30 Mart 2017 Perşembe

Yetmez Ama HAYIR







EVET ÇIKARSA NE OLUR?

AKP’de işin ortası, kararı yoktur. Hep daha güçlü görünmeye mahkumların iktidarı altındayız. Yarın, dün olduklarından birazcık daha az güçlü görünseler tekneleri su almaya başlar; iktidar çözülür. Çözüldükçe hesap vermekten kaçamayacakları gün gelir. Suçlarının hesabı ise verilebilir gibi değil!


Aslında epey zamandır bir başkanlık rejiminin tepesindeymiş gibi yaşıyorlar. Ama bu fiili durum yetmiyor. Hep, her gün biraz daha güçleniyormuş gibi yapmalılar ki güçten düşüşleri gizlensin. Fiili durumu anayasa haline getirmeleri gerek ki fiili gücü kaybettiklerinde kendilerini yasadan koruyacak bir yasaya sığınabilsinler.

Devletin her kademesinde laikliği ezdiler. Ama yetmez: laiklik yasalardan da çıkmalı aksi onlar için bir tehdit unsuru.

Üniversite babalarının çiftliği, orta öğrenim imam hatipleştirilmiş ama yetmiyor. Hurafelerden gayrisine, örneğin bilime değer verilmesin istiyorlar Bilim, onlar için bir tehdit. 

Her gün iş kazası denilip geçilsin istedikleri bir cinayet işleniyor. Patron kârına kâr katsın diye işçinin ölümü olağanlaşsın istiyorlar. 

Her sandalyesini aslında tek şefin belirlediği bir meclis çoğunluğu yetmiyor. Meclis veya başka bir kurumun denetiminden mal kaçırmakta güçlük çekmiyorlar ama denetim denilen şey olduğu gibi tarih olsun istiyorlar.

Referandumdan evet çıkarsa bugüne kadar fiilen, yasa, hukuk dinlemeden yaptıklarını anayasa gereği yapacaklar.

Çalışan, sokağa çıkan, sosyalleşen kadın, özgürlük demek. Kadınlar sadece evde çocuk doğursun isterler. Evet’le bütün özgürlükleri yok etme yetkisini de elde edecekler.

AKP bir Amerikan projesi. Referandum zaferini emperyalizme ne kadar da vazgeçilmez olduklarını göstermek için istiyorlar. Milli iradenin mazbatası, Amerikan emperyalizmine pazarlık masasında sunulacak bir tapu.

AKP bir sermaye partisi. Kriz zilleri çalarken, referandumda “Evet”i alınca para babalarına alternatifsiz olduklarını kanıtlamış sayacaklar kendilerini.

AKP’nin savaşa ihtiyacı var. Evet’le kan dökme yetkisini ceplerine koyacaklar.

AKP şeriatçı ve faşist. Evet çıkarsa Türkiye’de şeriatçı faşizme yasallık sağlanmış olacak.
Ama o kadar.

Evet, var olanın daha kötüleşerek sürmesidir ama bir oylamayı daha kazandılar diye son perde de kapanmış olmayacak.

Evet sonucu onlar için çok önemli ama bu sonucu bile geçersiz kılacak, yok hükmüne indirecek bir halk “boyun eğmem” demeye devam ettikçe son söz söylenmiş olmayacak.



HAYIR ÇIKARSA NE OLUR?
Gerici iktidar her gün ülkeyi karanlığa biraz daha gömmek zorunda. HAYIR, bu yolda tökezlemesi anlamına gelecek.

Karanlık bir çırpıda dağılmayacak ama Türkiye’nin direncinin tükenmediği, tüketilemediği görülecek. Halka boyun eğdirmelerinin imkânsız olduğunu söyledik hep. Boyun eğmeyenler moral bulacak.

Evlerine tıkılmak istenen kadınlar yeniden seslerini yükseltme cesareti bulacaklar. Gençler, geleceksizliğin kader olmadığını hissedecekler. Öğretmenler cehalete karşı insan yetiştirmenin mümkün olduğuna yeniden kanaat getirecekler. Bilim, hurafelere karşı başını yine dikleştirecek. Hukuk hatırlanacak. Hukukun birilerinin iki dudağının arası değil, her şeyden önce adalet duygusu olduğu düşüncesi, karanlığın içinde ışıldayacak.

Analar ve babalar, çocuklarının sorgusuz sualsiz ölüme yollanmasının da engellenebilir olduğunu hissedecekler. “Savaş bir kader değil” denecek.

Toplum yalana, hırsızlığa mahkûm olmadığını düşünecek. Yalancıya yalancı, hırsıza hırsız demek için cesaretini toplayacak insanlar.

İşçiler, iş başında ölmenin çalışmanın fıtratında olmadığından emin olacak. İşsizler, yoksulluk kaderinin de kırılabilir olduğunu fark edecek.

Ama o kadar!
AKP karanlığı tökezleyecek ama bir oylamayı kaybetti diye şafak sökmeyecek. Ülkeye fiilen yaşattıkları karanlığı sağlam bir anayasa kazığına da bağlayamadılar diye bir anda çökmeyecekler.

Referandumdan, HAYIR’dan önceki fiili duruma geri dönmek isteyecekler.

Kaybettikleri oylamayı telafi etmek için daha beterini deneyecekler.

Ne yapabilecekleri hakkında bin bir rivayet dolaşıyor. Sabah akşam tehdit ediyorlar. Savaşla, ölümle, zulümle tehdit ediyorlar… Hepsini yapabilirler. Zaten yeri geldiğinde ellerinden geldiği kadarıyla yapmıyorlar mı?

HAYIR çıktığında saldırganlaşacaklar. Ama aynı zamanda referandum öncesine göre güç kaybetmiş olacaklar.

Evet çıktı diye halkımız sinmeyecek. HAYIR çıkarsa da AKP teslim olmayacak. Mücadele devam edecek.

AKP, oylamayı kaybetti diye gerici diktanın süpürülmesini kendiliğinden başlatmayacak. 

Süpürülmeleri, hesap sorulması daha mümkün hale gelmiş olacak.

Örgütlenirsek, mücadele edersek bu olacak.

HAYIR çıktığında eğer örgütlenmede eksik, mücadelede isteksiz kalırsak oylamayı kaybetmenin acısını çıkartacaklar.



EVET ÇIKARSA NE YAPMALI?
Paranın saltanat sürdüğü bu düzende, demokrasi denen oyunda, seçimler çoğunlukla bir şeylerin nedeni değil, sonucudur.

Evet çıkarsa bu sonuç, halkın baskıya, yok sayılmaya, zulme karşı mücadelesindeki eksiklerin ağır bastığını gösterir.

Bu sonuçta baskıların, sahteciliklerin rolü mutlaka olacaktır. Evet’i baskı sayesinde elde etmişlerse halk baskıyı geri püskürtememiş demek olur. Evet’i sahtecilikle elde ederlerse halk sahteciliği önleyecek ölçüde örgütlü olmadığı için bu gerçekleşmiş olacaktır.

Yani bu düzende baskı da, sahtecilik de oyunun parçasıdır.

AKP bu oyunu kazanmakla meşruluk kazanmaz. Bu oyunun kendisi meşru değil.

Meşru olmayan bir işlemle AKP’den kurtulma hayaline kendimizi kaptırmazsak referandumdan Evet çıktığında yıkılmayız. Doğrudur, belki hevesimiz şimdilik kursağımızda kalır ama kaldığımız yerden, hatta daha iyisini yapmak üzere mücadeleye devam ederiz.

