23 Mart 2017 Perşembe

Tarihte bir lider olarak Erdoğan'ın rolü




Türkiye'nin gidişatında Erdoğan'ın rolü nedir? Hepimizin hayatını etkileyen bu süreçte Erdoğan ne kadar belirleyici? Bu ve benzer sorulara Türkiye'nin çok büyük bir çoğunluğunun cevabı oldukça net. Hatta Erdoğan'ın sevenleriyle karşıtlarını buluşturan sorular bunlar. Çünkü bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, hayatları iyiye de gitse kötüye de, bundan en başta Erdoğan'ı sorumlu tutuyorlar.

Erdoğan'ı delicesine seven, onun her yaptığına hayran kitlenin ne düşündüğünü şimdilik boşverin, ancak muhalefetin bu denli Erdoğan odaklı düşünmesi ve dolayısıyla böyle hareket etmesinin Türkiye siyasetinde pek çok sorunu beraberinde getirdiği açık. Ancak belki biraz da bu sorunların bunaltıcı etkisi nedeniyle, tüm bu olan bitende Erdoğan'ın kişisel payını saptamak her geçen gün zorlaşıyor.

Erdoğan'ın Türkiye siyasetindeki şahsi ağırlığı, ülkenin geleceğindeki belirsizlikle doğrudan bağlantılı olduğu için, bu ağırlığın saptanması basbayağı ilginç bir sorun aslında.

Tabii şayet, her şeyin Erdoğan'ın başının altından çıktığını düşünmüyorsak...

Ama öyle değil ve biz bunu biliyoruz. Ülkenin içinde olduğu karanlığın tek sorumlusu Erdoğan değil ve bunun en kolay ispatı aslında bu karanlığın Erdoğansız da devam edeceğinin bugünden bilinmesi.

Burası da tamam lakin nedir bu adamın payı ve ağırlığı?

Erdoğan'ın Türkiye'nin içine düştüğü karanlıkta özel bir sorumluluğu var. Nasıl Alman faşizminin tarihi Hitlersiz yazılamazsa, AKP Türkiyesi'nin tarihi de Erdoğansız yazılamaz.

Tarih bazen kişilere özel roller biçiyor. Bunun bazen insanlık açısından son derece olumlu sonuçları var. Lenin olmaksızın Rus, Fidel olmaksızın Küba devrimini konuşmak mümkün mü? Her iki devrimde de, bu iki karakterin kişisel ağırlıkları, aldıkları kararlar, çok kritik anlarda yaptıkları müdahalelerin önemi yadsınamaz. Dahası da var... Nesnel koşullar, sınıf mücadelelerinin verili durumu, uluslararası tablo tamam ama bu büyük liderlerin karşılarındaki rakiplere kişisel açıdan tarihsel bir üstünlük sağladığı görmezden gelinebilir mi?

Bunlar olumlu örnekler ancak olumsuz örneklerde de durum pek farklı değil. Hitler belki en iyi bilinen isim, ama Alman faşizminin Hitler ve etrafındaki insanlar olmadan nasıl gelişeceği sorusu bir noktadan sonra gerçekten anlamsız. Hitler, Göring, Himmler, Heydrich ve Göbbels... Uygun tarihsel koşullarda insanlık tarihinin belki de en canavar ruhlu ekibinin, üstelik birbirlerini tamamlar şekilde bir araya gelmesi Alman faşizminin öyküsünü belirledi ve milyonlarca insan bu karanlık çetenin kişisel dokunuşlarıyla son haline getirdiği ve mantıksal sonuçlarına götürdüğü bir düzen nedeniyle can verdi.

Peki bu canavar çeteyi durduran Sovyetler Birliği ve muzaffer Kızıl Ordu'nun başındaki lidere değinmeden İkinci Dünya Savaşı'nın öyküsü yazılabilir mi?

Olumlu veya olumsuz örnekleriyle tarihteki tüm bu isimler boş bir tahtaya yazıyormuşçasına kararlar almadılar. Onları nesnel olarak sınırlayan tarihsel dinamikler ve koşullar mevcuttu. Dahası bu dinamikler ve koşullar onların liderliklerini de belirledi. Ancak kritik anlarda farklı düzeylerde de olsa ülkelerinin kaderlerini etkilediler. Bu rollerini oynarlarken de kişisel özelliklerinin etkisi mutlaka oldu.

Türkiye'nin son onbeş yılına damga vuran lider olarak Erdoğan'ın tarihteki diğer örneklerden farklı olarak, bu ağırlığıyla siyasi ve kişisel çapı arasında mutlak bir ters orantı var. Bu terslik Erdoğan'ın aldığı kararların hayatımızı belirlemesini engellemiyor.

Erdoğan'ın karar vericiliği, Türkiye'deki siyasi belirsizliği de azaltmıyor. Ya da siyasi krizden çıkışın yolunu göstermiyor.

Şimdi Türkiye bir referandum virajına doğru hızla ilerlerken, Erdoğan'ın alacağı kararlar ve dahası Erdoğan'ın kişisel özelliklerinin Türkiye'nin geleceğine dair belirsizliği artırdığı görülüyor.

Türkiye'deki karanlığın tek sorumlusu Erdoğan değil elbette ve yine tek başına Erdoğan'dan kurtulmak sorunlarımızı çözmeyecek. Ancak bu doğrularla, Türkiye'nin en güçlü siyasi figürü olan Erdoğan'ın karakterinin ve kişisel tavrının referandum öncesi ve sonrasında hesaba katılması gereken veriler olması birbiriyle çelişmiyor.

Mesele yalnızca örneğin Avrupa'yla yaşanan kriz sırasında Erdoğan'ın kişisel tavrının, ona ne kazandırdığı veya ondan ne götürdüğünden ibaret değil. Asıl büyük sorun, Türkiye'deki kriz derinleştikçe siyasette Erdoğan'ın ağırlığının artış eğilimi göstermesi... Kendisi bir kriz dinamiği olan bu şahsiyetin kişisel özellikleri belirsizliği daha da şiddetlendirirken, Türkiye'deki krizin daha da derinleşeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok herhalde.

Peki ama Türkiye'de düzen tarafında krizden öncelikle tedirgin olan kesimlerin, örneğin büyük patronların, merkezinde Erdoğan'ın durduğu bu tür bir döngüyle krizin daha da tedirgin edici hale gelmesinden rahatsızlık duymaması mümkün mü?

Bunlar düzen açısından kolay çözülebilecek problemler değil. Aynı nedenle, Türkiye'de kriz derinleştikçe, Erdoğan'ın tarihsel ağırlığının artması göründüğü kadar kötü bir gelişme olmayabilir. Ancak bu durumun yarattığı olanakları görmek için bu düzenin içinde bir çözüm aramaktan vazgeçip bir devrimci gibi düşünmek gerekir. Siyasette Erdoğan'ın kişisel ağırlığının altında ezilmemenin tek yolu da budur.




.

22 Mart 2017 Çarşamba

Kapitalizm ile dincilik kol kola, ülkeleri çıkmaza sürüklüyor!



Erendiz Atasü, Türkiye tarihindeki kırılma anlarına dair ince ince ördüğü edebiyatına yeni bir tuğla daha koydu: Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi... Atasü'yle kitaba, aydınlanmaya, kadınlara, referanduma dair konuştuk... Atasü, kitabında kapitalizm ile dinciliğin kol kola girerek ülkeleri nasıl bir çıkmaza sürüklediğini vurguluyor.

Ülkemiz aydın kuşağının önemli temsilcilerinden yazar Erendiz Atasü, yeni romanı "Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi"nde bize çokça tanıdık gelen hayali bir ülkenin kuruluş ve çözülüş süreçlerini, modernleşme çabalarının başından neler geçtiğini, nelerle sekteye uğratıldığını ve nasıl tasfiye edildiğini anlatıyor...

