tehdit unsuru.

Üniversite babalarının çiftliği, orta öğrenim imam hatipleştirilmiş ama yetmiyor. Hurafelerden gayrisine, örneğin bilime değer verilmesin istiyorlar Bilim, onlar için bir tehdit. 
 
Her gün iş kazası denilip geçilsin istedikleri bir cinayet işleniyor. Patron kârına kâr katsın diye işçinin ölümü olağanlaşsın istiyorlar.  

Her sandalyesini aslında tek şefin belirlediği bir meclis çoğunluğu yetmiyor. Meclis veya başka bir kurumun denetiminden mal kaçırmakta güçlük çekmiyorlar ama denetim denilen şey olduğu gibi tarih olsun istiyorlar.

Referandumdan evet çıkarsa bugüne kadar fiilen, yasa, hukuk dinlemeden yaptıklarını anayasa gereği yapacaklar.

Çalışan, sokağa çıkan, sosyalleşen kadın, özgürlük demek. Kadınlar sadece evde çocuk doğursun isterler. Evet’le bütün özgürlükleri yok etme yetkisini de elde edecekler.

AKP bir Amerikan projesi. Referandum zaferini emperyalizme ne kadar da vazgeçilmez olduklarını göstermek için istiyorlar. Milli iradenin mazbatası, Amerikan emperyalizmine pazarlık masasında sunulacak bir tapu.

AKP bir sermaye partisi. Kriz zilleri çalarken, referandumda “Evet”i alınca para babalarına alternatifsiz olduklarını kanıtlamış sayacaklar kendilerini.

AKP’nin savaşa ihtiyacı var. Evet’le kan dökme yetkisini ceplerine koyacaklar.

AKP şeriatçı ve faşist. Evet çıkarsa Türkiye’de şeriatçı faşizme yasallık sağlanmış olacak.
Ama o kadar.

Evet, var olanın daha kötüleşerek sürmesidir ama bir oylamayı daha kazandılar diye son perde de kapanmış olmayacak.

Evet sonucu onlar için çok önemli ama bu sonucu bile geçersiz kılacak, yok hükmüne indirecek bir halk “boyun eğmem” demeye devam ettikçe son söz söylenmiş olmayacak.


HAYIR ÇIKARSA NE OLUR?
Gerici iktidar her gün ülkeyi karanlığa biraz daha gömmek zorunda. HAYIR, bu yolda tökezlemesi anlamına gelecek.

Karanlık bir çırpıda dağılmayacak ama Türkiye’nin direncinin tükenmediği, tüketilemediği görülecek. Halka boyun eğdirmelerinin imkânsız olduğunu söyledik hep. Boyun eğmeyenler moral bulacak.

Evlerine tıkılmak istenen kadınlar yeniden seslerini yükseltme cesareti bulacaklar. Gençler, geleceksizliğin kader olmadığını hissedecekler. Öğretmenler cehalete karşı insan yetiştirmenin mümkün olduğuna yeniden kanaat getirecekler. Bilim, hurafelere karşı başını yine dikleştirecek. Hukuk hatırlanacak. Hukukun birilerinin iki dudağının arası değil, her şeyden önce adalet duygusu olduğu düşüncesi, karanlığın içinde ışıldayacak.

Analar ve babalar, çocuklarının sorgusuz sualsiz ölüme yollanmasının da engellenebilir olduğunu hissedecekler. “Savaş bir kader değil” denecek.

Toplum yalana, hırsızlığa mahkûm olmadığını düşünecek. Yalancıya yalancı, hırsıza hırsız demek için cesaretini toplayacak insanlar.

İşçiler, iş başında ölmenin çalışmanın fıtratında olmadığından emin olacak. İşsizler, yoksulluk kaderinin de kırılabilir olduğunu fark edecek.

Ama o kadar!
AKP karanlığı tökezleyecek ama bir oylamayı kaybetti diye şafak sökmeyecek. Ülkeye fiilen yaşattıkları karanlığı sağlam bir anayasa kazığına da bağlayamadılar diye bir anda çökmeyecekler.

Referandumdan, HAYIR’dan önceki fiili duruma geri dönmek isteyecekler.

Kaybettikleri oylamayı telafi etmek için daha beterini deneyecekler.

Ne yapabilecekleri hakkında bin bir rivayet dolaşıyor. Sabah akşam tehdit ediyorlar. Savaşla, ölümle, zulümle tehdit ediyorlar… Hepsini yapabilirler. Zaten yeri geldiğinde ellerinden geldiği kadarıyla yapmıyorlar mı?

HAYIR çıktığında saldırganlaşacaklar. Ama aynı zamanda referandum öncesine göre güç kaybetmiş olacaklar.

Evet çıktı diye halkımız sinmeyecek. HAYIR çıkarsa da AKP teslim olmayacak. Mücadele devam edecek.

AKP, oylamayı kaybetti diye gerici diktanın süpürülmesini kendiliğinden başlatmayacak. 

Süpürülmeleri, hesap sorulması daha mümkün hale gelmiş olacak.

Örgütlenirsek, mücadele edersek bu olacak.

HAYIR çıktığında eğer örgütlenmede eksik, mücadelede isteksiz kalırsak oylamayı kaybetmenin acısını çıkartacaklar.