Referandumdan Evet çıktığında fiili dikta rejimi engellenemez, itiraz bile edilemez bir mertebeye yükselmiş olmayacak.

Evet oyunun çoğunluk olması, hukuksuzluğu, adaletsizliği, savaş kışkırtıcılığını, işçi katliamlarını, kadınların baskı altına alınmasını, çocukların çalıştırılmasını meşru hale getirebilir mi? Evet çıktı diye Türkiye’de cumhuriyet fuzuli, saltanat kader haline gelmiş mi olur?

Tersine. Baskı rejiminin yandaşlığı, insan düşmanlığı çoğunluk mu çıktı? Bu, böyle bir ülkeyi kabul etmeyen milyonlar için daha kararlı, daha örgütlü bir mücadeleye davet anlamına gelir.

Sandıktan çıkan Evet sonucunun bir yıkım, her şeyin sonu olarak okunacağını düşünmeyin sakın. Evet çıkarsa dönün, HAYIR’lara bakın.

“Bugünkü örgütsüzlüğümüzle bu kadar kalabalıksak” diyelim, “siz bizi bir de örgütlendiğimizde görün!”

Kendilerini çok güçlü sanacaklar ve yaptıklarının daha beterini yapmak için harekete geçecekler. Çocuklarımızın öldürülmesini, işsizliği, kadınların kapatılmasını, yoksulluğu sineye mi çekeceğiz? Saldıranı örgütlenerek, karşı durarak yanıltacağız.

Türkiye Komünist Partisi orada olacak ve sizi bir kez daha örgütlenmeye, örgütlü mücadeleye çağıracak.



HAYIR ÇIKARSA NE YAPMALI?
Referandumdan HAYIR çıkarsa AKP ve Erdoğan bu yenilgiyi daha büyük bir zaferle telafi etmek isteyecektir. “Halk bizi reddetti” diye geri çekilmeyecekler. Acısını çıkartmak için harekete geçecekler. İntikam hırsıyla saldıracaklar.

Ama referandumun öncesine göre daha güçsüz düşmüş olacaklar. Halkın işi de asıl o zaman başlayacak.

Türkiye sadece anayasa değişikliklerine hayır mı demiş olacak, yoksa bu şeriatçı faşist dikta heveslilerinin her şeyine mi?

HAYIR’cılar olarak kazandığımızda kendimizi bir yol ayrımında bulacağız. Yollardan biri AKP’ye ayar vermeye çıkacak. Birilerinin “derslerini aldılar, artık dikkat ederler” diyeceğine şüphe yok. “AKP’ye çıkış yolu için el uzatalım” denecek. Yenik başkan ve çetesinin “artık oyunun kuralına uyması” beklenecek. Referandumda kazanırsak halkın zaferi, yani HAYIR oyları, suçların örtülmesi için kullanılmak istenecek. “Fazla zorladınız” diyecek bazı muhalifler, “bu kadar abartmayın”. Başkaları da müzakere masasını hatırlatacaklar yeniden. Barışa çağıracaklar AKP’yi. El sıkışmaya…

Diğer yol ise hesap sormaya giden yol olacak.

Savaş kışkırtıcılığı yapmak, sadece “biraz ileri gitmek” midir? Yüz bin kişiyi bir hamlede işsiz bırakmak, “birazcık abartmak” mıdır sadece? On milyonlarca insan HAYIR oyunu yıllardır işçi ve kadın öldürülmeyen bir gün bile geçmediğini unutmak için mi vermiş olacak?

Anayasa değişikliğine hayır dedikten sonra, çocuklara “bir kere” tecavüz edilmesini onaylayacak mıyız?

HAYIR diyorsak örgütsüzlüğe, mücadelesizliğe, boyun eğmeye hayır diyoruz.

HAYIR’ın anlamı bu, “Hayır”ın anlamı bu olmak zorunda.

Yoksa AKP HAYIR’ın acısını öyle bir çıkartır ki, bugünleri aratır!

Türkiye halkı doğrusunu yapar ve referandumdan HAYIR çıkarsa... Türkiye halkı orada durmaz ve hesap sormak için yola devam ederse…

Emeğin, aydınlığın, özgürlüğün, adaletin, eşitliğin Türkiyesi’ne doğru yola çıkmış oluruz.

Türkiye Komünist Partisi orada olacak!






.

27 Mart 2017 Pazartesi

Türk sağının 3A ve 1K'si: 1957 Asya Halkları Antikomünist Birliği Toplantısı



27 Mart 1957'de yani bundan tam 60 yıl önce bugün Asya Halkları Antikomünist Birliği'nin [AHAB] yıllık toplantılarından üçüncüsü -o dönemki adıyla- Saygon'da başladı. Bu toplantıyla birlikte Türkiye de Asya Halkları Antikomünist Birliği'ne ilk kez ve resmi olarak katılmış oluyordu.

1956'da toplantıya ve Birlik'e katılım talebi Türkiye'den gelmiş, Birlik'in sekretaryası da Türkiye'nin Kore'de komünizmle mücadelede gösterdiği üstün başarıdan ötürü katılmasında bir sakınca görmemişti.

Toplantıya Türkiye adına Demokrat Parti İstanbul Mebusu Nazlı Tlabar ve Vatan Gazetesi'nden Ahmet Emin Yalman katıldı. Türk delegasyonu adına Tlabar, toplantıda uzunca bir konuşma yaptı. Yazının sonraki bölümlerinde Nazlı Hanım'ın bu zamana kadar yayımlanmamış konuşmasının kimi bölümlerini aktaracağız ama önce bu Asya Halkları Antikomünist Birliği'nin neyin nesi ve Nazlı Hanım'ın kim fesi olduğuna dair kısa bilgiler...

ULUSAŞIRI ANTİKOMÜNİST ÖRGÜTLENME ve AHAB

Nazizm ve faşizm 2. Dünya Savaşı sonrasında askeri bir yenilgiye uğradı ama bu ideolojilerin, temsilcilerinin, destekçilerinin otomatik olarak ortadan kalktığını söylemek saflık olacaktır. Hatta tam tersi çok rahatça iddia edilebilir: Nazizm ve faşizm, savaş-sonrası dünyada koordinatlarını yeniden ayarlayan dünya kapitalizmine kadroları, yöntemleri ve antikomünizmiyle içkin hale geldi. Zaten nazizm ve faşizm kapitalizmin öz evlatlarıydı, böyle bir nakilde hiçbir doku uyuşmazlığı yaşanmadı.

Soğuk Savaş'ın bu erken evresinde esas savaş sahası Avrupa olmakla birlikte, ABD'nin hegemonyasının daha hızlı sarsılma emareleri verdiği bölge Uzak Asya'ydı. 1940'ların sonunda Kore'de ibre ABD destekli Güneyli çetelerin katliamlarına rağmen komünistleri gösteriyordu ama en önemlisi Çin Devrimi başarıya ulaşmıştı. Çin'in ABD açısından önemi şundan ileri geliyordu: Çin ve Çin'in eski antikomünist lideri Çan Kay-Şek önderliğindeki Kuomindang (Çin Milliyetçi Partisi), CIA için bir üs ve bölgedeki ana örgüt konumundaydı. Bu nedenle, CIA, Çin Devrimi sonrası Uzak Asya'daki gizli operasyonları için merkez üssünü Tayvan'a kaydırdı.