Kitaba dair, kadınlara dair, aydınlanmaya dair Erendiz Atasü ile konuştuk... Yazar Atasü, referandumun eşiğindeki Baharat Ülkesi'ne dair ise "Umarım halkımız bu kadar kolay kanmaz. Ama şu var, 'evet' de çıksa bu her şeyin sonu değil. Sonuçta yüzde 51 bir muhalefet var. Bu çok mühim" diyor.

1983 yılında yayımlanan “Kadınlar da Vardır” öykü kitabınızdan bugüne kadınlar öykülerinizin, romanlarınızın temel unsuru oldu. Peki, siz kadın edebiyatı mı yazıyorsunuz? Ya da şöyle soralım isterseniz, kadın edebiyatı diye bir şey var mıdır?

Bence kadın edebiyatı diye bir şey var. Kadın bakış açısıyla yazılmış, kadınların gerçek duygularını dile getiren edebiyat, kadın edebiyatıdır diye düşünüyorum. Kadınların çektiği çileleri sıralayan değil, ataerkil kültüre eleştirel gözle bakabilen, onu biraz olsun dönüştürmeyi hedefleyen, özellikle ataerkil kültürün daha incelikli, anlaşılması, sezilmesi daha zor baskı yöntemlerini konu edinmiş; ve kadınların gerçek deneyimlerini, gerçek duygularını aksettiren edebiyat, kadın edebiyatıdır bana göre.  Kadınların gerçek duyguları diye vurguluyorum çünkü biz insanlığın hakikaten susturulmuş yarısıyız ve ne yapmamız gerektiği, nasıl davranmamız gerektiği, ne hissetmemiz gerektiği hep buyurulmuş. Diyeceksiniz ki herkes için böyle. Doğru. Ama kadınlar için biraz daha fazla öyle.

Yakın zamanda yeni bir romanınız yayımlandı. Baharat Ülkesi'nin Hazin Tarihi nasıl ortaya çıktı?

Bu kitap on sene kadar önce zihnimde filizlenmeye başladı. Aslında ilginç bir şey edebiyat yazmak. Biraz gizemli bir şey. Bilimin henüz tam olarak çözebildiği bir şey değil. Çoğu kez okur başka şey anlar, yazan başka şey düşünür. Bu kitabın bendeki ilk tohumu diyelim, benim uçak korkumdur. Özellikle denizlerin üzerinde uçmaktan hiç hoşlanmıyorum  Belki on yıl var, denize çakılan bir uçak imgesi herhalde  korku sonucu belirdi ve zihnimden gitmedi… Sonra, elbette yaşadığımız yıkım süreci. Sadece bizim ülkemiz değil, insanlık büyük bir bunalım içerisinde. Kişi bu yıkım üstüne düşünmeden duramıyor. Yıkım süreci ile uçak imgesi birbirine geçti ve yavaş yavaş bu roman belirmeye başladı. Türkiye’nin geçtiği yollar, Cumhuriyet tarihi ve neden bu hale geldik gibi sorular -bütün aydınların olduğu gibi- benim de zihnimi sürekli meşgul ediyor. Bu sorular üzerine yoğun biçimde düşünürken o sırada Hindistan’a bir yolculuk yaptım ve bu ülke çeşitli biçimlerde beni çok etkiledi. İki ülkeyi düşündüm sürekli. Bizim cumhuriyetimiz Kurtuluş Savaşı’yla, aktif silahlı mücadele ile  gerçekleşmiş. Onlarınki pasif direnişle. Tabi Hindistan’da da kan dökülmüş; ama ana mücadele pasif direniş üstünden yürüyor. Büyük bilim insanları çıkmış Hindistan’dan ve inanılmaz bir yoksulluk, inanılmaz bir sefalet var. Afyon serbest, yoksul kitleler afyonkeş, Belki onbinlerce kişi nüfusa kayıtlı bile değil! Böyle dağınık, böyle karman çorman bir ülke, ve müthiş bir sömürü düzeni... İnsan sormadan edemiyor: Gandhi’nin mücadelesi nereye gitti? Beni çok sarsan bir şey öğrendim:  2007 deki ziyaretimizden  bir süre önce, Racistan Eyaleti’nde kimi kadınlar bir yürüyüş yapıyorlar : Budist geleneğinde var olan ve şu anda (ve hayli zamandır) elbette yasa ile yasaklanmış bulunan, dul kadının kocasının cesediyle birlikte  diri diri yakılması uygulamasını, ‘’Yakılma hakkımızı istiyoruz’’ diyerek talep ediyor, bu kadınlar!. . Tabi bu hadisenin örgütlü dinle ve onun yoksullar arasındaki müthiş propaganda gücüyle alakası var…

Tabi çok fazla dini unsur var ve bunlar gündelik hayatın içinde içselleştirilmiş durumda...

Evet. Budizmin tapınaklar aracılığıyla gerçekleşen, yüksek güçlü  bir mali örgütlenmesi olduğunu öğreniyoruz. Her halde propaganda da bu sayede yürüyor.  Kadın, kocasının ölüsü ile yakılmazsa, ruhu yeniden vücut bulduğunda, dünyaya –örneğin- kurbağa olarak geleceğine inanıyor.. Oysa yakılırsa yeniden insan olarak dünyaya gelebileceğine ya da ne bileyim  güzel bir kuş olacağına, inanıyor. Dünyevi sebepler de olmalı.; çok mutsuz ve tamamen  yoksun bir yaşam sürüyor olması gibi. Sonuçta katılımcı kadınlar bu yarı siyasi yarı dini gösteride, kendilerine bir varlık sebebi buluyorlar, yaşadıklarını o gösteri sırasında  hissediyorlar gibi geldi bana. Aynı şeyi daha sonra hafif ölçekte bizim başörtüsü için eylem yapan kızlarımızla ilgili de düşündüm. Velhasıl bütün bunlar bir araya gelince, Türkiye’miz gibi, Hindistan gibi sanayileşmeye, aydınlanmaya geç kalmış ülkelerin -hele bu neo-liberalizm çağında- kapitalizmle dincilik kol kola girmişken, nasıl bir çıkmaza sürüklendiklerini anlatmak istedim. Belki de kendim anlamak istedim.

Daha önceki öykülerinizde, romanlarınızda hep bu coğrafyayı mesken tuttunuz. Türkiye’nin kuruluşundan bu yana içinden geçtiğimiz dönemleri, yaşadığımız kırılmaları tanış olduğumuz karakterler üzerinden anlattınız.  Dağın Öteki Yüzü romanınızda Cumhuriyet’in erken zamanlarını, Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı’nda 80’ler ve sonrasının tahribatını, Dün ve Ferda’da “eski solcu” Ferda ve kocası üzerinden neoliberal dalgalanmaları görebiliyoruz. Ama bu kez hayali ama tanıdık bir ülkenin hikâyesiyle karşı karşıyayız. Baharat Ülkesi'nin kurucu lideri Cavahar Mehta da Atatürk’ü anımsatıyor örneğin...

Cavahar Mehta, Atatürk’ü anımsatıyor, Gandhi’yi de anımsatıyor. İkisinden bir şahsiyet yaratmaya çalıştım. Yani her ikisinin de önderi oldukları hareketlerin, başka yollar izleseler de yarım başarılar olarak kalması düşündürdü beni. Daha önce Hindistan  üzerine hiç düşünmemiştim. Orada da müthiş bir mücadele verilmiş. Silahsız bir mücadele ama silahlı İngiliz askerlerinin karşısında silahsız bir mücadele!