EVET ÇIKARSA NE YAPMALI?
Paranın saltanat sürdüğü bu düzende, demokrasi denen oyunda, seçimler çoğunlukla bir şeylerin nedeni değil, sonucudur.

Evet çıkarsa bu sonuç, halkın baskıya, yok sayılmaya, zulme karşı mücadelesindeki eksiklerin ağır bastığını gösterir.

Bu sonuçta baskıların, sahteciliklerin rolü mutlaka olacaktır. Evet’i baskı sayesinde elde etmişlerse halk baskıyı geri püskürtememiş demek olur. Evet’i sahtecilikle elde ederlerse halk sahteciliği önleyecek ölçüde örgütlü olmadığı için bu gerçekleşmiş olacaktır.

Yani bu düzende baskı da, sahtecilik de oyunun parçasıdır.

AKP bu oyunu kazanmakla meşruluk kazanmaz. Bu oyunun kendisi meşru değil.

Meşru olmayan bir işlemle AKP’den kurtulma hayaline kendimizi kaptırmazsak referandumdan Evet çıktığında yıkılmayız. Doğrudur, belki hevesimiz şimdilik kursağımızda kalır ama kaldığımız yerden, hatta daha iyisini yapmak üzere mücadeleye devam ederiz.

Referandumdan Evet çıktığında fiili dikta rejimi engellenemez, itiraz bile edilemez bir mertebeye yükselmiş olmayacak.

Evet oyunun çoğunluk olması, hukuksuzluğu, adaletsizliği, savaş kışkırtıcılığını, işçi katliamlarını, kadınların baskı altına alınmasını, çocukların çalıştırılmasını meşru hale getirebilir mi? Evet çıktı diye Türkiye’de cumhuriyet fuzuli, saltanat kader haline gelmiş mi olur?

Tersine. Baskı rejiminin yandaşlığı, insan düşmanlığı çoğunluk mu çıktı? Bu, böyle bir ülkeyi kabul etmeyen milyonlar için daha kararlı, daha örgütlü bir mücadeleye davet anlamına gelir.

Sandıktan çıkan Evet sonucunun bir yıkım, her şeyin sonu olarak okunacağını düşünmeyin sakın. Evet çıkarsa dönün, HAYIR’lara bakın.

“Bugünkü örgütsüzlüğümüzle bu kadar kalabalıksak” diyelim, “siz bizi bir de örgütlendiğimizde görün!”

Kendilerini çok güçlü sanacaklar ve yaptıklarının daha beterini yapmak için harekete geçecekler. Çocuklarımızın öldürülmesini, işsizliği, kadınların kapatılmasını, yoksulluğu sineye mi çekeceğiz? Saldıranı örgütlenerek, karşı durarak yanıltacağız.

Türkiye Komünist Partisi orada olacak ve sizi bir kez daha örgütlenmeye, örgütlü mücadeleye çağıracak.


HAYIR ÇIKARSA NE YAPMALI?
Referandumdan HAYIR çıkarsa AKP ve Erdoğan bu yenilgiyi daha büyük bir zaferle telafi etmek isteyecektir. “Halk bizi reddetti” diye geri çekilmeyecekler. Acısını çıkartmak için harekete geçecekler. İntikam hırsıyla saldıracaklar.

Ama referandumun öncesine göre daha güçsüz düşmüş olacaklar. Halkın işi de asıl o zaman başlayacak.

Türkiye sadece anayasa değişikliklerine hayır mı demiş olacak, yoksa bu şeriatçı faşist dikta heveslilerinin her şeyine mi?

HAYIR’cılar olarak kazandığımızda kendimizi bir yol ayrımında bulacağız. Yollardan biri AKP’ye ayar vermeye çıkacak. Birilerinin “derslerini aldılar, artık dikkat ederler” diyeceğine şüphe yok. “AKP’ye çıkış yolu için el uzatalım” denecek. Yenik başkan ve çetesinin “artık oyunun kuralına uyması” beklenecek. Referandumda kazanırsak halkın zaferi, yani HAYIR oyları, suçların örtülmesi için kullanılmak istenecek. “Fazla zorladınız” diyecek bazı muhalifler, “bu kadar abartmayın”. Başkaları da müzakere masasını hatırlatacaklar yeniden. Barışa çağıracaklar AKP’yi. El sıkışmaya…

Diğer yol ise hesap sormaya giden yol olacak.

Savaş kışkırtıcılığı yapmak, sadece “biraz ileri gitmek” midir? Yüz bin kişiyi bir hamlede işsiz bırakmak, “birazcık abartmak” mıdır sadece? On milyonlarca insan HAYIR oyunu yıllardır işçi ve kadın öldürülmeyen bir gün bile geçmediğini unutmak için mi vermiş olacak?

Anayasa değişikliğine hayır dedikten sonra, çocuklara “bir kere” tecavüz edilmesini onaylayacak mıyız?

HAYIR diyorsak örgütsüzlüğe, mücadelesizliğe, boyun eğmeye hayır diyoruz.

HAYIR’ın anlamı bu, “Hayır”ın anlamı bu olmak zorunda.

Yoksa AKP HAYIR’ın acısını öyle bir çıkartır ki, bugünleri aratır!

Türkiye halkı doğrusunu yapar ve referandumdan HAYIR çıkarsa... Türkiye halkı orada durmaz ve hesap sormak için yola devam ederse…

Emeğin, aydınlığın, özgürlüğün, adaletin, eşitliğin Türkiyesi’ne doğru yola çıkmış oluruz.