Ancak bu Çan Kay-Şek'e dönük ABD desteğinin azaldığı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, Çan Kay-Şek, ABD'de kurumsal siyaset içinde de bir hayli güçlü olan "Çin Lobisi" tarafından açıktan ve cömertçe destekleniyordu. Amerikan Çin Politikası Derneği, Amerika'yı Antikomünist Çin'e Yardım Ederek Savunma Komitesi gibi komiteler geniş hareket, etki sahası ve bütçe olanaklarına sahipti. Çan Kay-Şek, bu imkanları kullanarak kendisine tahsis edilmiş ABD'li "gayrinizami harp" uzmanları ve özellikle Ukrayna kökenli eski nazi işbirlikçilerini de istihdam ederek Uzak Asya'daki antikomünist hareketleri ABD çıkarları doğrultusunda sevk ve idare ediyordu.

1954 yılında Çan Kay-Şek, Kore Savaşı'nın sonuçlanmasının ardından Güney Kore ile irtibata geçerek, Malay Yarımadası, Filipinler ve Vietnam'daki komünist yükselişe dikkat çekerek Uzak Asya'da yürütülecek antikomünist faaliyetlerin koordinasyonu sorununu ortaya attı. CIA ve ABD'nin Çin Lobisi'nin açık desteğiyle Asya Halkları Antikomünist Birliği kuruldu. AHAB, ileride Dünya Antikomünist Birliği adını alacak örgütlenmenin çekirdeğini oluşturdu.
AHAB'ın ilk kongresinde "Hür Çin Cumhuriyeti" ve "Kore Cumhuriyeti"nin yanında Hong Kong, Makao, Filipinler, Ryukyu, Taylan ve Güney Vietnam temsil edilmiştir.

Türkiye'nin öncü antikomünistlerinden, Amerikancılığını saklamaya en ufak bir gerek dahi duymayan Fethi Tevetoğlu, AHAB, hakkında 1961 Anayasası gereği kurulmuş olan Cumhuriyet Senatosu'nda şu bilgileri vermektedir:

Beş kelimelik İngilizce adının baş harfleriyle (APACL) diye anılan (Asya Milletleri Komünizmle Mücadele Birliği) ilk olarak 1954'de 8 Asyalı memleket tarafından kurulmuştur. Bu Birlik, bütün Asya memleketlerine, Pasifik ve Afrika komşularına kadar genişletilmek suretiyle ve bütün Batılı memleketler temsicileri de müşahit sıfatiyle çalışmalara davetle, faaliyetlerini, milletlerarası bir seviyeye yükseltmiştir. Her yıl artmış basanları ile 22 si Asyalı tabiî üye ve 29 u diğer dört Kıtanın memleketleri olmak üzere Birliğin bu defaki Onuncu Yıllık Konferansına 51 memleketten 200 e yakın temsilci delege ve müşahit katılmışlardır.

İşte bu örgütlenmeye Türkiye ilk kez 1957 yılında dahil olmuş, ülke adına da bu ilk toplantıya Nazlı Tlabar katılmıştır.

Peki kimdir bu Nazlı Tlabar?

"SİYASETİN 1 NUMARALI KADINI"

Bugün ismini pek az hatırladığımız Nazlı Tlabar ya da kendi soyadı ve ilk adı ile birlikte Hatice Nazlı Moran, 1950'lerin önde gelen siyasi figürlerinden biridir. "Mühim" bir aileden gelen Tlabar'ın siyasi etkisi ve etkinliği özellikle 1950'lerde ailesini aşmıştır.

5 Haziran 1954'teki nüshasında "erkeklerden fazla rey alan kadın mebus" başlığı ile Nazlı Tlabar'ı kapak yapan CHP'ye yakın Akis dergisi şu sözlerle tanıtır Demokrat Parti'den yeniden İstanbul vekili seçilen Tlabar'ı: "Türkiyenin, siyaset sahasının, hiç şüphe yok, 1 numaralı kadını."


Nazlı Tlabar, Sadrazam Tevfik Paşa'nın ve eski dahiliye nazırlarından Memduh Paşa'nın torunu, Şura-yı Devlet üyesi Mazlum Hamit Bey'in kızıdır. Tlabar'ın dayısı da eski hariciyecilerden İsmail Hakkı Bey'dir. Amerikan Koleji'nde İngilizce'yi son derece iyi öğrenen Tlabar için Rumca zaten ifadenin gerçek anlamıyla ana dilidir. Almanya'da üniversitede felsefe tahsili yapmış olan Tlabar, Fransızca'ya da en az bu diller kadar hakimdir.

Nazlı Tlabar, 1950 seçimlerinde meclise girmeyi başaran 416 DP milletvekili arasında tek kadındır. Tlabar, kadın hakları savunucusu kimliği (1), "modern" duruşu, sağlam "CV"si, şeceresi, güçlü hitabet yeteneği, çeşitli dillere hakimiyeti ve ABD ile zaten mevcut olan bağları sayesinde hızlıca yeni iktidara gelmiş DP'nin vitrininin en seçkin üyelerinden ve en aktif diplomatik temsilcilerinden biri haline gelir (2).

1951'de "Memleketimizi ABD'de tanıtmak üzere konferanslar vermek, devlet adamları ve basın mensuplarıyla temaslar yapmak" üzere yola revan olan Tlabar'ın 26 Eylül 1951'de Pentagon ziyareti esnasında ABD Donanma Müsteşarı Francis Whitehair ile çektirdiği mutlu fotoğraf, arşivlerdeki yerini almıştır. Bu ziyareti ile, Nazlı Tlabar, ABD kamuoyundan "iyi niyet elçisi" sıfatını kazanmıştır. Daha sonra aynı sıfatı, yargılandığı ırkçılık davası sonrası Türkiye'den kaçarak soluğu ABD'de alan ve uzun yıllar orada hekimlik yapan komünizmle mücadelenin ülkemizdeki öncü isimlerinden Fethi Tevetoğlu alacaktır.


ABD Donanma Müsteşarı Francis P. Whitehair, Nazlı Tlabar ve dönemin Türkiye Vaşington Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin'in eşi Mukaddes Erkin
Kaynak: Truman Kütüphanesi

Bunu 1953 yılında Parlamentolararası Birlik ziyareti izler. Nazlı Tlabar bu kez DP İzmir Milletvekili Cihat Baban'la Vaşington yollarına düşmüştür. Nazlı Hanım, yine ABD'de ve yine çok mutludur.


Kaynak: Cumhuriyet, 18 Ekim 1953

Bu toplantıya dair detaylı bilgi vermenin gereği yok ancak o sırada Türkiye'nin ne alemde olduğuna dair Vakit gazetesinin 16 Ekim 1953 tarihli birinci sayfası fikir verir cinsten.

"Parlamentolararası Birlik'in Toplantısı - Cihat Baban ve Nazlı Tlabar'ın Yaptığı Konuşmalar" haberine şu haberler eşlik etmektedir birinci sayfada.

NATO Altıncı Taktik Hava Kuvvetleri Karargahı: "NATO'nun en yeni hava komutanlığı olan 6ncı taktik hava kuvvetleri karargahı dün İzmir'de faaliyete geçmiştir."