Sonra kitapta geçen “dullar evi” olgusu bir gerçek. Hindistan bir İngiliz sömürgesiyken, kadınların yakılması yasaklanıyor. Bu kez de dul kadınların parasız pulsuz terk edildikleri ‘’dul evleri’’ peydah oluyor. İngiliz egemen buna göz yumuyor. Bu evleri yasaklayan, kadın-erkek eşitliğine inanan Gandi!.. Gandi, tıpkı Atatürk gibi, kadın erkek eşitliği olmadan, ne kalkınma, ne aydınlanma, ne mutluluk olamayacağının farkında.  Bakmayın siz şimdiki teşekkürsüz insanlara! Türkiye, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler arasında tektir.  Bu halini ne kadar sürdürür ya da  hala sürdürebiliyor mu bilemiyorum;  ama Cumhuriyet aydınlanması gerçek bir fark yaratmıştır. İnsan dış ülkelerde bizim aydınlarımız ile diğer Müslüman ülkelerin aydınlarını birlikte gördüğü zaman, meselelere akılcı ve  analitik yaklaşım açısından, olguları her yanıyla kavrayabilme açısından, bilgileri açık bir zihinle kullanabilme açısından bizim insanlarımızın farkını görebiliyor; ya da görebiliyordu, benim üniversitede çalıştığım dönemlerde!  Aydınlanmamızın 150 yıl önce mahcup adımlarla da olsa başlamasının bunda etkisi var; ama farkı büyük ölçüde cumhuriyete borçluyuz. Ancak vardığımız nokta hazin!  Hindistan’ın vardığı yer de öyle… İşte ‘’gecikmiş’’ ülkeler üstüne gamlı düşlemler, iç dünyamdaki kimi titreşimlerle birleşince böyle bir kitap  doğdu.

Yine Mehta’nın manevi kızı Mavi Rüzgâr ve yaptıkları da Sabiha Gökçen’i anımsattı. Pilot olması ve kuzeydeki kabileler isyan ettiğinde bombalama harekâtına katılması direk aklımıza Sabiha Gökçen’i düşürdü. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Aslında bağlantılar kendiliğinden kuruldu. Mehta’ya bir evlat edinme fikri şuradan geldi: Kitabın başında bir filmden bahsediyorum. Aslında o filmdeki sahne beni esinledi. Sahne  şuydu, Gandhi iş başında, fakat dul evleri alttan alta sürüyor. Tıpkı bizdeki gibi çocuk gelinler var. Hatta o çocuk gelinler dulsa, halleri daha da feci. Dul evinden, yanında küçük bir çocuk-dul ile  kaçmış bir kadın, çocuğu Gandhi’ye emanet ediyor.  Ürpertici ve duygulu bir sahne!.  Sahne tıpkı  uçak olayı gibi zihnimden gitmiyor. İkisi bir araya gelince Sabiha Gökçen girdi işin içine. Kısacası zihnimdeki sahnelerle Sabiha Gökçen’in hikâyesi uyuşuverdi.

Kitap çok ümitli başlıyor ancak Mehta’nın imparatorluğu devirmesiyle taçlanan süreç modernleşme çalışmalarıyla büyük bir hızla ve ivmeyle devam ederken Baharat Ülkesi çözülmeye başlıyor. Peki, ne oldu da Bağımsızlık Savaşı ile taçlanan bu modernleşme hareketi başarıya ulaşamadı?

Romanda sanıyorum olay toprak meselesinde tıkandı. Püf noktası orası. Verimli bir toprak reformu yapılamadı. Cumhuriyetin de gündeminde vardır toprak reformu. Fakat yapılamaz. Yapılamıyor, çünkü Kurtuluş mücadelesi zaten  ağalarla  birlikte yürütülmüş; bizde de  romanda da. Gerek Doğudaki ağaların gerek Batıdaki ağaların bir kısmı "İstiklal kahramanı." Toprak meselesi çözülemeyince gelişimin temeli sağlam atılamıyor. Daha doğrusu şöyle düşünüyorum, ne kadar doğru bilmiyorum –sonuçta sosyolog ya da siyaset tarihçisi değilim- ama benim gözlemlerim ve okuduklarım, toprak meselesi çözümlenmeden feodal yaşama kalıplarının çözülemediğine işaret ediyor. Bu kalıplar sadece deforme oluyor; ve beter oluyor. Sanayileşme kurulsa da, o sanayileşmenin getireceği hayat tarzını feodal alışkanlıklardan kurtulamamış insanlar benimseyemiyorlar. Böylece, hani derler ya  altı kaval üstü şaşkaval bir toplum çıkıyor ortaya. Şu anda Türkiye sanayileşmeden de vazgeçmiş durumda, işi tamamen ticarete dökmüşüz… Erken cumhuriyet dönemindeki sanayi hamlesinin cumhuriyet tarihinin en hızlı sanayileşme dönemi olduğunu söyler, uzmanlar.  Ülke kendi çapında büyük bir adım atmış. Küreselleşme ve neoliberalizm bu adımı ve sonraki adımları da ters yüz etti. Günümüzde devletin bütün fabrikaları "özelleşti", bildiğimiz gibi yani önce talan, sonra yok edildi.

Romanda Baharat Ülkesi’nin kurucu lideri Cavahar Mehta ana karakter ve bir anlamda kitabın bütün yükünü sırtlanıyor. Bunun yanında Cavahar Mehta’nın gençlik döneminden tanıştığı ve mücadele arkadaşı Berrak Su karakteri kitabın tartışmasız en devrimci karakteri. Baharat Ülkesi çözülürken ve herkes ülkeyi terk edip, kaçarken Berrak Su mücadeleye devam ediyor ve yeniden doğuş için hazırlanıyor. Bu durum bana son dönemlerde ‘bu ülkede artık yaşanmaz’ klişesini ve ülkeden kaçmanın yollarını arayanları hatırlattı. Siz ne dersiniz?

Evet, bana da onları hatırlattı, Berrak Su’nun karakterini çizerken. Berrrak-su artık oradan kaçamazdı. Hatta kitabın sonunda kendiyle bir hesaplaşması var,  niye gitmedim diye. Yaşadığımız olaylar, yaptığımız seçimler bir yerden sonra kaderimiz oluyor, bir yerden sonra tuttuğumuz yolu değiştiremiyoruz. Bizim hani neredeyse bütün gençlerimiz kaçmayı düşünürken, bu durumun bende yarattığı üzüntü ve tepki girdi işin içine sanırım. Berrak Su, kalan ve direnen bir insan ; devrimci bir kadın.  Yani onun ülkesi bütün dünya, milleti bütün insanlık. Öyle olmasa Baharat Ülkesi'ni bu kadar benimseyemezdi. Sevdiği adamları kaybettikten sonra dönebilirdi. Dönemedi çünkü ülkede bir mücadele yürüyordu ve kendi ideolojisine göre hala çabalamaya devam etmeyi seçti.  Devrimciliği sayesinde kaldı tabi.

İsyancı kabilelerin bombalanmasından sonra Mavi Rüzgar’a madalya takıldığı gün aynı zamanda Boğakan kabilesinin lideri ve kardeşinin de idam edileceği gün.  Kabile lideri ve kardeşinin idam edilmeden önceki son konuşmalarında şöyle bir cümle geçiyor. “ Biz asla yenilmeyiz. Biz insan soyunun en kadim damarından geliyoruz. Biz korku, kıyım ve öcüz! Can alır, can veririz. Yok olmaz, sadece şekil değiştiririz.” Öcün bu tariflenişi bana yakıcı gündemimiz olan tarikatları hatırlattı. Peki, siz bu diyalogu nereden beslenerek yazdınız?