.

Bağnaz Katolik doktorlar



Roma’nın başkenti olduğu Lazio bölgesi yönetimi San Camillo hastanesine kürtaj uygulayan iki hekim aldığını duyurunca ülkede yer yerinden oynadı. Önce Vatikan ve üst düzey din adamları, ardından Sağlık bakanı Beatrce Lorenzin, bu seçime karşı çıktılar.

Katolik İtalya’da doktorların yüzde 70’i kürtaja karşı ve uygulamak istemiyor. Sağlık sorunu gerekçe olsa bile hekimler, din ağırlığını hissettirince sorumluluktan kaçınıyor. Kürtaj karşıtı hekimler açısından Molise bölgesi yüzde 93,3’le başı çekerken kuzeyde Vald’Aosta yüzde 13’le kürtaj karşıtlarının ulusal çerçevede en düşük olduğu bölge.

İtalya’da bugünlerde hararetli tartışmalara neden olan kürtaj uygulamasının ayrıntılarına girmeden önce bu yöndeki tıbbi müdahaleyi düzenleyen yasaya kısaca göz atalım. Çizme’de kürtaj konusunu 1978’de onaylanan 194 numaralı yasa belirliyor. 1981’de gerçekleştirilen referandumun ardından yasal bir çerçevede uygulanmaya başlayan yasa, gebeliğini sonlandırmak isteyen kadınlara ülkedeki bütün hastanelerde ücretsiz sağlık hizmeti sunuyor.

İtalya’nın Katolik bir ülke olması ve bağnaz din adamlarının yüzyıllar boyunca engellemeleri nedeniyle kadınların uzun soluklu bir mücadelenin ardından elde ettikleri yasa, kürtajın hamileliği izleyen üç ay içinde sonlandırılmasını öngörüyor. Eğer anne karnındaki bebeğin ciddi sağlık sorunları çıkacak olursa gebelik 5. ayın içinde de tedavi amaçlı noktalanabiliyor.

Bununla birlikte 194 numaralı yasanın 9. maddesi, kürtaj uygulayan jinekolog, anestezist ve hemşireye cerrahi müdahaleyi reddetme yetkisi de veriyor. Ancak ilgili sağlık kuruluşunda kürtaj karşıtı doktorlar çoğunlukta olsa bile hastane gerekli hizmeti vermekle yükümlü.

Kürtaj Çizme’de bir devlet hastanelerinde uygulanıyor. Özel hastaneler bu çerçevenin dışında şimdilik. Yasal olmayan yöntemlere başvurarak kürtaj yapan hekimler konusunda çok ağır cezalar öngörülüyor.

JİNEKOLOGLARIN YÜZDE 70'İ KÜRTAJ KARŞITI
Jinekologların yüzde 70’i aşan oranda kürtajdan kaçındığını doğrusu bilmiyordum. Bu seçimde dinsel, etik ve ahlaki nedenlerin öne çıktığı vurgulansa da bu rakam çok yüksek. Bu yüzden birçok devlet hastanesinde kürtaj yasasını uygulayabilecek bölüm personel yetersizliği gerekçe gösterilerek hizmet vermiyor.

Hukuki sürecini aşıp Roma’daki San Camillo hastanesinin seçimine odaklanan İtalya’ya bakalım. Geçmişte kurduğu engizisyon mahkemelerinde Avrupa’da yüzlerce kadını “cadı” olmakla suçlayan ve ölüme mahkum eden, yüzlerce felsefeciyi ateşe veren Katolik kilisesinin yüzyıllar sonra değiştiğini düşünmüyorum. Bu nedenle günümüz Vatikanı’nın kürtaj karşıtı olmayan hekimleri kabul etmemesi beni çok da şaşırtmıyor. Matteo Renzi hükümeti döneminde Sağlık Bakanlığı koltuğuna oturan Beatrice Lorenzin’in “Evet yürürlükte bir yasa var ama sömürmeyelim” diye ortaya çıkması İtalya’nın da ters yönde gerilediğinin işareti.

Jinekolog Silvana Agatone’nin vurguladığı gibi çok az sayıda hastane ve hekimin kürtaj uygulaması yasal olmayan yöntemlerle bu cerrahi müdahaleye girişenlerin sayısını arttırıyor. Kürtaj hakkını savunan Laiga derneğine başkanlık eden Agatone, “İtalyan jinekologların yüzde 70’i kürtaj yapmıyor. Bu gerçek bir rakam.Bazı bölgelerde kürtaj yapılan sağlık kuruluşu olmadığı için kadınlar yüzlerce kilometre uzaklıktaki şehirlere gitmek zorunda. Bakan Lorenzin ‘kürtaj uygulayabilecek yeterli hekim var, kürtaj talebi sayıca düştü’ derken yalan söylüyor” diyor.

YASAL OLMAYAN YÖNTEMLE KÜRTAJ RİSKİ
Nüfusu 65 milyonu aşan İtalya’da kürtaj uygulayan hastanelerin sayısı yüzde 59.6, geri kalan yüzde 40, kürtaj karşıtı hekimlerin çoğunluğu nedeniyle bu konuda hizmet vermiyor. Yasa dışı yöntemlerle çocuk aldırtan kadınlar arasında yabancı uyruklu ve mülteci kadınların sayısı oldukça yüksek. Birçok kez nereye gidecekleri konusunda da bilgi sahibi değiller.