Arap-İsrail gerilimi son derece sıcakken İsrail'den Anıtkabir için 30 çam fidanı gönderilmiştir. Fidanlar hava alanında karşılanmıştır.

Yalnız bunlar manşet değildir. Birinci sayfadan duyurulan önemli haberlerdir. NATO'culuktan, siyonizm sempatisinden, Amerikancılıktan kalan yere sıkışan manşet şudur:


Komünistlerin Muhakemesi: "Türkiye hudutları dahilinde bir komünist partisi kurmak için yeraltı faaliyetleri ve hücre toplantıları yapmak suretiyle çalışan 167 komünistin yargılanmasına dün sabah 9:30'da başlanmıştır." Haber iç sayfalarda devam etmekte habere yargılanan komünistlerin bazılarının polis tarafından servis edilen fotoğrafları eşlik etmektedir.

Bu seyahatler Tlabar'ın her biri aylar sürecek olan ABD seyahatlarinin ne ilki ne de sonuncusudur. Bu seyahatlere Tlabar'ın Asya ve Avrupa'ya düzenlediği ve basının adlandırması ile "iyi niyet turneleri" denen seyahatleri de eklemek gerekir. Bu seyahatlar için çok büyük meblağların tahsis edildiği Yassıada Duruşmaları esnasında açığa çıkmıştır.
Seyahatlerin hepsini tek tek ele almak bu yazının fiziki sınırları nedeniyle mümkün değil. Ancak yine de 1956'daki "turne"den söz etmemek olmaz. Bu "turne"de sözcüğün çağrıştırdığı şekilde vekiller Nazlı Tlabar ve Ahmet Tokuş'a tangolarıyla ünlü ve zaten ABD'de yaşamakta olan Amerika'nın Sesi Radyosu sanatçılarından Celal İnce eşlik etmektedir. Celal İnce, Amerika sevgisi dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biridir. Zira İnce, sözü bestesi kendisine ait Dostluk Şarkısı (The Song of Friendship) isimli 33 devirli bir plakla ABD'ye ilan-ı aşk etmiş, kovboylara adanmış swing şarkılar söyleyen Amerika'nın Sesi radyosunda program yapan bir şarkıcıdır. Bu utanç vesikası şarkı şöyle başlar:

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında

Bu propaganda materyalinin on binlerce kopyası yıllar yılı Türkiye'nin dört bir yanında Demokrat Parti eliyle dağıtılacaktır (3). Tlabar'ın 1956 "turnesinde" ayrıca ODTÜ'nün kurulması için son görüşmeler yapılmıştır. ODTÜ, aynı yılın sonlarına doğru "Orta Doğu Yüksek Teknoloji Enstitüsü" adıyla öğretime başlayacaktır.


DP'li Tlabar 1956 turnesi esnasında yine Vaşington'da ve yine çok mutlu.
Kaynak: Cumhuriyet, 15 Mayıs 1956

Bu kısa tanıtımdan da anlaşılacağı üzere Nazlı Tlabar'ın Asya Halkları Antikomünist Birliği toplantısına seçilmesi hiç de tesadüf değildir (4).

"TÜRKLERİN KALBİNDE KOMÜNİZM YASA DIŞIDIR"

Gelelim delegasyonun diğer üyesi Ahmet Emin Yalman'ın "sihirli bir hitabet gücü" diye övdüğü Nazlı Tlabar'ın konuşmasına… Konuşmanın tam metni Wilson Center'ın arşivinde 118361 numaralı döküman içinde mevcut. Bu uzun konuşmanın tamamını veremesek de ilginç bulduğumuz kimi bölümleri sizlerle paylaşacağız.

Tlabar, toplantı katılımcılarına Türkiye'nin antikomünist kampta bulunmak için tarihsel gerekçeleri olduğu ve bu nedenle bu kampta kalacağı yönünde teminat vererek konuşmasına başlamaktadır:

Biz, bu antikomünist kavgada sonuna kadar sizinle beraberiz. Zira, Türkiye halkı (the people of Turkey), Rusya'ya karşı verdiği 11 büyük savaştan sonra da daima kanıtlamıştır ki diz çökerek yaşamaktansa, ayakları üzerinde ölmeyi yeğler.
Tlabar, devam ediyor:
Dostlarım, Hitler'in suçları, haklı olarak, tolere edilmedi ve çırakları Nuremberg'de asıldı, fakat bugün 900 milyon köleleştirilmiş insandan mürekkep, Adriyatik'ten Sarı Deniz'e kadar uzanan, yalnızca Avrupa'da 100 milyon insana hükmeden ve yine yalnızca Avrupa'da topraklarına 392 bin mil kare toprak eklemiş Rus fatihi tarafından yönetilmekte olan bir blok enteresandır ki bugün genişlemeyi sürdürüyor. (...) Neden o halde 215 milyon insanı, 65 farklı milleti ve 200 kavmi barındıran bu heybetli Rus İmparatorluğu'nda bir kişi de çıkıp özgürlük talep edemiyor?

Buradan Macaristan'daki karşı devrim girişimi ve Sovyetlerin buna müdahalesine sıçrayan Tlabar, özellikle Sovyetler karşısında tarafsız tavır takınan ulusların bundan ders çıkarması gerektiğini vurgular.

Konuşmanın bundan sonrası iyiden iyiye ilginçleşmektedir. Tlabar mevcut dünya düzeninde komünizmle mücadelenin ulusal çıkarların ötesinde bir anlam taşıdığını ve tekil ülke çıkarlarının önüne koyulması gerektiğini söyler:

Şayet komünizme karşı ortak mücadelemiz, ulusal çıkarlarımızdan daha ön planda tutulmazsa, o vakit,kaybetmeye mukadderiz demektir, çünkü bu durumda mutlaka komünist yıkıcılığın yeşermesi için uygun atmosfer yaratmış oluruz.
Komünizmin kazanımları karşısında ise umutsuz olmadığını sözlerine ekler Tlabar:
Batı şunu öğrenmiş görünüyor: Yasa üzerine kurulu bir dünya düzeni kuvvete dayalı olmayan bir politika ile inşa edilemez. Böylesi bir politika, dünyaya düzen getirmekten uzaktır ve barışı imkansız kılar. Komünist tahripkarlığa karşı kesinlikle organize bir seferberlik gereklidir. Çünkü komünist emperyalizme ne tek başına sosyal reformlarla ne de tek başına askeri üstünlük yoluyla diz çöktürülebilir. Mesele bunlardan biri ya da öteki değildir. Komünizmi ancak bu farklı yöntemlerin bir bileşkesi yenebilir.