Onu pek tarikatları düşünerek yazmadım ama tarikatları da düşünerek konuşabiliriz. Kürt halkında, isyanların ve isyanların bastırılmasındaki şiddetin yarattığı yarada, kinin dönüşmüş halinden izler var. Bazı insanlarda açıkça nefret var. Çatışmanın öbür yanındaki kimilerinde ise Kürtlere açık nefret var. Biraz bunu düşünerek yazdım. Nefretin ve kinin sürmesine  yol açan ise, aşiret uygarlığına –toprağa bağlı uygarlığa- has bakış açıları ve duygular diye düşünüyorum.  Kent uygarlığı farklı bir durum. Sonuçta ister sosyalist bir ülkede ister kapitalist bir ülkede olsun,  şehir hayatında  insanın zihnine çekici gelen çok fazla unsur vardır. Amaçlar çeşitlenir, geleceğe dair, ya da şimdiye dair… Mazinin kini böyle kutsal bir emanet gibi kuşaktan kuşağa devredilemez. Biliyorsunuz İttihatçılardan Cavit Bey, Atatürk’e suikasttan idam edilir. Cavit Bey’in oğlu Şiar Yalçın, yıllar sonra yapılan mülakatta şöyle söyler: "Ben elbette bir evlat olarak çok kırgınım; ama bir yurttaş olarak Atatürk’e teşekkür duyuyorum." Bu ayrımı, bu iki yönlü düşünüşü, zihnine mutlak değerlerin hakim olduğu kabile ya da aşiret insanının yapabilmesi mümkün değil, gibi gelir bana.

Sözünü ettiğiniz pasajı biraz bunları düşünerek yazdım.  Tabi tarikatlar için de düşünülebilir. Onlar da kini devrediyorlar. Fakat orada bir yalan, bir kurgu üzerine şekillenen bir mağdurluk var. Bu sene 70 yaşında oluyorum. Bu yaşıma kadar hiçbir dindar Müslümanın dindarlığı yüzünden mağdur edildiğine tanık olmadım.  Rica ederim, öldürülenler, dövülenler, yakılanlar kim bu ülkede? Taşrayı da biliyorum, büyük kenti de biliyorum. Hiç mağdur olmuş bir dindar görmedim. Yalan üzerine kurulu bir mağduriyet bu.

Erkeği tahrik eden unsur olmaktan çıkarmak adına kadın bedenine müdahale kadınların en eski ve güncel sorunlarından bir tanesi. Romanda eski ve gerici düzeni temsil eden Saçsızkadınoğulları kabilesinde kadınlar saçlarını kazıtıyor ama memelerini açıkta bırakıyorlar. Kadının saçını kazıtan ancak memesini açıkta bırakan bu şaşırtıcı ama bir o kadar da alaycı geleneğe dair neler söylemek istersiniz?

Evet, şaşırtıcı ve alaycı aynı zamanda… Biz insanlar birtakım vücut bölümlerini saplantı haline getirmişiz, ezelden beri. İlkel uygarlıkların önemli tabularına baktığımız zaman, bunların kökeninde insanlığa zarar vereceği düşünülen şeylerin bulunduğunu görürüz. Örneğin, nüfusun az olduğu yörelerde doğumlar engellenecek, yeterli çalışan insan olmadığı için ürün alınamayacak gibi endişeler var, kimi tabuların kökeninde. Tabuların  bir kısmı biyolojik gerçeğe dayanıyor bir kısmı dayanmıyor. Fakat bu vücut kısımları ile ilgili saplantılar çok enteresan! Cinsellik organları ile ilgili saplantılar anlaşılabilir  ama saç neden saplantı haline getirilir? Saçın cinsellikle uzak bir bağlantısı olabilir ama, fetişist bir insan için eğilimine göre, herhangi bir vücut parçasının önemi saçtan her halde kat be kat fazladır. Ama bakıyorsunuz insanlık tarihi boyunca saçla ilgili takıntılara saplanmış. Antik Yunan’da malum “Samson Efsanesi” var. Samson’un gücü saçlarında. Saçı kesilince gücünü yitiriyor. Hintlilerde, Sihler’de de saç takıntısı var. Onların da erkekleri saçlarını uzatıyor ve belki de nazar değimesin diye saçlarını kavuğun altına gizliyorlar; saçlarını göstermiyorlar. Kişi içinde yetiştiği kültürün saplantılarındaki abesliği  sezemiyor; durum tersine çevrilince görebilir belki diye düşündüm.  Kadının saçı ile gelenekler de öyle...

Kaldı ki cinsel organların görüntüsünün tahrik ediciliğinde biyolojik bir temel var olsa bile, buradaki etki de çokça kültüreldir; daha doğrusu içinde bulunulan kültürün bireyin imgeleminde tutuşturduğu imgeler yani cinsel fantazilerdir, asıl etkili olan. Hani romanda Mehta diyor ya, "Doğduğu andan itibaren sağında solunda, her yanda meme gören bir erkek, memeyle tahrik olmaz" diye. Bence doğru. Aksi doğru olsaydı, genç ve güzel bir hastayı muayene eden erkek bir jinekoloğun cinsel engellenmişlik içinde mahvolması gerekmez miydi!  Ya da 20. Yüzyılın ortalarında bile Güney Amerika’da tamamen çıplak yaşayan ilkel insanlar vardı. Onların bütün gün sevişmekten baş alamamaları gerekmez miydi? Ama öyle olmuyor; biliyoruz ki avlanıyorlar, ilkel bir tarımla uğraşıyorlar, alet edevat yapıyorlar, kulübeler inşa ediyorlar, bitkilerden ilaç hazırlıyorlar, ölülerini gömüyorlar ya da yakıyorlar; ayin ve büyü ile de uğraşıyorlar, sevişmenin yanında bir dolu iş görüyorlar çıplak halleriyle! İcap edince de sevişiyorlar.

İşte benim Saçsızkadınoğulları kabilesinin adamları da memeden tahrik olmuyor! Ne yapayım? (gülüşmeler) Ama saç onlar için tahrik unsuru; saç ile meme çelişkisinin kökenini de Mehta romanda açıklıyor zaten; bence çok mantıklı bir açıklama!

Bu ters çeviriş biraz çarpıcı oldu.

Zaten okuru çarpsın istedim. Yani okuyucu bu durum hakikaten saçma desin istedim.

Önümüzde bir referandum var. Bizim Baharat Ülkesi'ni neler bekliyor sizce?

Başta çok ümitsiz ve karamsardım. Sonra o karamsarlığı yendim. Aslında herkes yendi. Hayır cephesindeki kalkınma ve ümit beraberinde mücadele azmini de getirdi. Birkaç gündür yine karamsarım. Zira Avrupa ile çıkarılan bu zoraki sürtüşmelerin, seçmeni, yaratılmış bir düşman imgesinde yurtseverlikle ilgisiz ve gericilik zamkıyla yapıştırılmış ilkel, kaba ve kıyıcı  bir milliyetçilikte toplaştırmaya azimli; ve en azından Avrupa çapında senaryolar hazırlayıp yönetebilen kişisel ya da grupsal aklın işleri olduğunu düşünüyorum. Bu aklın daha ne senaryolar yazıp oynayabileceğini doğrusu benim aklım kestiremiyor; vahim olan, ana muhalefetin de kestirememesi!  Umarım halkımız bu kadar kolay kanmaz. Ama şu var, "evet" de çıksa bu her şeyin sonu değil.  Sonuçta ülkenin yarısı tek adam anayasasına da bu iktidara da karşı!  Bu çok mühim.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.

.......................................................


ERENDİZ ATASÜ KİMDİR?
1947’de Ankara’da doğdu. 1968’de Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldu. Aynı fakültede uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra 1997’de farmakognozi profesörlüğünden emekliye ayrıldı. Öyküleri, 1981’den bu yana, SanatEdebiyat’81, Düşün, Çağdaş Türk Dili, Varlık; deneme, inceleme ve makaleleri Saçak, Çağdaş Türk Dili, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Varlık, Papirüs gibi dergiler ile Cumhuriyet ve Aydınlık gazetelerinde yayımlandı ve yayımlanmaktadır. Dağın Öteki Yüzü adlı romanı İngilizceye (2000), Lanetliler Almancaya (2004), Bir Yaşdönümü Rüyası Yunancaya (2005), İngilizceye (2013) çevrilip yayımlanmıştır. Atasü’nün bazı öyküleri İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, Hollanda, İsviçre, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan’da yayımlanan öykü antolojilerinde yer almıştır.