Kürtaj hakkı konusunda herkes topu birbirine atıyor. Kardinal Camillo Ruini şık sözlerin ardına sığınarak, kürtaj hakkını düzenleyen yasansın ruhunun aldatıldığını öne sürüyor, Lazio yönetimi kürtaj uygulayan iki hekimi işe almakla kazanılan bir hakkı garantilemek istediklerinin altını çiziyor ama bu karar konusunda din savaşları kopartıldığını öne sürüyor. Kardinal Ruini “Yasa gerçekte kürtajı değil kürtajı reddetmeyi öngörüyor” diye konuşurken bölünme aşamasındaki Demokrat Parti’nin sağlık bakanı Lorenzin, Kardinal’e sahip çıkıyor. 

Hekimlerin yüzde 93’ünün kürtaja karşı olduğu Molise bölgesinde Campobasso hastanesinde kürtaj uygulayan tek doktor, Michele Mariano. 65 yaşındaki hekim yaz kış demeden yılda 400 kürtaj gerçekleştiriyor. “Ben ateistim ama öncelikle hekimim. Kadınların yasal olmayan yöntemlerle kürtaj olmalarını engellemek adına bu yasayı savunan kuşaktanım. İtalya’da kürtaj uygulayan hekimin kariyer yapması mümkün değil. Ben canlı örneğim.” Diyor.    

İtalya’nın 1970’li yıllara geri döndüğünü düşünebilirsiniz ama belki de hiç değişmedi bu ülke. Vatikan’ın ve Katolik dininin gölgesi her yerde.





.

Dresden katliamı bugüne ne söylüyor?













Geçen hafta bir olayın 72. yıl dönümü sessiz sedasız geçti. İkinci Dünya Savaşı’nın son yılı olan 1945’in 13-15 Şubat tarihleri arasında ABD ve İngiliz Hava Kuvvetleri tarafından Dresden ağır bir şekilde bombalandı.

Oysa son derece tarihi bir dokusu olan Dresden açık şehir olarak ilan edilmişti ve savaş boyunca hiç saldırıya uğramamıştı. Kızılordu çok yakınlardaydı, Alman ordusunu yenerek ve gerekirse sokak sokak savaşarak ilerliyordu.

Hiçbir sanayi tesisi içermeyen şehir merkezine iki gün boyunca 1250 İngiliz ve ABD ağır bombardıman uçağı 4 bin tondan fazla yangın çıkartıcı madde ve patlayıcı attı.

Saldırı yangın çıkarmaya dayanıyordu. Bombalar itfaiye müdahale edemesin ve alev dalgaları parçalanmış, kapı ve pencerelerden girebilsin diye atıldı. Şehir merkezindeki sıcaklığın 3000 santigrada ulaştığı söyleniyor.

Kaç kişinin bu saldırıda yaşamını kaybettiği tam olarak hiçbir zaman anlaşılmadı, 20 ila 40 bin ölü olduğu tahmin ediliyor. Yaşamını kaybeden sivillerin bir kısmı sıcaklığa bağlı olarak erimiş olmalı.

Fotoğraf: Dresden katliamı sonrası meydanların yanmış cesetlerle dolu olduğu görülüyor.
Yazılama yayınlarından çıkan değerli tarihçi Ernie Trory’nin “Churchill ve Bomba” isimli kitabında katliamın ayrıntıları ve nedenleri anlatılıyor.

Dresden’in yok yere vahşice bombalanmasının büyük bir zafer kazanarak ilerleyen Kızılordu’ya bir uyarı olarak yapıldığı söyleniyor. Savaşın kazanılmasına hiçbir katkısı olmayan ve sadece sivilleri topluca katletmeye yönelen bu saldırı, aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’ne dönük düşmanlığın belki başlangıcı sayılabilir.

Kitapta ayrıca çok benzer şekilde Hiroşima ve Nagasaki’de sivilleri yok yere katleden ABD’nin eğer elinde yeterince atom bombası olsaydı, savaş sonrasında bunları Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaktan çekinmeyeceği de belgeleriyle ortaya konuyor. Bu korkunç fikri engelleyen Sovyetler Birliği’nin dört yıl içinde kendi atom bombasını üretmesi oluyor.

Neden 72 yıl sonra bu olayı hatırlama gereksinimi duyduk veya başka bir deyişle bu hatırlamanın günümüze nasıl bir katkısı var?

Dresden katliamı, bize tekellerin sahibi sermaye sınıfının doğasını gösterdiği için önemli. Hitler, Churchil, Roosovelt, Truman tekellerin siyasetini yürüten siyasiler bugün yaşamıyorlar, fakat az çok bu siyasetin arkasındaki tekeller varlıklarını koruyor.

Ve onların sınıfsal güdülerinin nasıl her türlü kanlı cinayete ve katliamlara neden olabileceğini bize çok iyi gösteriyor. Özünde bu sınıf varlığını koruduğu sürece insanlık her zaman tehdit altında olacak.

Bir kere ahlaki bir yan var: Bu düzene boyun eğmenin bu sınıfla işbirliği yapmak olduğunu hatırlatalım.