Komünizme karşı zorun ve ideolojik mücadelenin eş zamanlı önemine dikkat çeken DP'li Tlabar, konuyu İngiltere ve Fransa'nın 2. Dünya Savaşı sonrası göreli olarak çekildiği Ortadoğu'ya ve ortaya çıkan boşluğa getirmektedir. Ortadoğu'nun emperyalizm açısından önemini anımsatan Tlabar, "pazarlamakla mükellef olduğu" memleketinin jeopolitik kıymetini yavaştan görücüye çıkarmakta ve bölgede ortaya çıkan boşluğu doldurmak ve Türkiye'den istifade etmek için ABD'yi göreve çağırmaktadır:

Ortadoğu üç kıtanın buluştuğu, Batı medeniyetinin ve üç büyük tek tanrılı dinin doğduğu bölgedir. Bu bölgede Büyük İskender, Mark Antony, Pompey, sonra Napolyon ve Hitler uluslararası iktidarın kapısını açan anahtarı aradılar. (...) Ve unutmayın ki dünyanın petrol rezervlerinin yarısından fazlası bu bölgededir. (...) Yıllardır Rusya, bu önemli bölgede Batı etkisini kırmak, Sovyet dostluğunu geliştirmek ve özellikle Batı'nın sahibi olduğu petrol imtiyazlarının Araplarca kaldırılması ve Arapların millileştirmeye gitmesi için uğraşıyor. (...) Çok mu geç kaldık? İngiltere ve Fransa'nın etki ve gücünün bölgede azalması ile ortaya çıkan boşluğu kim mi dolduracak? Bu soruların yanıtı Eisenhower doktrininin nasıl uygulanacağına bağlıdır.

Ardından Eisenhower'ın proaktif politika vaadini öven Tlabar, "Başkan"dan alıntılar yaparak Sovyet tehdidine karşı bölgede ABD etkinliğinin artırılmasını talep etmekte, Eisenhower Doktrini'ndeki soru işaretlerin hızla sertlik lehine ortadan kaldırılması çağrısında bulunmaktadır:

Eğer, örneğin, bir Ortadoğu ülkesi bir diğeri tarafından saldırıya uğrar ve ardından Sovyet "gönüllülerini" desteğe davet ederse, bu (Eisenhower Doktrini'nin kırmızı çizgi saydığı - ASA) doğrudan silahlı saldırı kapsamına girecek midir? Eğer öyle değilse, Truman Doktrini'nin Çekoslovakya'nın ırzına geçilmesine mani olamadığını söylememe izin verin. Böyle bir durumda Eisenhower Doktrini, nasıl olur da Suriye'yi benzer bir kaderden korur?

Tlabar, sözü bölgede özellikle Mısır'dan yayılan, Sovyetlere dost, siyonizme - emperyalizme karşı tavrı net Arap milliyetçi yükselişinin yaratacağı tehlikelere getirir. Bunun Türkiye için bir diğer önemi de şudur: Nasır öncesi Mısır ile Türkiye bölgede işbirlikçilik konusunda önemli rakiplerdir. Nasır'ın yönetime gelmesi ve Mısır'ın ABD ekseninden hızla uzaklaşmasıyla Türkiye, işbirlikçiliğini daha pahalıya satabileceği fikrine sahiptir. Bu varsayım eşliğinde, Tlabar, Sovyetlerin doğrudan bir askeri müdahale yerine bölgede Nasırı kullanacağının altını çizmektedir:

Arap milliyetçiliğinin Batı ve İsrail karşıtı karakteri komünizm karşıtı karakterinden sonsuz kez daha kuvvetlidir. (...) Bu nedenle Nasır'ı ABD'ye davet edip onunla sohbet etmenin bir faydası yoktur. Eisenhower Doktrini, bunun yerine, Bağdat Paktı ülkelerinin, Pakistan, Irak, İran ve Türkiye'nin ve umuyorum ki kısa zamanda açık ve gizli komünist saldırganlığa karşı bölgede mücadele yürütecek diğer ülkelerin daha da güçlenmesine yardım etmelidir. (...) Ortadoğu Savunma Kuşağı'nın (Yeşil Kuşak kastediliyor) önemi, bu kuşağın imzacısı olan ülkelerin sınırları ötesine geçmeyi amaçları arasında bulunduran komünist tahripkarlıkla mücadele komitesinin ona atfettiği önemde yatmaktadır. Askeri güç ya da iktisadi komitenin faaliyetinden ziyade, Bağdat Paktı'na mensup ülkelerin kendi içlerinde komünizmle mücadele zorunluluğu bu noktada en önemli konudur.

Konu buradan Türkiye'nin, özellikle de Boğazların önemine gelir. Boğazların Sovyetlerin eline geçmesinin "Batı" için büyük yıkım olacağını belirten Tlabar, Napolyon'un "Boğazları kontrol eden, dünyayı kontrol eder" sözüne atıfta bulunarak şunları söylemektedir:

Eğer Rusya, Boğazların kontrolünü ele geçirirse, Akdeniz'i tamamen kontrol edecek, etkisini Karadeniz'den Süveyş Kanalı'na ve Cebelitarık'a kadar yaygınlaştıracak demektir. Kuşkusuz, 1945'teki Postdam Konferansı'nda Mr. Truman, Türk Boğazları'nı, Ren-Tuna Kanalı'nı, Panama ve Kiel kanallarını da içine alacak şekilde tüm stratejik su yollarının uluslararasılaştırılması önerisini getirdiğinde Stalin yalnızca Türk Boğazları ile ilgilenmişti. Ama Moskova bugün biliyor ki Türk dış politikası, Rus korkusu üzerinden şekillenmemekte, haklı hedefler ve ispat edilmiş özgücüne güven üzerine inşa edilmektedir. Türkiye, başından beri inisiyatifi elinde tutuyor. Diğer taraftan, şunu bilmelisiniz ki, benim ülkemde komünizm, 24 milyon Türk'ün kalbinde yasa dışıdır. Çünkü bir Türk komünist olamaz, biz komünizmi bir kasaba köpeklik etmek düzeyine inmekle eş değer görüyoruz.

Konuşmanın bize göre önemli kısımları bunlardır. Ama aynı günlerde Türkiye'de aynı bozuk plağın çaldığını söylemek gerekir. Örneğin, 23 Mart 1957'nin Vakit gazetesinde Asım Us imzalı başyazıda şunlar söylenmektedir:

Ortadoğu memleketlerine Sovyet Rusyanın sızması tehlikesine karşı alınmış bir tedbir olan Ayzenhover Doktrininin Türkiye idarecilerine izahına ihtiyaç yoktur. Vazifeli Türk idarecileri değil, alelade her aydın Türk vatandaşı, bu Doktrinin siyasi ve askeri gayesini pek iyi bilmektedir. (...) İkinci dünya harbinden sonra geçen milletlerarası hadiseler Ortadoğuda Birleşik Amerikanın Türkiyeden daha emniyetli bir dostu olmadığını göstermiştir. (...) Türkiye toprakları Amerikan sermayesi için feyizli bir kazanç kaynağı olabilir .Türkiyeye gelecek Amerikan sermayesi Cumhuriyet kanunlarında her türlü himayeyi bulabilir.

ABD'yi zahmete sokmadan, onun rahatını bozmadan Rusya'ya karşı Boğazları koruyoruz, ABD'nin bölgedeki sulh ve emniyeti bizden sorulur mesajlarından sonra ne mi olmuştur?
İşler biraz karışmıştır.

Sonuç yerine: 3 A, 1 K

Adnan Menderes, ABD'lilerin tabiri ile eski "charm"ını ve kullanılabilir olma yeteneğini yitirmiştir. ABD açısından bakıldığında Tlabar'ın yukarıda çizdiği bir dünya konjonktüründe Türkiye gibi önemli ve hayli yatırım yapılmış "aracı" Adnan Menderes ve ekibi adeta freni patlamış bir kamyon gibi yönetmektedir. Demokrat Parti'de iş birlikçiliğin bini bir para olsa da yönetilemeyen bir ülke ABD'nin işine gelmez… 1957 seçimlerinden %10'luk oy kaybı ile çıkan ve ülkedeki muhalefeti yatıştırmak şöyle dursun gittikçe harlayan, kanun - nizam tanımayan Menderes, para musluklarını yeniden açması için 1959'da ABD'ye gider. Başkan'la görüşmek şöyle dursun bakanlarla bile görüşemeyen Menderes'e Hazine memurları tarafından Marshall Yardımı fonlarının bittiği söylenerek Türkiye'nin talepleri geri çevrilir.