Eserleri: Kadınlar da Vardır (1982, Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü), Lanetliler (1985), Dullara Yas Yakışır (1988), Onunla Güzeldim (1990), Dağın Öteki Yüzü (1996, Orhan Kemal Roman Ödülü), Taş Üstüne Gül Oyması (1997, Yunus Nadi Öykü Ödülü; 1998, Haldun Taner Öykü Ödülü), Uçu (1998), Gençliğin O Yakıcı Mevsimi (1999), Benim Yazarlarım (2000), Kadınlığım, Yazarlarım, Yurdum (2001), Bir Yaşdönümü Rüyası (2002), İmgelerin İzi (2003), Kavram ve Slogan (2004), Açık Oturumlar Çağı (2006), İncir Ağacının Ölümü (2008), Düşünce Sefaletinin Kıskacında (2008), Bilinçle Beden Arasındaki Uzaklık (2009), Hayatın En Mutlu An’ı (2011, Yunus Nadi Öykü Ödülü; 2010, Dünya Kitap YılınTelif Kitabı Ödülü), Güneş Saygılı’nın Gerçek Yaşamı (2011), Yıllar Gerçerken Hayat ve Roman (2013), Dün ve Ferda (2013), Kızıl Kale (2015, Türkan Saylan Sanat Ödülü), Saldırganı Hoş Tutmak (2015).






.

21 Mart 2017 Salı

Köprü




Marmaray Boğaz altından geçiyor ve Kazlıçeşme’yi Ayrılıkçeşmesi’ne bağlıyor. . Sözleşme bedeli 860 milyon Dolar, gerçekleşme bedeli 1 milyar 750 milyon Dolar. Planladıklarının iki katına mal etmişler tüneli. Üstelik iki ucunu bir araya getirememişler. İki uç arasında sapma olduğu ortaya çıkınca birinin altına beton enjekte edip düzeltmişler. Ne kadar sağlıklı bilinmiyor.

Marmaray tüp tünel projesinin toplam maliyeti 5,5 milyar dolar. Denizaltı uzunluğu 1,4 km olan bu proje için Japan Uluslararası İşbirliği Bankası, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası'na 40 yıl vade ile borçlanıldı. Yani hep birlikte 40 yıl boyunca o borcu ödeyeceğiz,

Peki, ucuz mu pahalı mı? Elimizde iki örnek var:

Japonya Seikan Tüneli: Toplam uzunluğu 53.85 km olan tünelin denizaltından geçen kısmı 23,3 kilometre. Maliyeti 3,6 milyar dolar.

İngiltere- Fransa arası Manş Tüneli: Toplam uzunluğu 50.45 km olan tünelin denizaltından geçen kısmı 37,9 kilometre. Maliyeti 10 milyar dolar. Denizaltı kısmı Marmaray'ın denizaltı kısmının yaklaşık 24 katı.

Yavuz Selim Köprüsü’nün toplam maliyeti 8,5 milyar Dolar. Yalnızca köprünün maliyeti 3 milyar Dolar. Köprü için işletmeci firmaya günlük 135 bin otomobil geçişi için Hazine garantisi verildi. Büyük bölümü ormanlık alanda inşa edildi, alanda geri dönüşü olmayan tahribatlar yapıldı. Kuzey Ormanları artık sizlere ömür. İstanbul’un son ormanları ve su kaynakları bu projeyle yok edildi.

Peki, ne işe yaradı? Şehrin trafiği köprü ulaşıma açılmadan öncekinden daha kötü. Üç köprünün trafiğinin kesiştiği Mahmutbey Bölgesi geçilmesi imkânsız bir kale görünümünde. Köprüden geçişi zorunlu kılınan kamyoncular ve otobüsçüler dertli. Çünkü köprü yolu 130 kilometre uzatıyor. Bu da maliyetlerin birkaç katı artması demek. Adı Yavuz Selim Köprüsü, gerçekte Deli Dumrul Köprüsü.

Osman Gazi köprüsünün maliyeti 2 milyar 135 milyon Dolar. Yapımına harcanan bu paranın tamamı, aralarında Halkbank ve Vakıflar Bankası gibi devlet bankalarının da olduğu 9 bankadan AKP’nin verdiği gelir garantisi karşılığı kredi olarak temin edilmiş ve müteahhidin cebinden hiç para çıkmamış. Yükleniciler doğal olarak AKP’ye yakın firmalar. Günde 40 bin araç geçeceği hesap edilmiş nasıl edildiyse ama gerçekleşen ortalama 15 bin araç. Farkı devlet ödüyor. Yapıp işleten şirketler verilen araç garanti sayıları ile yılda 550 milyon Dolar gelir elde edilecek. Yani köprünün maliyeti sadece 2 yılda karşılanıyor. Devlet işletmeye 2035 yılına kadar bu garantiyi verdi. İki yıldan ötesi net kâr. Kapitalizmin icat ettiği en karlı işlerden biri Türkiye’de köprü işletmeciliği. Uyuşturucu işine girsen bu kadar kazanamazsın!

Köprünün Dolar olarak belirlenen geçiş ücreti çok yüksek bulununca halk geçiş için denizyolunu tercih etti. Köprüde incin top oynamaya başlayınca köprü geçiş ücreti düşürüldü. Ama sadece köprüden geçtiğiniz için değil, devamındaki otoyollardan geçtiğiniz için de ücret ödüyorsunuz. Geçmenin maliyeti bu kadar astronomik olunca denizyolu rekabette avantajı ele geçirdi. Köprüye vereceğiniz ücreti denizyoluna verirseniz aracınızla bu bölgeyi bütünüyle by pass etmeniz mümkün. Özetle dünyanın en saçma köprüsünü körfez üzerine inşa etti AKP.

Yüklenici firmalara garanti edilen 550 milyon Dolara gelince; 2016 yılının devletin tüm köprü ve otoyollardan elde ettiği gelir 288 milyon 600 bin TL. Yani iki Boğaz geçişi köprüsü ve bütün otoyollar bir Osmangazi Köprüsü’nden daha az gelir getiriyor. Hesaplamaları bu kadar fahiş!

Bir de Avrasya Deliği var. Tünelin maliyeti 1,3 milyar Dolar. Yapan firma 25 yıl boyunca deliği işletecek. Firmaya tek yöne günde 35 bin araç garantisi verildi. Sayı tutmazsa aradaki farkı yine biz ödeyeceğiz.

Eskileri var elimizde. Dincinin dinciye darbe girişiminden sonra adı değiştirilen birinci Boğaziçi Köprüsü Süleyman Demirel döneminde inşa edildi. Maliyeti 21,7 milyon Dolar. İkinci Boğaziçi Köprüsü Turgut Özal döneminde yapıldı. Maliyeti 125 milyon Dolar. Tayyip Erdoğan döneminde yapılan üçüncünün maliyeti 3 milyar Dolar. Birinci köprü ile son köprü arasındaki fiyat farkı 143 kat.

Çanakkale’de de bir köprünün temelini daha attılar geçtiğimiz hafta. Dediklerine göre 2023’te tamamlanarak açılması planlanan köprü dünyanın en uzun asma köprüsü olacak. Otoyol bölümü 9 milyar 843 milyon liraya, köprüsü ise 15 milyar liraya mal olacak. Köprüsü tamamlandıktan sonra 16 yıl özel sektör işletecek. AKP’nin çağrısına uyup dövizleri bozdurmamışsanız 15 Euro artı KDV ödeyip Çanakkale’ye geçeceksiniz. Hâlihazırda karşıya feribotla otomobilinizden inmeden 35 lira vererek geçebiliyorsunuz. Bayram seyran gibi ekstra trafik yaratan günler dışında herhangi bir sıkıntı da yok.