Sonrasında ise, sermaye sınıfının tüm insanlığı bugün İkinci Dünya Savaşına göre çok daha fazla tehdit altında tuttuğunu hatırlayalım. Yönetimde ister Trump gibi faşistler, ister Obama gibi yeni-sosyal demokratlar olsun, hiç fark etmez, arkalarındaki sınıftan insanlık kurtulmadıkça rahat bir nefes almak mümkün değil.Önümüzdeki yıllarda en kritik mesele ömrünü doldurmuş bu cani sınıfın emekçileri topyekün bir savaşa ikna edip edemeyeceği olacak.

Ve kurtuluşun umudu da bu soruda gizli.






.

23 Şubat 2017 Perşembe

Dengin


İyi Bakın Bu Fotoğrafa


Haziran direnişinin boyun eğmeyen insanlarına Nâzım’ın Karlı Kayın Ormanı’nı piyanosunun tuşlarında şelaleleştirerek dinleten ellere vurulmuş kelepçeye iyi bakın.

Soma’daki işçi katliamında hayatını kaybedenlerin hayatta ve ayakta kalmaya çalışan çocuklarına destek için tuşlara basan eller şimdi kelepçede, iyi bakın.

Soma katliamcılarına siper olanlar tetikçilerine işçi tekmeletirken, o eller işçi çocuklarına ömür boyu verilecek bursa katkı için çalıyordu Yiğidim Aslanım’ı, iyi bakın.

İyi bakın ki, o kelepçenin o ellere neden vurulduğunu iyi görün.

O kelepçe dünün, önceki günün değil; onlarca yıllık kinin, nefretin, intikamın kelepçesidir çünkü.

Yalnızca "cumhurbaşkanına hakaret" iddiası yok o kelepçenin altında… Uyduruk kararnamelerle kürsülerinden uzaklaştırılmış akademisyenlere sahip çıkan cesarete vurulmuş kelepçedir o…

Piyanosunun nota sehpasına iliştirdiği “Boyun Eğme” cümlesinden aldığı ilhamla çalan genç bir sanatçıya “sen misin boyun eğmeyen” diye vurulmuş kelepçedir o…


Saray sofralarının soytarısı olmak, güçlünün eteklerine sığınmak yerine; yobaza yobaz, hırsıza hırsız, katile katil, karanlığa karanlık, alçaklığa alçaklık diyen, diyebilen, deme cesaretini gösteren 26 yaşındaki piyanistin bileğindeki kelepçedir o…

“Halkımızın değerleri” adı altında gericiliğe, ilkelliğe, bayağılığa, yobazlığa fit olmayan bir sanatçıya duydukları nefretin ifadesi olan kelepçedir o…  

Bilim düşmanlığını, sanat düşmanlığını, emek düşmanlığını görmezden gelmeyen; insanı boğan karanlıkları ta yüreğinde hissettiği için isyan eden, itiraz eden, hayır diyen bir piyaniste vurulan kelepçedir o…

Aziz Nesin'e göre çocuklara bu düzende iki şey öğretilmektedir: Korku ve cehalet… Korkuyu yere çalmış, cehalete savaş açmış bir sanatçının bileğindeki kelepçedir o…

İnsan aklına ve yaratıcılığına düşman olanlar, aslında o kelepçeyi yalnızca genç piyaniste değil, bir göz dağı ve göz korkutma hamlesi olarak, boyun eğmeme kararlılığında olan herkese vurmuştur.

İnsanlığın ve aydınlığın düşmanı olan bu ucube düzene karşı mücadele eden herkese yöneltilmiş bir ihtardır o kelepçe.    

Ama o kelepçeyi vuranların asla bilmediği şudur: Nâzım Hikmet’lerin, Aziz Nesin’lerin, Ruhi Su’ların yaşadığı bu toprakları her daim taze tutan, yeşerten, yaşatan damar, her zamankinden daha gür, daha hızlı, daha coşkulu akmaya mecburdur, akacaktır.

Dolayısıyla genç sanatçının bileğine vurulan kelepçe hükümsüzdür: Hiçbir önemi ve değeri yoktur, yok hükmündedir, etkisiz elemandır…

Bilim ve sanat, düşünce ve irade, insan aklı ve yaratıcılığı bugüne dek her türlü kelepçeyi kırmayı bilmiştir, bundan sonra yine bilecektir, daha iyi bilecektir.

Anayasanın 2’inci, 10’uncu ve 39’uncu maddelerine aykırı olan “cumhurbaşkanına hakaret” başlıklı ucube suç tanımı, emekten, bilimden, sanattan, hayattan ve insandan yana olan tüm ilericileri tehdit eden bir silah haline getirildi… 26 yaşındaki genç piyanist Dengin Ceyhan da o silahın hedefi oldu…

İstedikleri kadar uğraşsınlar: Boyun eğmemek bir erdemdir. O erdemi ne kelepçeyle yıkabilirsiniz, ne dilekçeyle…

Şimdi bu fotoğrafa bir daha bakın, iyi bakın, daha iyi bakın, unutmayın, boyun eğmeyin.







.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Hayır demek yasak, peki ananaslı pizza?


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, sakal



“Türkiye’de yargı var…” Öyle diyorlar. Yargı olduğu için, Erdoğan ya da siyasi iktidarı eleştirenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Yargı olduğu için insanlar hiçbir açıklama yapılmaksızın işten çıkarılıyor. Yargı olduğu için OHAL uygulamalarına dönük herhangi bir itirazda bulunulamıyor.