Bunun üzerine, stratejik derinliklerini konuşturan Menderes ve arkadaşları "Sovyet" kartını devreye sokmaya karar verirler. Sovyet flörtü ile ABD'nin gözü korkutulacaktır.

Enteresandır, yine İstanbul Mebusu Nazlı Tlabar sahneye çıkar. 1960 yılının Nisan ayında Gine'nin başkenti Konakri'de toplanan Asya-Afrika Halkları Dayanışma Kongresi'nde memleketimizi yine Nazlı Hanım temsil edecektir. Yalnız bu toplantı yukarıda detaylarını aktardığımız Antikomünist Birlik toplantısından bir hayli farklıdır. 16 Nisan 1960'ta Cumhuriyet gazetesinde şöyle anlatılmaktadır.

Kongre, Emperyalizm ile sömürgeciliğin tasfiyesi davasını slogan olarak ortaya atmış (...) Lenin'in çok meşhur olan şu sözü konferansın düşüncelerine tercüman olmuştur: "Afrika ve Asya milletleri özgürlük, eşitlik ve barış için birleşiniz!"

Yeminli antikomünist Nazlı Hanım'ın Lenin'in sözünü slogan olarak belirleyen kongredeki fotoğrafını bulamasam da Vaşington'daki güleç yüzünden pek eser olmadığını tahmin edebiliyorum.

DP burada da durmaz. Adnan Menderes, Temmuz 1960'da Sovyetler'e bir ziyaret planlamıştır. Sonra ne mi olmuştur?

Takvimler Temmuz'a varamadan 27 Mayıs günü radyolardan Albay Türkeş'in NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız vurgularıyla birlikte okuduğu darbe bildirisi işitilmiştir.

Türkiye sağının tarihi amerikancılık, antikomünizm ve avanelik tarihidir. Bu üç A'ya eşlik eden bir de K vardır: Kaypaklık.

İşte bu yüzden Nazım'ın bu hanım ve beylere şu seslenişi ne abartı ne de nostaljiktir:

Bir adınız var, Adnan Bey, adımıza benzeyen.

Dilimiz kuruyor dilimizi konuştuğunuz için.

Bitten, açlıktan, sıtmadan betersiniz.

Yüz Türkiye olsa,
        elinizden de gelse
                   yüzünü de zincire vurur,
                                yüz kere satarsınız.
Milletimin en talihsiz gecesi
                    ana rahmine düştüğünüz gecedir.

1) Nazlı Tlabar, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği başkanıdır. Bu kurum oldukça ilginç ve tartışmalı bir kurum olmakla birlikte, Tlabar'ın DP milletvekili olduğu esnada başkanlığını yürütmesi ile kurum iyiden iyiye ilginç bir hal almıştır. Tlabar, TKB Başkanı olarak "kara çarşaf karşıtı kampanya" başlatmış, bu durum DP içinde büyük çalkantılara yol açmıştır.

2) Cemal Süreya'nın çok sevdiğim tabiri ile "Aslında düşüncesi değil, işlevi var" dediği bir diğer faşistin, Altemur Kılıç'ın Vaşington'dan Türk Basın Ataşesi olarak Asya Halkları Antikomünist Birliği'ne gönderdiği Nazlı Tlabar öz geçmişi oldukça enteresandır: "... Demokrat Parti'den İstanbul milletvekili olarak ikinci kere meclise seçilmiş olan Bayan Nazlı Tlabar, Türkiye'nin modern ve aydınlanmış kadınlığını ve ayrıca çürümüş bir imparatorluktan modern, batılı bir demokrasiye geçişin sembolüdür..."

3) Şarkının sözlerinin bir bölümü aşağıda mevcut. Bu dev eseri dinlemek isteyenler şuraya bakabilirler: Dostluk Şarkısı

Amerika, Amerika,
Türkler dünya durdukça,
Beraberdir seninle,
Hürriyet savaşında.

Bu bir dostluk şarkısıdır,
Kardeşliğin yankısıdır,
Kore’de olduk kan kardeşi,
Sönmez bu dostluğun ateşi.

Ankara ile Washington,
İzmir’in ile San Francisco’n,
Benzer derler birbirine,
Doyulmaz güzelliklerine.

O muhteşem beldelerin,
Pınarların nehirlerin,
Ünlü şelalen Niyagara,
Haykırır gücünü dünyaya.

Senin New York’un,
Yükselir göklere,
Senin İstanbul’un,
Destandır dillere.





.

Bu Davet Bizim






Yazılama 31 Mart 9 Nisan arası Denizli Kitap Fuarında. 
Denizlideki tüm dostlarımı fuar süresi boyunca görevli olacağım Yazılama standımıza beklerim.







.






.

27 Mart 2017 - Dünya Tiyatro Günü




İnsanlık tarihinin ilk oyunculuk merkezi Teos’da, üç bin yıllık bir Zeytin ağacının altından yazıyorum size.

Atina’da Sintigma meydanında, direniş şiirleri okuyarak eşitsizliğe itiraz eden meslektaşım sana sesleniyorum.

Havana sokaklarında, emperyalist yalanlara inat, ülkesi için aşk ile dansa duran, Şili ve Arjantin’de her gece perdelerini açarak milyonlarca insan için ‘özgürlük’ diye coşan kardeşlerim sizlere sesleniyorum.

Irak, Suriye ve Filistin’de salonlarını revir yapıp, ölümle pençeleşen çocuklara Samed Behrengi okuyan, Afganistan ve Pakistan’da kardeşliğin sesi olup dağlara, ovalara, nehirlere barış şarkıları serpen dostlarım, Moskova’da Kızıl Meydana çıkıp ‘yaşasın sosyalizm’ diye bağıran 80 yaşındaki ustam.

Londra, Paris ve Berlin’de, Amsterdam,  Prag,  Avignon,  Bükreş ve Kosova’da, Tokyo ve Pekin’de, Güney Afrika’da, Mozambik, Peru ve Brezilya’da; ‘yaşasın sanat yaşasın hayat’ diye insanlıkla kucaklaşan sahnelerin üstündekiler, ardındakiler, yazanları, yönetenleri, alınteri dökenleri.

Bilirsiniz, Antik Çağ’ın ilk tiyatrosu Teos’un seyirci basamaklarına tırmanarak, en tepedeki şu ak taşın üstüne çıkan oyuncu Aiskhylos: “Varsılın eline bakınıp, kul olanlardan adalet beklemek nafiledir. Aklınızın hırsızlanmasına izin verirseniz bu kokuşmuşluğun bir parçası olursunuz. Adalet hepimiz için eşit olmalıdır. Şarap hepimiz için olmalıdır. Mutluluk hepimiz için olmalıdır. Su gibi, hava gibi. Limanda insan ticareti yapılıyor. Siz satılık değilsiniz. Hiçbir canlı satılık değildir. Bu düzeni kuranların kölesi olmayı kabul ediyorsanız susun ama insansanız dans edin, şarkı söyleyin, şiir bağırın, oyunlar oynayın ve itiraz edin” diye seslendiğinde önce şarkılar başlar. Sonra Teos liman Meydanı şenlik yerine döner. Üç gün süren gösteriler, kent yönetiminin ve adalet yürütücülerinin istifa etmesiyle sonlanır.
Anımsayın istedim.