İstanbul içinden deniz geçen şehir olarak bilinirdi. Yine geçiyor deniz ama uğradığı tecavüzlerden perişan halde. Üstüne üç köprü yaptılar, altına iki delik açtılar. Böyle böyle İstanbul Boğazı’nı bitirdiler. Çanakkale Boğazı’na el atmaları bundan. Haliyle Karadeniz’den Marmara’ya açılacak yeni bir boğaz inşası için de altyapı yavaş yavaş oluşmuş oluyor.

Ülkedeki her 4 kişiden biri İstanbul’da yaşıyor. 20 milyon insan şehirde hareket halinde. Çoğunun köyüyle, kasabasıyla ilişkisi sürüyor. Gidecek, gelecek. Tren yapsan binmez, denizyolunu tarif etsen bilmez. Doblosunu almadan çıkmaz arkadaşların çoğu. Dolayısıyla seviniyorlar cümbür cemaat köprüye, yola, asfalta, betona.

Ama işte hesap ortada: Uçakla şehirden çıkmak 50 ila 100 lira arasında. Denizyoluyla çıkmak isterseniz 20 lira. Deniz yoluyla gideyim aracımı da alayım derseniz 100 liranın altında bir rakamla gerçekleştirmeniz mümkün. Peki, nedir bu köprü merakı?

AKP’nin tek numarası saklı bunun altında. İnşaat yapacak, satacak, büyük şehrin rantını yağmalayacak, paylaştıracak. Bu arada yandaş müteahhitti kalkındıracak. Kalkınan yandaş müteahhit dönüp AKP’yi kalkındıracak. Boğaz’a beş köprü yapsa altıncısını planlayacak, mecbur. Ülkeyi beton tarlasına dönüştürmekten başka yolu kalmadı zira.

Turizm bitti, tekstil kaçtı, tarım çoktan sizlere ömür. Fabrikaları kapatıp konut yaptılar üzerine. Kamu İktisadi Teşekküllerin satıp yağmaladılar. Elde kalan tek numara bu. Deniz bitti, zamanları daraldı. Son hamleleri “Türk tipi” bir faşizm kurmak. Bir de “hayır” derseniz seyreyleyin gümbürtüyü.

Din devleti kuracaklarmış tanrıları nasip ederse. İnşaat ya resulullah!




.

20 Mart 2017 Pazartesi

Yetmez Ama HAYIR




Nazım usta ne demişti:
dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır
safları sıklaştırın çocuklar
bu kavga faşizme karşı
bu kavga hürriyet kavgasıdır

Onurlu kavgamızın yürekli yoldaşları zaman itin çakalın salyalandığı, aşağılık bir zaman. Uğraşımızın pratiğe daha çok ihtiyaç duyduğu bir zaman. Sosyalizm yolunda "Yetmez Ama HAYIR" örgütlenecek. Çok çalışacağız. Yarını kuracağız. İnanıyoruz. Kazanacağız.
Bu bir kurtuluş hikayesi değildir. 
Bizler masal anlatıcısı değiliz
Emeğiz, Emekçileriz, Halkız, Ezileniz
Uğraşın onurlu emekçileri
Bu kavga yarını kurma iradesidir.

Yaşasın Sosyalist Devrim Mücadelemiz. 
Yaşasın Türkiye Komünist Partisi.




.

18 Mart 2017 Cumartesi

Komünist Parti’den 18 Mart açıklaması: ‘Çanakkale yine saldırı altında’



Komünist Parti Çanakkale İl Örgütü yaptığı basın açıklamasında “Çanakkale yine saldırı altında. 18 Mart'ta AKP bir kez daha şehrimizi işgale yeltenecek. Bir kez daha bindirme kıtalarıyla gelip birtakım şovlar yapıp gidecekler” dedi.

Komünist Parti Çanakkale İl Örgütü, 18 Mart Deniz Zaferi’nin 100. yıldönümünde yaptığı açıklamada “Saldırı bitti mi sanıyoruz” diye sordu.

Hafta sonu Çanakkale’ye gelen Tayyip Erdoğan’ı protesto ederek, “Hırsıza, katile, yobaza geçit yok” yazılı bir pankart astığı için 10 üyesi gözaltına alınan Komünist Parti, 18 Mart açıklamasında, “Çanakkale’de din sömürüsü maya tutmaz” dedi.

Yapılan açıklama şu şekilde:

Çanakkale savaşı ve Anadolu halkının kentimizde gösterdiği direniş... Üstünden yüz yıl geçti. Saldırıysa farklı biçimler altında devam edip duruyor!

Sömürgeciler kapımıza dayanmıştı o tarihte. Kimileri “bir ulusun doğuşu” diye kutsadılar Çanakkale savaşımızı, başkaları “İslamın Haçlılarına karşı koyuşu” diye dinciliğe yar etmeye çalıştılar.

Peki Türkiye'nin kendi kendini besleyemez, kendi kendini yönetemez bir ülke haline gelmesi nasıl gerçekleşti; bununla ilgilenen var mı?

Özelleştirme adıyla bütün kamusal işletmeleri yerli yabancı parababalarına teslim etmek için mi direndi dedelerimiz?

Üstünden yüz yıl geçtiğinde Kaz dağları delik deşik edilsin diye mi memleketin dört bir yanından gelip canını verdi onca insan?

Gelibolu yarımadasının gecekondu türbelerle doldurulmasının tarihi bölgenin imara açılıp yağmalanmasına hazırlık olduğunu görmüyor muyuz? Bunu bilselerdi, “canımız feda olsun” der miydi yüz yıl önce ölüme koşanlar?

Çanakkale'de din sömürüsü maya tutmaz. Bu yüzden şeriatçı bir faşizm kurmaya niyetli AKP iktidarı kentimizi hedef tahtasına oturtmuş durumda.

Olmadık bir iş yapıyorlar. “Düşüremedikleri” kentimizin tarihini memlekete gericilik pompalamak için kullanıyorlar. Yüz yıl önceki savaşı hurafelerle anlatmaları, 18 Mart'ı camilerde, dualarla, namazlarla anmaları, “her zamanki” gericiliklerinden öte, Çanakkale'ye saldırıdır.

Hayır, bugün yüz yıl önce yaşanan kanlı ve acı savaşı anmakla yetinemeyiz. Ülkemizi mahvetmeye yeminli bir saldırının o zamanki biçimi Boğaza giren İngiliz, Fransız zırhlıları, yarımadaya çıkartılan emperyalist ordulardı. Şimdiki saldırının içinde evliya masalları, ağzı sulanan inşaat patronları, yarımadayı din turizmi için istismar eden belediyeler, doğa düşmanı altın arayıcıları var.

Çanakkale yine saldırı altında. 18 Mart'ta AKP bir kez daha şehrimizi işgale yeltenecek. Bir kez daha bindirme kıtalarıyla gelip birtakım şovlar yapıp gidecekler...

Yüz yıl önceki direnişte biz haklıydık.

İşgalciler o zaman kaybetti. Şimdi de kaybedecekler.

Çanakkale emperyalizme geçit vermemişti. AKP işgalini de püskürteceğiz.






.

Devrim diye bir şey var




Dünya değişecek, Türkiye de... Dünya kapitalizminin eskisi gibi yürümeyeceğini artık yalnızca biz söylemiyoruz. Yaşanılan büyük krizi tespit edenler de bir avuç solcudan ibaret değil.

Dünya eskisi gibi yönetilemeyecek ve dünyayı yönetenler uzun süredir bunun farkında. Bu krizden onlar açısından tek çıkış yolu var; problemin sistemin temel işleyiş kurallarına zarar vermeden çözülebileceğine dair bir fikir birliği oluşturmak... Çıkışı yine sistemin içinde aramak... İnsanlık buna ikna olursa, bu krizin de bir şekilde aşılabileceğini biliyorlar çünkü.

Uluslararası sermayenin ve onların temsilcilerinin tartışmayı bu sınırlar içinde sürdürmeye çalışmasının anlaşılır bir tarafı var. Peki ama ya muhalefetin? Genel olarak “sol”un, adını koyalım, bu ideolojik mücadeleyi, fikirler savaşını bu çerçevede sürdürmesinin bir tür intihar olduğu açık değil mi?