Doğru söylüyorlar, Türkiye’de yargı var. 

Elbette, yargı var, yargı var!

Yargı olunca otomatikman adalet olmuyor. Adaletsiz bir toplumsal sistemin başımıza sardığı adaletsiz bir iktidarın görevlendirdiği yargının adaletle bir ilgisinin kalmamasına kim şaşırabilir?

16 Nisan’da referandum yapılacak. En azından şu anda durum bu. Siyasi iktidarın kendisi açısından uygunsuz bir sonuçla karşılaşmak istemeyeceğini, gerekiyorsa referandumdan kurtulmanın yollarını da hesapladığını düşünenlerdenim.

Biraz da bu nedenle “YETMEZ ama HAYIR” diyoruz. Her durumda örgütlenmek gerekiyor.
Bakın Ocak ayında Yüksek Seçim Kurulu seçimlere katılabilecek siyasi partileri açıkladı. Daha önceki seçimlerde hep yirminin üzerinde olan sayı bir anda dokuza düştü. Aynı kurallar, aynı koşullar. İtiraz da kabul etmiyorlar. 

Sebep?

Birden fazlası söylenebilir ama güncel mesele, referandumda neredeyse tamamı “HAYIR” diyecek olan partilerin “müşahit” belirlemelerinin önüne geçmek.

Böyle başladılar, devamında dokuz partinin dışındakilerin referandum çalışması yapmasına izin vermemenin yollarını arıyorlar. Samsun’da hiçbir dayanağı olmayan bir yazı ile Halkevleri’nin referandum çalışmasını engellemeye kalktılar. Neymiş, Yüksek Seçim Kurulu seçimlere katılabilecek partilerin listesini yayınlamışmış!

E ne olacak, bir vatandaş Reis’in başkanlığını destekleyemeyecek mi? Ne ayıp!

Şimdi de üniversitelerde referandum çalışmasının yapılamayacağına ilişkin genelgeler dolanmaya başladı ortalıkta. Camilerde serbest, okullarda yasak!

Neden? Üniversite öğrencilerinin oy kullanmasını da mı engelleyeceksiniz?

Yargı, margı… Siyasete asla yasak koyamazsınız. Aksırsanız da, tıksırsanız da bunu beceremezsiniz. Siz saçma sapan, kanunsuz yasaklar koyarsınız, HAYIR’lar evlere bacadan girer. Referandumda “HAYIR oyu kullanmak yasaktır” diye yasa çıkarsanız, yasanız milyon kez delinir, sonuçta örgütlü bir halkla baş edemezsiniz.

Mesele zaten örgütlülükte…

Benim anladığım şudur: Siyasi iktidar yalnızca referandum sonucundan değil, referandum sürecinde toplumun politikleşmesinden, örgütlenmesinden korkuyor. Bizim ısrarla vurguladığımız gibi, hiçbir şeyin 16 Nisan’da bitmeyeceğini bildiği için toplumun direnç noktalarını kötürümleştirmenin yollarını arıyor. İleride fena halde hesap sorulacağını bilmekle birlikte “yargının hür iradesiyle” traji komik uygulamalara imza atılması bundan.

Bize de pizzaya ananas koyabiliyor muyuz diye hem Erdoğan’a hem de değerli hakim ve savcılarımıza sormak kalıyor. 

İzlanda Başbakanı bir sohbette “bana kalsa ananaslı pizzayı yasaklardım” demişti de sonra “iyi ki böyle bir yetkim yok” diye düzeltmek zorunda kalmıştı. Orası İzlanda! Merak ediyorum, ananaslı pizza bizim ülkemizde izinli mi, değil mi? Bana göre iki seçenekli bir referandumda seçeneklerden tekini savunmayı yasaklamakla ananaslı pizzayı yasaklamak arasında bir fark bulunmuyor. Üstelik sanırım ananaslı pizzada domuz eti de var. Yargı görevini yapsın. 






.

Komünist Manifesto: İşçi sınıfının dünyayı değiştirme kılavuzu



Marx ve Engels, zamanın en ileri siyasi, ekonomik ve felsefi düşüncesini bilimsel sosyalizmde birleştirdiler: toplumun değişim yasalarını belirlemek ve bu yasaları sosyalizmi ve daha sonra komünist toplumu yaratmak üzere uygulamak.

soL'un notu: Yayımlanışının üzerinden 169 yıl geçmesine rağmen kapitalizmin ölüm çanlarını çalan ve işçi sınıfının zaferini müjdeleyen Komünist Parti Manifestosu ile ilgili olarak, ABD'de mücadele eden Sosyalizm ve Özgürlük Partisi'nin (PSL) yayın organı Liberation News'de 2008 yılında yayımlanan bir makaleyi paylaşıyoruz.

Komünist Manifesto, tüm zamanların en çok okunan kitapları arasında. İlk yayınlanışından bu yana geçen yüz altmış yıl içerisinde, dünya dillerinin birçoğuna tercüme edildi, yüzlerce kez yeniden basıldı. Övenler, sövenler, yasaklayanlar, çarpıtanlar oldu.

Görülüyor ki Komünist Manifesto diğer politik kitaplardan daha güçlü bir şekilde zamana karşı koydu. Tüm dünyadaki okullarda, üniversitelerde, işyerlerinde, aktivist çalışma grupları ve yeraltı tartışma grupları içerisinde okundu.