Aradan asırlar geçti. 21. yüzyıldayız. Bugün ne o Teos kenti ne tiyatrosu ayakta.
Bu çağın cehaleti ağacı, kuşu, suyu ve her tür canlıyı boğarak öldürüp, bunu insanlık için yaptığını fısıldıyor.

Üstümüz başımız, çürümüş bağnazlığın kustuğu nefretle dolu.

Biliyorum hiçbirimiz umutsuz değiliz.

Sahnelerimizi talan etseler, oyunlarımızı yasaklasalar da insanlık tarihinin ilk ve en saygın yaratıcıları olarak vardık var olacağız.

Umut eşitsizliği, adaletsizliği ve aşkı ve sevinci sahnelerimizde aydınlattıkça; dans edip, şiir bağırıp, şarkı söyleyip, oyunlar oynayıp, yaşatılanlara itiraz edeceğiz.

Acılarımızı sınayanlar kaybedenler olacaktır.

Yaşasın Tiyatro Yaşasın Hayat





.

26 Mart 2017 Pazar

Büyük bir yürek, kalıcı bir ses, ölümsüz bir gençlik: Max Edwards


Genç İngiliz Marksisti Max Edwards’ı (1999-2016), geçtiğimiz yılın Mart ayında yitirmiştik. “Anonim Devrimci” imzasıyla, bir yılı aşkın bir süre haftalık yazılar yazdığı blogunu ölümüne birkaç ay kala kitaplaştırmıştı Max. Ve kitabını “Uluslararası Proletarya’ya” ithaf etmişti. Kıpkızıl bir kitaptı bu. Alt başlığı “Komünist yazılar derlemesi” olan ve kapağında sapsarı yıldızlı bir orak çekiç bulunan.

Max, “Modern Dünyada Marksizm” adını verdiği blogunda, insanlığı, işçi sınıfını ilgilendiren birçok konuda yaratıcı bir üslupla, özgün yazılar yazmıştı. Yazılarındaki temaların bir kısmı şöyleydi: Küba; Rusya, Kırım ve Putin; Çipras; Yemen; Yeltsin; Mao ve Çin; IŞİD; Rus Devrimi; Komünizmin Ticarileştirilmesi; Emperyalizm, İzolasyonizm ve Komünizm;  Tito ve Bağlantısızlar; Yurtseverlik; Kuzey Kore;  Komünist Afrika;  Marksizm;  Moskova; Komünist Sembolizm; Yunanistan ve Avrupa’daki Kriz; Kapitalizmin Doğuşu ve Gelişimi; Troçkizm; Komünizm ve Kürt Sorunu;  Makineler ve İşçiler;  Terörizm ve Komünizm;  Corbynism;  Ekim Devrimi;  Kapitalizm ve Göçmen Krizi; Şiddet;  Devrimci mücadelede ittifaklar;  Emperyalizm; Terörizmi meşrulaştıran dil; Marksizm ve kadınların ezilmesi.

'DÜNYAYA BAKIYOR, 'DEVRİM BU KEZ NERELERDE?' DİYE SORUYOR'
Max, bazı yazılarında da, insanlığın sömürüden kurtuluşunun, daha iyi ve daha adil bir dünya özleminin önünü tıkayan, bilim dışı önyargıları masaya yatırmıştı. İnsan doğası gibi çok tartışılan bir temayı kitabının arka kapağına da taşırken şöyle yazmıştı Max, “İnsan Doğası Sosyalizmi İmakansız mı Kılıyor?” başlıklı yazısında: “İnsan doğasının eşitlikle çatışmadığına, tam tersine, onu  mümkün kıldığına inanıyorum”. Ve bu yazısı da diğer birçok yazısı gibi, okurlarından, “Çok güçlü bir yazı” tepkisi almıştı.

İyimserdi insana dair.

Dünyaya bakıyor, “devrim, bu kez nerelerde?” diye soruyor, bir diğer yazısında da “devrim adayı” olarak gördüğü ülkeleri tartışıyor ve bunlar arasında Yunanistan’ın yanı sıra, kendi ülkesi İngiltere’ye de yer veriyordu. Milyonlar Türkiye, Yunanistan gibi ülkeleri devrim adayı olarak görmezken, “İngiltere’de bile mümkün” diyordu.

Yazılarını, kalıpsal bir tarzdan tamamen uzak, okurunun ilgisini canlı tutan, hatta giderek artırabilen yaratıcı bir üslupla ve vardığı sonuçlara nasıl bir düşünme süreci sonunda ulaştığını da sergileyerek kaleme almıştı. Yazılarının içeriğinin yanı sıra üslubu da okurlarında hayranlık uyandırıyordu.

'BEN BİR MARKSİSTİM, LENİNİSTİM, BOLŞEVİĞİM VE ENTERNASYONALİSTİM'
“Ben bir Marksistim, leninistim, bolşeviğim ve enternasyonalistim”, diyordu Max, görüşlerine dair.

Marksizmin, leninizmin bir dogma olmadığının capcanlı, taptaze bir başka kanıtıydı yazıları. Günümüz gençliğinin Marksizm, leninizm ile artık ilgilenmeyecek olduğu; okumayacak, düşünmeyecek olduğu tezinin canlı bir inkarı.
Kapitalizmin düşünme yetisini yok ettiği on milyonlarca Batı Avrupalı’dan biri olmayı reddeden, düşünebilen, bir genç  insan.

“Bu blog 2015 yılında 19 bin kez ziyaret edildi” diye yazıyordu Max kitabının sonunda. “Sydney Opera Binası’nın 2 bin 700 kişilik bir kapasitesi olduğu düşünüldüğünde” diye ekliyordu, “bu binada verilen bir konser olsaydı bu, bütün biletlerin 7 kez satılmış olacağını düşünebiliriz”.

'ŞANSIM VARSA BİR KISMINIZA MARKSİZM AŞILAYABİLİRİM'
20 bine yakın insan, onun sayesinde, Marksizm ile ya ilk kez ya da bir kez de bu vesileyle ilişki kurmuş ve dünya ve insanlık üzerine düşünme fırsatına sahip olmuştu. Bu insanların yaklaşık 15 bini İngiltere’den, 1500’ü ABD’den temas kurmuştu Max’in bloguyla.

Gelişkin bir mizah duyusu, gelişkin bir iletişim tarzı vardı. Okurlarına teşekkür ederken, “Şansım varsa, bir kısmınıza Marksizm aşılayabilirim” diye yazıyordu kitabının önsözünün en son cümlesinde. “Öğreti aşılama”nın ya da buna maruz kalmanın önsel olarak olumsuz bir eylem ya da durum olduğu yönündeki, çağımızda oldukça güçlenmiş bu ideolojik saldırı argümanını elinin tersiyle, incelikle, ve biraz da alaycı bir tarzda bir kenara iterken.