Bugün hala etkilerini hissettiğimiz 2008'de yaşanan büyük iktisadi çöküşü neoliberal politikaların ve sermayenin kural tanımazlığının yol açtığı ve farklı bir ekonomik modelle, örneğin ıslah edilmiş bir kapitalizmle, sermayenin faaliyetlerinin sınırlandırılmasıyla çözülebilir bir yol kazası olarak mı göreceğiz, yoksa tüm yaşananları çözümsüzlüğü düzenin doğasından kaynaklanan bir krizin sonuçları olarak mı niteleyeceğiz? Mülkiyet ilişkilerine dokunmadan neoliberal politikaların yerine ne koyacağımızı mı tartışacağız, yoksa tüm bu krizin asıl sorumlusu olarak görülen sermayenin ve onu elinde tutan sınıfın yok edilmesi için harekete mi geçeceğiz?

Düzenin yaşadığı kriz nedeniyle tüm dünyada sağcılığın faşizme meyletmesinin çözümünü bilindik Avrupa ya da Amerikan demokrasisinin sınırları içinde yeni bir tür liberalizmin yükselişinde mi arayacağız, yoksa bu ideolojik tükenişi sosyalizm fikrinin yeniden yükseltilmesi için bir fırsat olarak mı göreceğiz? Trump, Le Pen ve hatta Erdoğan'da cisimleşen sağcılığın alternatifi olarak Merkel'in sağcı liberalizmini veya Kılıçdaroğlu'nun sosyal demokrasisini mi ya da Syriza ve Podemos gibi hareketlerin radikal demokrat çizgisini mi destekleyeceğiz, yoksa sınıfsal olarak tüm bunlardan farklı bir yerde duran, emekçilerin kendi siyasi hareket ve iktidar yürüyüşünün güçlenmesi için mi mücadele edeceğiz?

Putin Rusyası'nı veya Çin'i, ABD ve AB emperyalizminin hükümranlığına karşı bir seçenek olarak mı nitelendireceğiz, yoksa tüm bu tarafların dünya kapitalizminin içinde kendilerine yer aramasından hareketle, sistem içindeki bu büyük gerilim ve çekişmeden doğacak boşluklarda, dünya işçi sınıfı hareketinin serpilmesi ve ileri atılması için bir kavga mı vereceğiz?

Sorular ve örnekler çoğaltılabilir. Ama mesele aslında çok açık. Büyüyen ve derinleşen bir krizin çözümü bu düzenin içinde mi aranacak? Yoksa bu büyük kriz, işçi sınıfını temsil edecek bir hareketin yükselişi için bir fırsat olarak mı kullanılacak?

Şayet ikincisi yapılacaksa, bu krizden de kapitalizmin kendisini yeniden yapılandırarak çıkıp en azından bir süreliğine nefes almasına izin verilmeyecekse, sol bu ideolojik mücadeleyi, fikirler kavgasını bir kavramın hakkını vererek, o kavramı bu tartışmanın merkezine çakarak sürdürmek zorunda.

Devrim diye bir şey var çünkü...

İnsanlığın yaşadığı tüm sorunların çözümünün anahtarı, unutturulmak, sözlüklerden ve akıllardan silinmek istenen bu kavramda, devrimin kendisinde gizli.

Devrim'i unutarak bugün emperyalizmi veya dünya kapitalist sisteminin içine girdiği krizi ve bu krizden çıkışı anlamak imkansız.

Devrim'i yok saydığımızda bu düzenin ürettiği problemlere bu düzenin içinde çözüm ararken, sorunları yeniden üretmeye devam ediyoruz sadece. İktisadi sorunları çözmüyor, eşitsizliğin ve yoksulluğun başka türlü üremesine izin veriyoruz. Faşizme çare bulmuyor, onun yerine sağcılığın daha kabul edilebilir, yumuşak görülen versiyonları güçlendiğinde rahatlarken kendimizi kandırıyoruz. Devrimci bir perspektif olmaksızın, dünyayı yorumlamıyor, emperyalizmin içindeki güç kavgasının adım adım bir savaşa doğru gitmesini çaresizce izliyoruz.

Devrim yoksa aslında insanlığın geleceğine dair bir fikir de yok, tartışma da...

Geçen yüzyılın başlarında büyük bir Rus devrimcisi, solun neredeyse tüm büyük başlarına karşı bayrak açıp dünyayı anlamak için bugün de derinliğinden şüphe duyulmayacak emperyalizm teorisini inşa ederken, devrimi somut ve güncel bir hedef olarak hem analizinin hem de siyasi mücadelenin merkezine yerleştiriyordu. Onu ve yoldaşlarını muzaffer kılan bu devrimci ısrar oldu.

Dünya değişecek. Türkiye de...

Şimdi bu ısrarı ve devrimi hatırlamanın tam vaktidir.






.

"Faşisti bul" oyunu!




Oyunun kuralları şöyle: Yarışmacıların karşısında beş altı aktör rol yapar ve her biri diğerinin ne kadar faşist olduğunu kanıtlamaya çalışır. Esas faşisti bulan oyuncu oyunu kazanır.

Son bir iki hafta içinde soluksuz bir şekilde bu oyunun yarışmacıları olduk ve esas faşisti bulmaya çalıştık.

Erdoğan Almanya ve Hollanda’da miting yapmasına izin verilmeyince, bu ülkelerin hükümetlerini “Nazi artığı” olmakla suçladı. Onlar bunu diplomatik bir soğukkanlılıkla reddettiler ancak onlara yakın gazetecilerin Erdoğan için söylemedikleri kalmadı. Örneğin, Spiegel’in bir yazarı “Ankara’nın küfürbaz despotu” diye yazdı.

Öte yandan, Almanya, Hollanda ve Fransa’da hükümetler, -çok nazik oldukları için faşist diyemiyorlar- “aşırı sağın” yükselmesinden çok tedirginlerdi ve Wilders’in bekledikleri kadar fazla oy almamasına hep birlikte sevindiler.

Erdoğan ve bakanları ise, Avrupa merkez siyasetinin ve “aşırı sağının” faşistlikte bir farkı olmadığını defalarca geçen hafta tekrarladı.

Gerçekten “oyuncunun” işi zor, bu kadar aktör arasında nasıl faşisti ayırt edeceksin!

Yaşananları haklı olarak konjonktürle ilişkilendiren bir çok yazı yazıldı. Hollanda’da genel seçime, Türkiye’de referanduma malzeme yapıldığı söylendi. Ayrıca bu ülkelerdeki hacimli Türkiyeli nüfusun Türkiye’den yönetilmesinden özellikle Almanya’nın kaygı duyduğu belirtildi.

Bunlara rağmen faşisti bulmak için yaşananları büyük resmin içine yerleştirmeyi deneyelim.

AB’nin, merkezinde Almanya’nın durduğu bir tekelci sermaye egemenliği olarak inşası ancak soğuk savaş döneminde ve ölesiye bir Sovyet düşmanlığında gerçekleşti. Bu özellik zaten ona son derece gerici ve işçi sınıfı düşmanı bir karakter kazandırmıştı. Bütün “demokrasi” makyajlarına rağmen yeri geldiğinde “faşist” bir siyasetin oynayacağı rolü mükemmel bir şekilde yerine getirdiler. Türkiye’de 12 Eylül faşizminin arkasında durmalarını mı sayalım, yoksa Yugoslavya halklarını birbirine kırdırtmalarını mı?

Ama en yakın ve bugünü anlamak için yararlı olanı Ukrayna müdahalesi. Kelimenin tam anlamıyla faşist çetelerin kullanıldığı, olayı kışkırtmak için kiralık keskin nişancıların her iki taraftan insanları öldürdüğü, yeni faşist rejimin finanse edildiği ve AB’ye bağlanmak istediği durum bugün kibarlıktan “faşist” demeye imtina eden Avrupa merkez siyasilerinin işiydi. Bunun üzerine Kırım’ı ilhak eden Rusya’ya ambargo koyanlar da onlardı.