Komünist Manifesto’nun devrimci dönüşüm için böylesi bir nefes olması, yalnızca toplumsal dönüştürücüleri, filozofları veya siyasete özenenleri derin düşüncelere sevk etmiş olmasından ileri gelmiyor. Manifesto, işçi sınıfı için dünyayı değiştirme klavuzu.

MÜCADELENİN HARARETLİ ZAMANLARINDA YAZILDI

Karl Marx ve Frederick Engels Manifesto’yu 1848 yılında, 29 ve 27 yaşlarındayken yazdılar. Avrupa’nın tamamı çalkalanıyordu. Fransa’da, “burjuva kral” Louis Philippe’e yöneltilen hoşnutsuzluk giderek büyüyordu. Avusturya-Macaristan imparatorluğuna karşı ortaya çıkan ulusal ayaklanmalar yeni yeni gelişmekteydi. Alman ve İtalyan eyaletlerini yöneten feodal krallara karşı çıkan ayaklanmalar, giderek artan ulusal birlik talepleri ile büyüyordu.

Bu memnuniyetsizliklerin büyük bir bölümü, küçük burjuva esnaflarından ve entellektüellerden geliyordu. Fransa’daki küçük burjuva sınıfı, 1789 burjuva devriminde etkili olmuş, ancak Louis Philippe yönetiminde kenara atılmıştı. Kıta Avrupasının geri kalan kısmında ise politik haklardan halen yoksundular. Bu güçler, yeni yönetici sınıf olma niyeti içerisindeydiler.

Vasıflı zanaatkarlar da artık yeni oluşan kapitalist toplumsal sistemin dişlerini hissetmeye başlamıştı. Loncalarının kapanması, birçoğunu iş bulmak için oradan oraya dolaşan işçi kümeleri olmaya zorlamıştı. İşçileşen eski zanaatkar gruplarından, Engels’in dediği gibi “topyekün bir toplumsal dönüşüm” için mücadeleye inanan radikal aktivistler ortaya çıkmıştı.

Burjuvazi, yeni işçi sınıflarının sorunlarına eğilmek konusunda görece ilgisizdi. İşçiler, günde 13-15 saat arası çalışmaya zorlanıyor, perişan ve hastalık yuvası kenar mahallelerde yaşıyorlardı. Sayıları giderek artıyordu. Çevrelerini saran kapitalizmin ekonomik dönüşümleri ile yoksullaşıyorlardı.

Siyasi bir güç olarak modern işçi sınıfının ortaya çıkışı, 1840’ların siyasi ortamını önceki yılların devrimci heyecanından ayıran en temel unsurdu.

Yeni işçi sınıfından, Avrupa boyunca gizli devrimci örgütler ortaya çıktı. Bir kısmı, Saint-Simon ya da Fourier gibi önceki sosyalistlerden etkilendi. Diğer bir kısmı, Fransız Devrimi’nin radikal sol kanadının liderleri olan Philippe Buonarroti ve Gracchus Babeuf gibi enternasyonalistlerden etkilendi. Louis Auguste Blanqui gibi militanlar, Fransa’da isyancı gruplar kurmaya çalışıyordu.

Bu gruplardan biri olan Adalet için Birlik grubu, Blanqui’nin destekçileri ile birlikte 1839’da Paris’te bir ayaklanmaya katıldı. 1847’nin Aralık ayında beklenen ayaklanmalara dair bir program taslağı yazmaları için o zamanın genç radikalleri Marx ve Engels’e vazife veren grup ise, 1847’de Komünist Birlik adını alan bu grubun ta kendisiydi. Komünist Manifesto, Şubat 1848’de Komünist Birlik’in mücadele programı olarak çıktı.

Manifesto, Paris’teki 1848 Şubat ayaklanmasından hemen önce şehrin sokaklarında görünmeye başlamıştı. Bu ayaklanma, devrimci coşkuyla Avrupa’ya yayıldı. Bu devrimci dalga, Manifesto’yu devrimci aktivistlerle buluşturarak, Marx’ın adını işçi sınıfı hareketi içerisinde duyuracaktı.

TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜN BİLİMİ

Komünist Manifesto’yu zamanın diğer devrimci gruplarının çıkardığı onlarca programdan ve manifestodan ayıran şey neydi? Neden tüm o programlar bugün unutulmuşken, Manifesto halen okunuyor? Bu küçük kitapçıkta ne var ki Alabama çiftliklerindeki ortakçılara, Rus devrimcilere ve Çinli köylülere aynı şekilde hitap edebiliyor?

Marx ve Engels, zamanın en ileri siyasi, ekonomik ve felsefi düşüncesini bilimsel sosyalizmde birleştirdiler: toplumun değişim yasalarını belirlemek ve bu yasaları sosyalizmi ve daha sonra komünist toplumu yaratmak üzere uygulamak.

Alman filozof Georg Hegel’in diyalektik yöntemini, en ileri bilim düşünürlerinin materyalizmine uyguladılar. Böylece sınıf mücadelesini, tarihi harekete geçiren güç olarak tanımlayabildiler. Kapitalist toplumun ve toplumun üretici güçlerinin tarihsel gelişiminin ekonomik analizi ile, işçi sınıfını yegane “gerçek devrimci sınıf” olarak, yani yalnızca kendini değil tüm insanlığı özgürleştirecek sınıf olarak tanımladılar.