Neşeli, yaşamı seven; okumayı, merak etmeyi seven, çalışkan bir çocuktu Max.  “Günümüz gençliği çalışmayı sevmiyor, ne kendisi ne başkaları için” önermesinin canlı bir inkarı. Ve gelişkin bir adalet duyusuna da çok erken yaşta ulaşmıştı. Bu adalet duyusu, onu, bir yazısında, “sürdüğü konforlu yaşam tarzı itibariyle devrimci davayı temsil etmediğini bildiğini” ifade etmeye kadar götürmüştü.

Oysa, başlı başına bu sorgulayabilme yeteneğinin kendisi, onu, içinde yaşadığı gelişmiş, kapitalist tüketim toplumunun yüz milyonlarından açık bir biçimde ayırıyordu. Max, kısa sürede ve hızla oluşan komünist bilincinde, insanın yaşam tarzının ve felsefesinin de içinde yer aldığı etik boyutun yaşamsal bir öneme sahip olduğunu kavramış görünüyor. Yaşasaydı, muhtemelen, bu etik boyutun, (bunlar üzerinde düşündüğünde) sosyalist kuruluş süreçlerinin sekteye uğramasını ya da direnebilmesini de büyük ölçüde belirleyen, ideolojik bir boyutla yakından ilişkili olduğunu da görebilecekti.

Max’in Marksizm’e, Ekim Devrimi’ne, Lenin’e, özel bir değer verdiğini, sevgi beslediğini biliyoruz. Lenin’in Mozolesi’nin önündeki ve Marks ile Engels’in Berlin’deki heykellerinin yanı başındaki fotoğraflarının onun için özel bir değeri olduğunu da. Ama kuşkusuz öncelikli olan, Marksist klasiklerin okunmasıydı, fotoğraf çektirmek değil.


'ÇOK ÖNEMLİ BİR HALKAYI, ÇOK KÜÇÜK BİR YAŞTA KAVRAMIŞTI'
Kremlin’deki kızıl yıldız da ve kitabının kapağına az kalsın konmayabilecek olan ama son anda “kurtardığı” yıldızlı orak çekiç de çok güzel ve çok değerliydi onun için. Komünist sembolleri seviyor ve önemsiyordu.

Şiirler yazdığını, besteler yaptığını da biliyoruz, Rusça öğrendiğini. (Max’in beş zayıf halkasından bir diğerinin Rusya olduğu düşünüldüğünde, acaba bu dil öğreniminde bir “kendini geleceğe hazırlama” boyutu da var mıydı?).

Emperyalizmin insanlığın üzerine çökmekte olduğu bir karşı devrim çağında çok kısa yaşadı. Marksizmi, leninizmi, proletaryayı, ve komünizmi sevdi ve anladı.

Max’in Marksizm ile, leninizm ile kurduğu ilişkide en çok göze çarpan ve en önemli özelliklerden biri de bu sevgiydi aslında . Bu ilişkide en belirgin bir biçimde gözlenebilen güçlü özelliklerden biri. Bu anlamda, Max, pek çok marksistin, leninistin yakalayamadığı çok önemli bir halkayı çok küçük bir yaşta tam da tutulması gereken yerden ve oldukça sıkı kavramıştı: Sevgi.

Çöküşün içinden çıktı, öncelikle düşünsel olarak kurtardı, eğitti, bağımsızlaştırdı, özgürleştirdi kendini ve bu çöküşten bütün bir insanlığın kurtuluşunun yeni devrimlerde, yeni Ekim’lerde; Marks’ın, Engels’in, Lenin’in çalışmaları üzerinde titiz, yaratıcı bir çalışma ile; ancak proletarya ile mümkün olabileceğini gördü, anladı… Ölümüne yakın Marksizm üzerine ikinci kitabın taslağını yazmaya girişti.

'BU İDEOLOJİDEN YOKSUN BİR İNSANLIK NE HALE GELİR?'
Max Edwards’ın uluslararası proletaryaya ilettiği mesajın kalıcı bir şekilde alınmış olduğunu söyleyebiliriz bugün, ölümünden bir yıl sonra. Max’in, proletaryanın ve insanlığın “son  kavga”sında, genç proleter ve komünist birçok kuşağa birçok yönden örnek oluşturacağını ve genç kuşakların, onun sahip olduğu birçok çizgiyi özümseyip daha da geliştirerek, ileriye taşıyarak, devrimin gelişkin birer aydını, militanı olmak üzere Max’tan yararlanabileceklerini; onun mücadelenin insanına katabilecekleri üzerine düşünebileceklerini, çalışabileceklerini söyleyebiliriz kendi kendilerini ve yoldaşlarını biçimlendirirlerken.

Max Edwards. Düşünsenize bugün onun yaşındaki on milyonlarca çocuk, kapitalizmin, emperyalizmin, doğrudan ve aileleri aracılığıyla kendilerine şırınga ettiği, bireysel geleceklerinin ne olacağı, hangi mesleği seçerlerse “paçayı kurtarabilecekleri” vb kaygıları yaşarken; geleceklerini  kapitalizmin maddi ve ideolojik saldırısı ve dayatmasıyla bencil ve bireyci bir tarzda sadece kendileri için kurgular, kurgulamaya zorlanırlarken Max, Marksizm, leninizm sayesinde, bütün bir insanlığın geleceğini düşünebilen uçsuz bucaksız bir ufka doğru yelken açabiliyordu. Başka hangi ideoloji verebilir bunu insanlığa? Ve bu ideolojiden yoksun bir insanlık, genç kuşaklar ne hale gelirler?

(Ve bütün bunları gerek Türkiye kapitalizminin gerekse uluslar arası kapitalizmin en berbat insani biçimlenmelerinden biri olan Orhan Pamuk’un anlaması mümkün müdür, Lenin’e laf ederken).

Max için söylenebilecek son bir şey belki de onun, insanın, özellikle de genç bir insanın, Marksizm ile, leninizm ile, proletarya ve devrim düşüncesi ile en güzel buluşmalarından birini temsil ettiği, somutladığı ve bunların Max’teki halleriyle insanlığın belleğine kalıcı olarak yerleşmiş olduklarıdır.

Komünizm, insanlığın gençliğidir. Max bunu kendisinde çok güzel somutladığı için de kalıcı ve güzel. Onu belki de bu nedenle çok seviyoruz. Yaşarken – en çok da ruhsal olarak - öldürülmüş bir gençlik olmayıp, ölümsüz bir gençlik, komünist gençlik olduğu için.

Max’e Türkiye’yi, Gelenek’i, Türkiye Komünist Partisi’ni birazcık anlatma, tanıtma imkanımız olsaydı…ne iyi olurdu.

Gezegende yeni ve hem de epeyce esaslı  zayıf bir halka ile onun kendisi gibi Gelenek’çi marksistlerini, leninistlerini keşfetmekten duyacağı sevinç ve heyecanı gözümüzün önüne getirebiliyoruz.

Senin yazılarında hep dediğin gibi, Max:

Yaşasın Bolşevizm.

Max, Marksist klasikler için bir kaynak olarak kendi okurlarına, Marxist Internet Archive’ı önermişti. Marxist Internet Archive, Türkiye Komünist Partisi’nin girişimiyle,  sitesinde Max Edwards için bir sayfa açmış bulunuyor. Max’e ilişkin MIA sayfasında yer alan metin, Türkiye Komünist Partisi’nin ricası üzerine, Max’in annesi ve babası tarafından kaleme alındı.

https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2016/mar/19/im-16-five-months-a...