Şimdi duruma bakın: Avrupa’nın “aşırı sağcıları” Rusya ambargosuna karşı. İngiltere’nin beş yıl sonra ilk kez bir dış ilişkiler bakanı –Breksit şampiyonu Johnson- Rusya’yı ziyaret edecek ve bir normalleşme arayışı içinde olduğunu söylüyor. Trump’ın ekibinden de sızanlar bir Ukrayna normalleşmesi ve Rusya’ya ambargonun kaldırıldığı koşullar için çaba sarf edildiğini gösteriyor.

Hollanda krizi esnasında AKP’ye tek sahip çıkan ülke de İngiltere oldu ve Johnson AKP’li bakanları kahvaltıya davet etti.

Türkiye’nin Rusya ile görüşmesine ve ikili ilişkiler geliştirmesine bir de bu gözle bakalım. Sonuçta bir NATO ülkesi ile askeri işbirliği Rusya’nın Çin’den uzaklaştırılması için bir anlam ifade ediyor. Biz olayın hep diğer tarafına bakıyor ve batı emperyalizminden uzaklaşan bir Türkiye görüyoruz.

Ve Türkiye’de batı emperyalizminin siyasi restorasyon için kullandığını tahmin ettiğimiz bombalar bir süredir sustu. Buna karşılık Almanya’da baltalı manyakların tren garlarında insanlara saldırdığı haberleri kesilmedi.

Bir yandan ABD’nin Çin kuşatması bütün hızıyla sürüyor. Dün Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne savaş ilan etmenin eşiğine geldiler.

Görüldüğü gibi bu tabloda esas “faşisti” bulmak çok zor. Bu yazı kuramsal bir yazı değil ve faşizm kavramını tabi ki tartışmaya açmıyor. Ancak “faşist” kavramının pek bir şey ifade etmediği bir dönem girdik.

Emperyalizm tarihinin en büyük bunalımında ve çöküşünü umutsuzca geciktirmeye çalışıyor. Böyle bir dönemin siyasilerine baktığımızda şunu görüyoruz; hepsinin emekçi halklara karşı işlenen suçlarda kabarık bir sicilleri var. Hepsi panik içinde marjinalleşebiliyor ve az veya çok deliyi oynayabiliyor.

Sona doğru gidildiğini hepsi biliyor ve son stratejiler devreye sokuluyor, bu stratejiler etrafında emperyalist güçler arasında çatışma yaşanıyor.

Bizse kurtuluşun yaklaştığını görüyor ve dişlerimizi sıkıyoruz.




.

Yalan öldürür




Burjuva siyasetinde dürüstlük aramıyorum. Ama yalan dediğimiz şey toplumsal bir olgu haline geldiğinde “yalancıların marifeti” olmaktan çıkmış demektir. O mekanizma, egemen güçlerin, toplumsal ilişkilerin sömürüye dayalı özünün üstünün örtülmesi ihtiyacından doğar. Bu örtü basit yalanlarla hedefine ulaşmaz.

Öyle bir mekanizma ki, işçi sömürülecek, ama hak ettiğini aldığını sanacak. Ulus uzlaşmaz çıkarlara bölünmüş olacak, ama kalabalıklar ulusal çıkar sandıkları bir şey adına kendilerini feda edecek. Halkın vergileriyle kurulmuş bir işletme para babasının tekine verilecek, herkes bunun hırsızlık değil verimlilik olduğuna inanacak. Kadınlar öldürülecek, törelere saygı duyulacak. İnşaattan düşeceğiz, tanrı öyle istemiş olacak…

Kapitalist toplumda, olağan durumda insanlar gerçeğin ters yüz edilmiş haline baka baka yaşamaya devam ederler. Bu yalancının marifeti olamayacak kadar büyük bir mekanizmadır. Elbette içinde alçak ve ahlaksız yalancılar vardır. Kenan Evren okuduğu ayetlerin satırına inanmıyordu, bana sorarsanız. Demirel sağcıların çatır çatır adam öldürdüğünü biliyordu. Normaldir; karanlık odada semirmek, karanlık adamlara yaraşır.

Ben de kalkıp burjuva siyasetinde olmayacak bir şeyi, dürüstlüğü, açık sözlülüğü arıyor değilim. Yalnızca yalancı ve alçakların, kendilerinden daha büyük bir toplumsal mekanizmanın dişlileri olması gerektiğinden hareket ediyorum.

Ne fark eder, demeyin. Böyle olduğunda insanlar yalan söyleseler bile insanlık doğru söylemeyi bir erdem sayar. Ve bu iyi bir şeydir. Böyle olduğunda karşınızdakinin toplumun ve insanlığın evrensel kimi değerlerine aykırı olduğunu kanıtlamaya dönük bir tartışma yapabilirsiniz. İkna ettiğiniz ölçüde örgütlenirsiniz mesela. Çok şey fark eder…

Elinde eksik gedik de olsa herhangi bir ölçüt kalmayan toplum hakikate yaklaşmaz. Çürür.
Türkiye’de çürümenin hızına yetişmek imkânsız hale geldi. Referandum sathı mailine gireli beri korkunç bir koku kapladı ortalığı!

Keşke konuyla sınırlı kalsaydı. Keşke alçak ve ahlaksızlar özgürlük, istikrar, refah falan diye saysalardı yeni Anayasanın nimetlerini. İsterlerse cennet dağıtsalardı da, yalan haddini bilseydi. Olmuyor…

Bakan başka bir ülkenin bakanına yalan söylüyor. Öyle olunca “mecbur kalsan Türk vatandaşı mı olursun, Hollanda’yı mı seçersin” sorusuna ne yanıt vereceğini herkesin bildiği birileri Tayyip için kendilerini köpeklerin önüne atıyor. Kadın şehit olmaktan söz ederken ailecek paraları sayıyorlar. Gökçek bir sürü yabancı gazeteciyi hayali bir programa davet ediyor, geldiklerinde karşısına alıp abuk sabuk bir konferans veriyor. Öyle olunca biri de kalkıp ineğini keseceğini söylüyor; tabii kesmiyor. Devletin bir ağzı yaptırım diyor, diğer ağzı “ama ekonomik değil” diye ekliyor. Öyle olunca beriki inekleri sınır dışı ettiğini ilan ediyor, ama meğer sınır mezbahanın kapısıymış, o anlaşılıyor. Devrelerinin yandığı anlaşılan birileri at binip “izin ver” yazılı pankart açıyorlar, izin ver atları Avrupa’ya sürelim...

Dağcılıkla ilgisi olmayan bir kişi olarak ben bile bu spor dalında aslolanın beyan olduğunu biliyordum. Zaten başka türlüsü bir dizi zirvede mümkün olamaz herhalde. Kimsenin görme şansı olmayabilir, benim zirveye kadar çıkıp çıkmadığımı. Suyun dibine dalardık da kumu avuçlayıp kanıtlardık. Dağdan ne getireceğiz? Taş mı?

Çürüme derken; çıkar iki dağcı, 15 Temmuz şehitleri için And Dağlarına tırmandıklarını ilan ederler, karşılığında plaket alıp, getirdikleri taşı eline tutuştururlar!

Lafın gelişi söyledim karşılığında plaket aldıklarını. Kimden, ne zaman, nerede, başka ne aldıklarını bilmiyoruz. Biri anlatsa da nasıl inanırız ki artık? Dağcılık camiası “beyan esası geleneğinin ihlal edilmediğine inanmak istiyormuş.”

Bildiğimiz şudur ki, Türkçenin o tuhaf deyiminin bittiği yerdeyiz. Yalan artık öldürmeye başladı. İnsan ölüyor. Zaman azalıyor. Bu kokunun dağıtılması, çürümenin son bulması gerek.  





.