Manifesto’ya sıkça alıntılanan “Bugüne kadarki tüm toplum tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” cümlesiyle başlayan iki genç devrimci, sınıf mücadelesi tarihini başlangıcından 1848’e kadar anlaşılır bir şekilde resmetti. Böylece, herhangi bir şehirde veya ülkede devam eden tek tek işçi mücadelelerini, sömürülenlerin sömürenlere karşı verdiği mücadelenin genel çerçevesi içerisine sokabildiler. Manifesto’nun dünya üzerinde kapitalizme karşı mücadele eden devrimcilere hitap etmesini sağlayan şey bu bağlam üzerine oturur.

İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLENMESİNE DAYANMAK

Komünist Manifesto’nun tarihsel önemi, yalnızca Max ve Engels’in fikirlerinin parlaklığından kaynaklanmıyor. Manifesto’yu oluşturan temel fikirlerin çoğunun (düzenli bir şekilde olmasa da) daha önce ortaya atıldığını kendileri de kabul eder.

Manifesto’nun önemi ne kadar çok vurgulansa abartmış olunmaz. Manifesto yalnızca bir kitapçık değil, kapitalizm karşısında devrimci işçi örgütlerinin yürüttüğü mücadelenin programıdır. 1848 devrimlerinin yenilgisi, devrimcilere karşı büyük bir misilleme şeklini aldı. Komünist Birlik, 1852’de Köln’deki antikomünist yargılamalar sırasında dağıldı. Yılmayan Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun çizdiği yolda, “proleterlerin sınıfta ve sonuç olarak bir siyasi partide örgütlenmesi” yolunda devam ettiler.

Özgün istekler yeni gelişen siyasi durumu karşılamaya yönelik değişmiş olsa da, Marx’ın Uluslararası Emekçiler Birliği’ndeki (1. Enternasyonal) pozisyonu, Manifesto’nun programını işçi sınıfı devrimcilerinin aklında tuttu. Bu, kendini sosyalist ve komünist olarak adlandıranların Manifesto’yu 20. yüzyılın başına temel bir belge olarak taşımalarını sağlayan Almanya ve Fransa’da kitlesel sosyalist partilerin kurulmasının yolunu açtı.

1917 Rus Devrimi’nin zaferi, proleter devrim dönemini açtı. 1848 devrimlerinin işçi sınıfına eşlik eden belge, V.I.Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti’nin elinde kendini ilk defa bir zafer klavuzu olarak gösterecekti. Ekim Devrimi’nin dünya üzerindeki işçiler ve ezilenlere sunduğu muazzam bir soluk olmasının yanı sıra yeni Sovyet devleti, Manifesto’nun sayısız kopyasını basarak, tercüme ederek ve dağıtarak, metni bir zamanlar gizlice veya sınırlı bir şekilde basıldığı yerlere ulaştırabilecekti.

Manifesto’nun metni, 1848’den beri aşağı yukarı aynı kaldı. 1872’de bile, Marx ve Engels Manifesto’dan “artık değiştirme hakkımızın olmadığı tarihsel bir döküman” olarak bahsediyordu.

Komünist Manifesto’yu halen proleter devrimcilerin ellerinde yaşayan bir metin yapan şey, sınıf mücadelesinin gerçekliğidir. Örneğin “bırakınız yapsınlar”cı serbest piyasa kapitalizminin ölümü, Lenin’in siyasi etkisi altındaki Komünist Enternasyonal’in Manifesto’nun ölümsüz olan “Dünyanın tüm işçileri, birleşin!” sloganını “Dünyanın tüm işçileri ve ezilenleri, birleşin” olarak değiştirmesini gerektirmiştir. Emperyalizm, tekelci sermayenin pençelerini dünyanın her köşesine yaymıştır ve bu yüzden kapitalist toplumsal ilişkilerin yerle bir edilişi, devrimci işçiler ile tröstler ve kartellerin entrikaları sonucu gelişimleri bastırılan ezilen kalabalıkların elinden olacaktır.

Şimdi, sermayenin giderek daha da az elde toplanması hızlanırken ve hali hazırda toplumsallaşmış iş bölümü giderek uluslararasılaşırken, Marx ve Engels’in gözlemleri her zamankinden daha açık bir şekilde yol gösteriyor. Manifesto, yalnızca bir kapitalizm eleştirisi veya bir devrim stratejisi rehberi değil. Manifesto, modern işçi sınıfının baskıların kurbanı olacağını değil, toplumu yeniden inşa edecek öncü olacağını öngören ikna edici bir savdır. Komünist propagandanın bu başarısı, işçilerin siyasi hayatlarının canlandığı her yerde komünist ve sosyalist örgütlerin kurulmasını hızlandıran maddi bir etmen olmuştur.

Manifesto, bu zamana kadar dünya üzerinde sermaye düzenini yıkmaya çalışan devrimci mücadelelerin ilham kaynağı olmuştur. Venezuela’dan Kolombiya’ya, kızıl bayrağın halen dalgalandığı devrimci Küba ile birlikte tüm Latin Amerika üzerinde, Filipinler’den Filistin’e, vahşi Amerikan emperyalizminin göbeğine kadar, Komünist Manifesto’nun son cümleleri halen yankılanıyor:

“Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.”







.